Aşk romanlarını pek sevmediğim ve dokunaklı öyküleri okumaktan mümkün oldukça kaçındığım gerçeğini şuraya not ederek başlamam en güzeli olacak sanırım. Böylece sildiğim son altı giriş cümlesinin yarattığı "ne yapsam da konuya nereden girsem" krizini atlatmış ve konuyu teknik olarak mı yoksa konu olarak mı yoksa beni kişisel olarak yakaladığı noktalar olarak mı ele almam gerektiği kararını ileriye bırakmış olabilirim.
Uzun zaman olmuştu böyle severek ve "eve gitsem de okusam" diye bekleyerek kitap okumayalı. Tadını yapabildiğim ölçüde çıkardığımı söylemem lazım. :)
Bu bir aşk romanı, evet. Aynı zamanda da yakın tarihin en karanlık günlerini ve hatta günümüzle (gözden kaçırması imkansız) paralelliklerini gözler önüne seren ve okurlarına birçok farklı bilgi katan öğretici bir metin. Zülfü Livaneli'nin içten romancılığını da bu reçeteye katınca ortaya etkileyici bir kitap çıkmasını beklememek garip olurdu.
Beklentilerimi tamamen karşılayıp ötesine geçti Serenad. B A Y I L D I M !
30'larını ortalamış üniversite halkla ilişkiler sorumlusu Maya ile 80'li yaşlarının sonuna gelirken gençliğinin en hüzünlü dönemine tanıklık etmiş şehre ziyarete gelen Maximilian'ın bir araya gelmesiyle kuşaklar arası bir örgü kendini ortaya serer. Maya ve Max'in dostluğu geliştikçe biz onların hayatlarındaki kadınların yaşadıklarını öğrenmeye başlıyor ve devletlerin, savaşların, toplumsal nefretin insanlık tarihinde açtığı onarılması imkansız yaraları içimiz ezilerek okuyoruz.
Burada Zülfü Livaneli'ye şapka çıkartıyorum: bu kadar acıklı ve insanı ister istemez öfkelendirip isyan eşiğine getiren olayı hiçbir şekilde abartmadan, dramatize etmeden ve sözünü de sakınmadan aktarmak herkesin harcı olmasa gerek. Üstelik bir kadın karakterin ağzından aktardığı öykü boyunca rahatlıkla hoş görülebilecek şekilde ve çok az sayıda "erkek bakış açısı" tuzağına düşmüş. Çok yönlü bir sanatçı olduğunu düşündüğüm Livaneli'ye bir kez daha hayranlık duyduğumu saklamayacağım: sanat yapmak için değil, hikaye anlatmak için yazmış romanını, gösterişten uzak, kendinden çok şey kattığı, öğretici ama aynı zamanda didaktik olmayan tatlı bir tempoyla yormadan yürütüyor okurunu. Müzikten anlasam, muhakkak adı ile romanın temposu arasında da bir bağ bulabilirdim ancak maalesef müzikle ilgim dinleyicilikle sınırlı.
60 yıl öncesinde kalan aşkına veda etmek üzere İstanbul'a gelen profesör Wagner, kendisine mihmandarlık yapmakla görevli Maya'ya kendi geçmişini anlatırken bizi Nazi Almanya'sından Struma'ya ve dönemin İstanbul'una götürüyor. Maya ise bu arada kendi ailesinin sırlarını öğrenip Ermeni babaannesi ile Mavi Alay faciasında ailesini kaybeden anneannesinin öykülerini gün yüzüne çıkartıyor: birbirinden tamamen farklı coğrafyalarda ya hükümet yetkililerinin statükoyu koruma amacıyla aldığı kararlar ya da faşist nefretin getirdiği etnik temizlik sonucunda kimliklerinden vazgeçmek zorunda bırakılan, kimi diğerlerinden daha şanslı üç kadın: Semahat (Ermeni Mari), Ayşe (Tatar Maya), Katharina (Yahudi Nadia). Hepsi kendilerinden çok şeyi kaybetmiş üç kadının öyküsü diğer tüm akıntılardan daha kuvvetli bir şekilde okuru hem hislere hem de düşüncelere boğuyor. Hissetmeye ve düşünüp anlamaya hevesli okurları tabii...
Buna rağmen eleştirim yok mu? Olmaması mümkün değil! Livaneli'nin bize tarihsel gerçekleri aktarmak için aktarıcı olarak seçtiği Maya'yı biraz daha "gerçek" bir karakter yapmış olmasını isterdim. Dediğim gibi, roman yazmak için değil bir dönemi aktarmak için yazmış ve bunu da birden fazla kez ortaya koyarak hiç saklamamış yazarımız. Ama işte, keşke bunca karakterin kesiştiği toplayıcı karakter Maya da bir "karakter" olsaymış. Onu hiç işinde gücünde çocuk yetiştiren kanlı canlı bir insan olarak hayal edemedim. Son bölümdeki "masala masalsı son yazalım" tercihini ise anlamakta zorlandım.
Ve bu dahi beni romandan tat almaktan engelleyemedi, buna rağmen çok beğendim. :)
Hakkında çok yazarsam şimdiye dek okumamış olanların elinden kitabın keyfine ait birkaç şeyi çalacakmışım gibi geldiği için uzatmak istemiyorum. Çok kötü dönemler geçirmiş ve çok daha kötülerine doğru hızla gittiğini hepimizin gördüğü dünyada bitmeyecek iki şey varsa biri insanların acımasızlığı, diğeri ise aşk olsa gerek. Bu kitapta her ikisi de ustalıkla işlenmiş. Benim gibi ne aşk ne de hüzün okumak isteyen bir okuru dahi hayranları arasına kattı, daha ne olsun?
İyi okumalar dilerken, tadımlık ufak bir paragrafla bırakıyorum sizi:
6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
17 Nisan 2016 Pazar
Ruhi Mücerret
Sonda yazacağımı en başta yazayım:
Son zamanların en kocaman hayal kırıklığı oldu Ruhi Mücerret. Kitabı ortalamama yakın ancak içine girebildim, kısa süre sonra Murat Menteş'in aforizmalık cümleler dizme merakı nedeniyle yorulup bitkin düştüm ve koptum gittim. Sonunda ise bir şeyler bir yerlere bağlanır da anlam kazanır diye beklerken "bu ne şimdi böyle?" diye mırıldanarak kitabı bir kenara bıraktım.
Yorucu, sıkıcı, manasız bir metinler bütünü Ruhi Mücerret. Reklam sektörüyle ve günümüzdeki kapitalist acımasız düzenle "ağır" dalga geçiyor kendince onu anladım ama bir ton karakterin her birinin kimi neyi nasıl simgelediğini anlamadığım gibi araya atılan bazı "hikaye" ya da "olay"ların neye hizmet ettiğini de ıskaladım. Aklımıza gelen her karakteri ve ilginç macerayı bir romana tıkmanın pek iyi bir fikir olmadığından başka bir şey bırakmadı bana geriye bu roman. Ha, belki bir de Afili Filintalar'ın devrinin artık kapandığı hissi var, bunu da atlamamalı.
Acı verici bir deneyim oldu benim için kısaca. Bunun yanı sıra, acaba Dublörün Dilemması'nı ve Korkma Ben Varım'ı neden bu kadar beğendiğimi de sorgulattı bana. Ton aynı ton, zeka (?) aynı zeka, oyunlar aynı oyunlar, aynı hiperaktif ve karmaşık metin. Ama sanırım ben artık aynı okur değilim ya da bir yazarın sürekli olarak aynı yolda yürüyüp aynı stratejiyle okurlarının başını döndürmeye çalışması bir yerden sonra insanın canını sıkıyor.
Yazarın okurunu dövmeye çalıştığını hissetmek beni itiyor, burası kesin.
Ruhi Mücerret de hiçbir sempati uyandırmadan sadece itti.
Ama bitirdim, bana geçmiş olsun, M.Menteş'e hayırlı kazançlar.
(Bunca şeyi beğenmemişken kapağı çok çok sevdiğimi eklemezsem çok ayıp etmiş olurum, çocukken bayılırdım bu yanar dönerliğe)
Son zamanların en kocaman hayal kırıklığı oldu Ruhi Mücerret. Kitabı ortalamama yakın ancak içine girebildim, kısa süre sonra Murat Menteş'in aforizmalık cümleler dizme merakı nedeniyle yorulup bitkin düştüm ve koptum gittim. Sonunda ise bir şeyler bir yerlere bağlanır da anlam kazanır diye beklerken "bu ne şimdi böyle?" diye mırıldanarak kitabı bir kenara bıraktım.
Yorucu, sıkıcı, manasız bir metinler bütünü Ruhi Mücerret. Reklam sektörüyle ve günümüzdeki kapitalist acımasız düzenle "ağır" dalga geçiyor kendince onu anladım ama bir ton karakterin her birinin kimi neyi nasıl simgelediğini anlamadığım gibi araya atılan bazı "hikaye" ya da "olay"ların neye hizmet ettiğini de ıskaladım. Aklımıza gelen her karakteri ve ilginç macerayı bir romana tıkmanın pek iyi bir fikir olmadığından başka bir şey bırakmadı bana geriye bu roman. Ha, belki bir de Afili Filintalar'ın devrinin artık kapandığı hissi var, bunu da atlamamalı.
Acı verici bir deneyim oldu benim için kısaca. Bunun yanı sıra, acaba Dublörün Dilemması'nı ve Korkma Ben Varım'ı neden bu kadar beğendiğimi de sorgulattı bana. Ton aynı ton, zeka (?) aynı zeka, oyunlar aynı oyunlar, aynı hiperaktif ve karmaşık metin. Ama sanırım ben artık aynı okur değilim ya da bir yazarın sürekli olarak aynı yolda yürüyüp aynı stratejiyle okurlarının başını döndürmeye çalışması bir yerden sonra insanın canını sıkıyor.
Yazarın okurunu dövmeye çalıştığını hissetmek beni itiyor, burası kesin.
Ruhi Mücerret de hiçbir sempati uyandırmadan sadece itti.
Ama bitirdim, bana geçmiş olsun, M.Menteş'e hayırlı kazançlar.
(Bunca şeyi beğenmemişken kapağı çok çok sevdiğimi eklemezsem çok ayıp etmiş olurum, çocukken bayılırdım bu yanar dönerliğe)
Lupo'nun Seçimi
Ö'ciğimin ödünç verdiği kitaplar serisinde sona ayırdığım kitap biteli bir süre oldu ama ancak şimdi ayaklarımı uzatıp bilgisayarımı iş hariç bir konu için kucağıma alabildim ve kısa da olsa bir özet geçeyim istedim.
Kolay okunan, sıkmadan akan bir roman Lupo'nun Seçimi. Tarihsel kurgu sevenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum, sıkmadan okutuyor kendini. Okuduğum en başarılı tarihsel roman olmasa da basit anlatımı ve renkli betimlemeleriyle iyi bir roman çıkartmış ortaya Çağatay Güney.
İlerideki yıllarda İstanbul'un Fatihi olacak olan şehzade Mehmet'e bağlı Cenovalı devşirme Lupo'nun maceraları aslında bir üçleme olarak tasarlanmış ve yayımlanmakta. Lupo'nun Seçimi üçlemenin ikinci kitabı ama ne ilk kitabı okumamış benim gibi okurlarını geçmişe yönelik merakta bırakmıyor (yetecek kadar geriye dönük bilgi paragraflarda da dipnotlarda da verilmekte) ve bence çok da fazla geriye dönmeyerek ilk kitabı da okumuş olanları fazlaca tekrara düşüp sıkmıyor.
Yüzlerce yıl öncesinin toplumunda dahi yolunuzu kaybetmeden ve hiç yabancılık çekmeden karakterlere sempati duymanız mümkün Lupo'nun açık yürekli ve samimi kişiliği yüzünden. Güzel bir ton yakalamış yazarımız, benim gibi savaş öyküleri okuyamayanları dahi kaybetmeden romanı sonuca ulaştırabiliyor.
Çok müşkülpesent bir okur değilseniz ve Osmanlı dönemi romanlarına meraklıysanız ilginizi çekecektir diye düşünüyorum. Ufak bir alıntıyla sonlandıralım bu yazıyı:
Aut viam inveniam aut faciam: Ya bir yolunu bulurum, ya yolunu ben yaparım.
27 Şubat 2016 Cumartesi
Cinayet, katiller, detektifler, kurtarıcı arkadaşlar.
Ben ne zaman kitap okuyamaz olsam kendimi görece rahat romanlara fırlatıp atarım. İşlerim çok yoğunsa, elimdeki "esas kitap" beni yoruyorsa, moralim bozuk ve canım sıkkınsa ya da herhangi bir sebepten ötürü okuyasım yoksa elime alacağım romanın kalitesi değişecek olsa da konusu hiç değişmez: katiller, cinayetler, dedektifler. Daha sıkıntılı dönemlerimde vampirler ve kurt adamlar başucuma kurulur ve çantamda yerini alır. Genelde bu gibi kitapları (seri katil hikayeleri içeren ucuz romanlarım ya da bestseller'larım hariç) ödünç alırım. İki güzel arkadaşım (biri cinayet romanları diğeri ise vampir öyküleri tedarikçimdir) ruh halimi ya da hayatımın o anki seyrini gözler ve gerektiği anda gerektiği şekilde elime tutuşturur bu romanları, bir nevi hayatımı kurtarırlar. Bu kez de farklı olmadı durum.
Annemin kısa süreli (ve sonu çok şükür iyileşmeli) bir rahatsızlık nedeniyle hastanede yattığı 10 günün büyükçe bir kısmında yanında refakatçi kaldım. Bana pek iş düşmedi doğal olarak, hemşiresi doktoru hastabakıcısı sayesinde rahatımız yerindeydi aslında ama hastane hali işte, sevimsiz bir durum. Kurtarıcım iki gözüm Ö. oldu. Bundan iki ay kadar önce (bir yıldır boğuştuğum Şeytan Ayetleri'ni okuma çabam* sonucunda hepten kitap okumayı bıraktığımı görünce aynen yukarıda anlattığım gibi ihtiyacımı saptayıp) elime iki kitap tutuşturmuştu. Bu sefer de hastaneye ziyarete gelirken iki kitap getiriverdi. Ben de - hastanede olmasa da hemen çıkışımızı takiben - romanları birbiri ardına devirmeye başladım.
Dört romanın sonuncusuna bugün başladım. Bitirince onu ayrıca ele alacağım ama "katilli cinayetli detektifli" ilk üç romanı kısa kısa geçip okurluğa dönüş heyecanımı sizlerle paylaşmak için bekleyemedim. :)
Süleyman'ın Kuyuları - Hesna Onbaşı
Katil var, peşinde detektifler var, gizli ve tarihi çok eskilere dayanan bir de gizli örgüt var. Daha ne olsun? Ezoterik çizgisi nedeniyle çok severek okudum ve hiç sıkılmadan öykünün beni sürüklemesine izin verdim. Fakat itiraf ediyorum, bir "ilk kitap" olarak hiç fena olmamasına rağmen tekniğini zayıf buldum ve kalabalık karakter geçidi nedeniyle yazarımızın çok daha heyecanlı bir son yazabilecekken örgüsünü fena harcadığını düşündüm. Okumak isteyebilecekler için olası herhangi bir sürprizi bozmamak adına çok detaya girmek istemesem de şunu şuraya kaydedeyim: beni şaşırtan herhangi bir sürprizle karşılaşmadım roman boyunca. Sürprizsiz ya da gerilimsiz cinayet romanı mı olur? Süleyman'ın Kuyuları'nı iyi bir detektiflik romanı olarak değerlendiremem belki ama yine de Hesna Onbaşı'nın bundan sonraki çalışmalarına göz atacağım. Nihayetinde sıklıkla çalkalanan bir ruh hayatım var. :)
Kapalıçarşı Cinayetleri - Esra Türkekul
Çok üzgünüm. Sevmedim. Merak ettiğim tek şey cinayet masası komiserinin kendine güveni yerlerde sürünen sorunlu turist rehberini neden peşinde dolaştırıp durduğu oldu. Onun da yanıtını en sonunda aldım ama pek de yemedim bana sunulanı. Hayatın sillesini yemiş kendine güvensiz ve kilolu kadın (yarı zamanlı) rehber / (yarı zamanlı detektif) karakteri içim daralarak takip ettim. Sevimli olması hedeflenen bir karakter bu kadar mı itici olur? Yani karakter itici bir karakter tamam ama yazarın onun sevimli olarak algılanmasını ya da en azından kadın okurlar arasında "ya evet hepimizin bazen böyle sıkıntıları güvensizlikleri oluyor" diye kabul edilmesini bekliyor olduğunu düşündüm okurken. Bende ters tepti. Okudum, sıkılmadım. Ama karaktere o kadar gıcık oldum ki roman bitince derin bir nefes alıp bir daha bakmamak üzere kenara koydum ve korkarım ağır bir şekilde her türlü harcadım.
Annemin Öğretmediği Şarkılar - Selçuk Altun
Daha önce Selçuk Altun okumamıştım. Ö. romanı bana vereliberi (yanılmıyorsam 2 ya da 3 aydır) bekletiyordum Şeytan Ayetleri'ni okuyup bitirmeye inat ettiğimden ama sonunda gerçeklerle yüzleşip onu bir kenara attığım ve yukarıdaki iki romanı da okuyup bitirdiğimden nihayet elime aldım, başladım, aktı gitti ve bitti. (Yeri gelmişken, "Songs my mother taught me" çok sevdiğim ve beni duygulandıran bir parçadır, sanırım bu yüzden biraz pozitif ayrımcılık yaptım kitaba karşı, bu da itirafım olarak burada dursun). Bir değil bir sürü uğursuz, kaybeden, hırsız, katil karakter. İstanbul'un ve toplumun tüm çirkinliklerinin bir antolojisi. Benim gibi bir bilgi oburu okuru bolca doyuracak bir sürü detay. Ağır ağır ama severek okudum. Esrar çözülsün diye değil, nasıl kotaracak devamını diye merakla okudum. Yazarın didaktik tonunu ve bunun farkında olduğu için aralıklarla kendini aklamak üzere yüklendiği Selçuk Altun karakterini görmezden gelir ya da bununla eğlenirseniz sıkıntı yaşamazsınız diye düşünüyorum. :)
* Şeytan Ayetleri'ni hevesle geçen yıl Nisan'da satın aldım te Amazon'dan özel olarak. Haziran'da büyük merakla elime aldım. O zamandan bu zamana bir kez yarısına kadar geldiğim halde bir türlü kafada toparlayamadığım için 3 kez baştan başladım. Gene yarım kaldı... Bir gün bitireceğim, inadım inat!
Annemin kısa süreli (ve sonu çok şükür iyileşmeli) bir rahatsızlık nedeniyle hastanede yattığı 10 günün büyükçe bir kısmında yanında refakatçi kaldım. Bana pek iş düşmedi doğal olarak, hemşiresi doktoru hastabakıcısı sayesinde rahatımız yerindeydi aslında ama hastane hali işte, sevimsiz bir durum. Kurtarıcım iki gözüm Ö. oldu. Bundan iki ay kadar önce (bir yıldır boğuştuğum Şeytan Ayetleri'ni okuma çabam* sonucunda hepten kitap okumayı bıraktığımı görünce aynen yukarıda anlattığım gibi ihtiyacımı saptayıp) elime iki kitap tutuşturmuştu. Bu sefer de hastaneye ziyarete gelirken iki kitap getiriverdi. Ben de - hastanede olmasa da hemen çıkışımızı takiben - romanları birbiri ardına devirmeye başladım.
Dört romanın sonuncusuna bugün başladım. Bitirince onu ayrıca ele alacağım ama "katilli cinayetli detektifli" ilk üç romanı kısa kısa geçip okurluğa dönüş heyecanımı sizlerle paylaşmak için bekleyemedim. :)
Süleyman'ın Kuyuları - Hesna Onbaşı
Katil var, peşinde detektifler var, gizli ve tarihi çok eskilere dayanan bir de gizli örgüt var. Daha ne olsun? Ezoterik çizgisi nedeniyle çok severek okudum ve hiç sıkılmadan öykünün beni sürüklemesine izin verdim. Fakat itiraf ediyorum, bir "ilk kitap" olarak hiç fena olmamasına rağmen tekniğini zayıf buldum ve kalabalık karakter geçidi nedeniyle yazarımızın çok daha heyecanlı bir son yazabilecekken örgüsünü fena harcadığını düşündüm. Okumak isteyebilecekler için olası herhangi bir sürprizi bozmamak adına çok detaya girmek istemesem de şunu şuraya kaydedeyim: beni şaşırtan herhangi bir sürprizle karşılaşmadım roman boyunca. Sürprizsiz ya da gerilimsiz cinayet romanı mı olur? Süleyman'ın Kuyuları'nı iyi bir detektiflik romanı olarak değerlendiremem belki ama yine de Hesna Onbaşı'nın bundan sonraki çalışmalarına göz atacağım. Nihayetinde sıklıkla çalkalanan bir ruh hayatım var. :)
![]() |
| Sevdim ama beğenmedim. Nasıl oluyorsa artık! :) |
Kapalıçarşı Cinayetleri - Esra Türkekul
Çok üzgünüm. Sevmedim. Merak ettiğim tek şey cinayet masası komiserinin kendine güveni yerlerde sürünen sorunlu turist rehberini neden peşinde dolaştırıp durduğu oldu. Onun da yanıtını en sonunda aldım ama pek de yemedim bana sunulanı. Hayatın sillesini yemiş kendine güvensiz ve kilolu kadın (yarı zamanlı) rehber / (yarı zamanlı detektif) karakteri içim daralarak takip ettim. Sevimli olması hedeflenen bir karakter bu kadar mı itici olur? Yani karakter itici bir karakter tamam ama yazarın onun sevimli olarak algılanmasını ya da en azından kadın okurlar arasında "ya evet hepimizin bazen böyle sıkıntıları güvensizlikleri oluyor" diye kabul edilmesini bekliyor olduğunu düşündüm okurken. Bende ters tepti. Okudum, sıkılmadım. Ama karaktere o kadar gıcık oldum ki roman bitince derin bir nefes alıp bir daha bakmamak üzere kenara koydum ve korkarım ağır bir şekilde her türlü harcadım.
![]() |
| Romanın kapağını beğendim. O kadar maalesef. |
Annemin Öğretmediği Şarkılar - Selçuk Altun
Daha önce Selçuk Altun okumamıştım. Ö. romanı bana vereliberi (yanılmıyorsam 2 ya da 3 aydır) bekletiyordum Şeytan Ayetleri'ni okuyup bitirmeye inat ettiğimden ama sonunda gerçeklerle yüzleşip onu bir kenara attığım ve yukarıdaki iki romanı da okuyup bitirdiğimden nihayet elime aldım, başladım, aktı gitti ve bitti. (Yeri gelmişken, "Songs my mother taught me" çok sevdiğim ve beni duygulandıran bir parçadır, sanırım bu yüzden biraz pozitif ayrımcılık yaptım kitaba karşı, bu da itirafım olarak burada dursun). Bir değil bir sürü uğursuz, kaybeden, hırsız, katil karakter. İstanbul'un ve toplumun tüm çirkinliklerinin bir antolojisi. Benim gibi bir bilgi oburu okuru bolca doyuracak bir sürü detay. Ağır ağır ama severek okudum. Esrar çözülsün diye değil, nasıl kotaracak devamını diye merakla okudum. Yazarın didaktik tonunu ve bunun farkında olduğu için aralıklarla kendini aklamak üzere yüklendiği Selçuk Altun karakterini görmezden gelir ya da bununla eğlenirseniz sıkıntı yaşamazsınız diye düşünüyorum. :)
![]() |
| Farklı bir teknik okumayalı uzun zaman olmuştu, iyi oldu. |
* Şeytan Ayetleri'ni hevesle geçen yıl Nisan'da satın aldım te Amazon'dan özel olarak. Haziran'da büyük merakla elime aldım. O zamandan bu zamana bir kez yarısına kadar geldiğim halde bir türlü kafada toparlayamadığım için 3 kez baştan başladım. Gene yarım kaldı... Bir gün bitireceğim, inadım inat!
18 Ekim 2015 Pazar
Kemal Tahir ve Devlet Ana
Resmi kurgusundan hiç hoşlanmamış olmakla birlikte, lise hayatım boyunca sevdiğim nadir derslerdendi tarih, Osmanlı tarihine hiç ısınamamış olsam da kuruluşu ve öncesi ilgimi çekmişti. Nasıl bir dönemde nasıl insanlardı onlar ki "ufak" bir boydan koca bir cihan imparatorluğu yaratabilmişlerdi? Şamanizmin İslamiyetle harmanlandığı o günler nasıl günlerdi ve göçebe hayat nasıl yürürdü?
Ben bunları merak edeli, Türkmen gelenek ve inanışlarıyla ilgileneli, kendimce araştırmayı seveli 25 yıl olmuş. Ve bunca yıl içerisinde oturup da Devlet Ana'yı okumamışım, çok büyük hata etmişim. Zarardan döndüm, çok mutluyum!
651 sayfayı 10 gün gibi kısa sayılabilecek bir sürede, uyumak ve çalışmak için ayırmam gereken zamanların dışındaki tüm anlarımı okumaya ayırarak bitirdim. Elimden düşüremediğim ve bitmemesi için ara ara acaba yavaşlatsam mı okumayı diye düşünmeme rağmen yine de sayfaları devirmekten kendimi alamadığım nefis bir deneyim oldu.
Bir tarih kitabı değil elbet Devlet Ana, bir kurgu roman (zaten yazarın ya da edebiyat dünyasının da bu konuda aksi bir iddiası yok). Ama bu kitabı sadece roman, Kemal Tahir'i de büyük bir romancı olarak tanımlamak haksızlık olacaktır: Kemal Tahir bize dönemin yaşantısını nefis bir dille aktaran çağdaş ve koca bir ozan. Öyle ki, biraz kendinizi zorlarsanız belki de kendinizi o günün yerleşiminde, ateşin başında, sesini yer yer yükselten yer yer alçaltan gezgin bir ozandan hikayeyi ağzınız açık dinlerken bulabilir, öyle hissedebilirsiniz.
Farkındayım, normalde yazmayacağım kadar hevesle ve biraz da olağan tarzımın dışında yazıyorum ancak okurken de normalde okuduğumdan fazla hevesle ve heyecanla okudum, kendime engel olmam mümkün değil. :)
Kısaca bakacak olursak:
Yıl 1290'dır.
Osmanlı Devleti henüz kurulmamış, Türkler İslamiyet'i kabul etmiş olmakla birlikte hala şaman kültürünü günlük hayatlarında sürdürmektedirler. Kozmopolit bir bölgedir Anadolu ve Türkler Orta Asya'dan sürülmüş, Anadolu'ya alışmış ve yayla ile köy arasında mevsimsel göçlerini sürdürmekle birlikte yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başlamıştır. Ertuğrul Gazi hastadır, oğlu Osman Bey yerine geçmek üzere hazırlığını tamamlamış, kendi oğlu Orhan Bey'i de devlet geleneğinde yetiştirmektedir. Akçakoca'dan Şeyh Edebali'ye, Yunus Emre'den Gündüz Bey'e birçok tarihsel karakter olay örgüsüne tarihsel rolleri doğrultusunda girip çıkmakta ve günün şartlarını renkli bir şekilde bize aktarmaktadır.
Molla adayı Kerim Çelebi, Devlet Ana olarak da bilinen, bacılar bölüğünün lideri büyük Bacıbey Hanım'ın oğlu olduğu için gönlünde yatan aslanın yolundan gidememiş ve savaşçı olmak üzere eğitim görmeye başlayarak (durumdan son derece mutsuz olsa da) Kerimcan adını almış, istediğinden farklı bir yolu takip etmeye başlamıştır. Yanında dostu ve gönülden kardeşi Kara Vasil'in oğlu Mavro ve Ertuğrul Gazi'nin torunu Orhan Bey ile bizleri peşleri sıra alır götürür: bu üç gencin hayalleri, istekleri, sevdaları, umutları ve korkularını okurken çocukluktan yetişkinliğe geçmelerine şahit oluyoruz. Ama nasıl şahit oluyoruz!
Tarihte yaşadığını resmi tarihten bildiğimiz yukarıdaki bazı temel karakterlerin yanı sıra zamanın tüm gelenek ve görenekleri, inanç ve değerleri, gündelik yaşamın detayları ve hatta günün umut ve istekleri bize kalabalık bir karakter ordusu tarafından sunuluyor, kimi ararsanız orada: dervişler, keşişler, beyler, hatunlar, bacı bölüğünün gözü kara kadın silahşörleri, şövalyeler, savaşçılar, akıncılar, mollalar, tekfurlar ve daha kimler kimler...
Anlatırken dahi heyecanlandım ben, sanırım iyi bir yazı çıkartmam mümkün olmayacak, özete girmeye ve hatta burayı alıntılara boğmaya kıyamıyorum ve şu ufacık parçayı buraya tadımlık olması için bırakıp herkese muhakkak okumalarını öneriyorum:
Öyle nefis bir anlatım ki, okumalara doyamadım!
Türk kültür tarihi açısından çok önemli bir referans olabileceğini düşünüyorum Devlet Ana'nın, bakın Kemal Tahir nasıl anlatmış Türkmen geleneğini:
- Kulağını ver, can kulağını... Beni sağlam işit... İslam'a giren, Tanrı'yı her yerde var göre... Peygamberden gayet utana... Halka karşı edepsiz olmaya sakın... Töresiz iş tutmaya hiç... Kendinden büyüğe kasıntılı olmaya... Küçüğe kıyıcı olmaya... Sözünde, yemininde dura sımsıkı... Kimselere haset etmeye... Doğru söze "Evet" diye... Ayıp görse gerilip örte, kendi günahlarını bilip... Çünkü, yere güç yetmez, göğe el vermez. Tamamsın, Kara Vasil'in Mavro kardaşım, var yürü... Bundan böyle cennetliksin, çünkü sana kör şeytan girişebilemez!
Bayhoca laf attı:
- Oldu mu ya, Kel Derviş, hani bunun Arapça duası?
Kel Derviş suratını buruşturarak baktı:
- Biz Türk dilini biliriz. Suyun geldiği yana "Yukarı", gittiği yana "Aşağı" deriz, Bayhoca, dilin anlaşılmazından hiçbir şey anlamazız, koca Tanrı'ya şükür!
Sanırım çok ara vermeden bir kez daha okurum ben bu romanı. :)
Bu noktada buraya en özel kişisel notumu düşerek sevgili patronuma bir önceki doğum günümde bu büyük romanı hediye ettiği için teşekkür etmek istiyorum, iyi ki kitaplığıma katmış, iyi ki okumuşum!
Keşke büyümeyebilsek...
Ben bunları merak edeli, Türkmen gelenek ve inanışlarıyla ilgileneli, kendimce araştırmayı seveli 25 yıl olmuş. Ve bunca yıl içerisinde oturup da Devlet Ana'yı okumamışım, çok büyük hata etmişim. Zarardan döndüm, çok mutluyum!
651 sayfayı 10 gün gibi kısa sayılabilecek bir sürede, uyumak ve çalışmak için ayırmam gereken zamanların dışındaki tüm anlarımı okumaya ayırarak bitirdim. Elimden düşüremediğim ve bitmemesi için ara ara acaba yavaşlatsam mı okumayı diye düşünmeme rağmen yine de sayfaları devirmekten kendimi alamadığım nefis bir deneyim oldu.
Bir tarih kitabı değil elbet Devlet Ana, bir kurgu roman (zaten yazarın ya da edebiyat dünyasının da bu konuda aksi bir iddiası yok). Ama bu kitabı sadece roman, Kemal Tahir'i de büyük bir romancı olarak tanımlamak haksızlık olacaktır: Kemal Tahir bize dönemin yaşantısını nefis bir dille aktaran çağdaş ve koca bir ozan. Öyle ki, biraz kendinizi zorlarsanız belki de kendinizi o günün yerleşiminde, ateşin başında, sesini yer yer yükselten yer yer alçaltan gezgin bir ozandan hikayeyi ağzınız açık dinlerken bulabilir, öyle hissedebilirsiniz.
Farkındayım, normalde yazmayacağım kadar hevesle ve biraz da olağan tarzımın dışında yazıyorum ancak okurken de normalde okuduğumdan fazla hevesle ve heyecanla okudum, kendime engel olmam mümkün değil. :)
Kısaca bakacak olursak:
Yıl 1290'dır.
Osmanlı Devleti henüz kurulmamış, Türkler İslamiyet'i kabul etmiş olmakla birlikte hala şaman kültürünü günlük hayatlarında sürdürmektedirler. Kozmopolit bir bölgedir Anadolu ve Türkler Orta Asya'dan sürülmüş, Anadolu'ya alışmış ve yayla ile köy arasında mevsimsel göçlerini sürdürmekle birlikte yavaş yavaş yerleşik düzene geçmeye başlamıştır. Ertuğrul Gazi hastadır, oğlu Osman Bey yerine geçmek üzere hazırlığını tamamlamış, kendi oğlu Orhan Bey'i de devlet geleneğinde yetiştirmektedir. Akçakoca'dan Şeyh Edebali'ye, Yunus Emre'den Gündüz Bey'e birçok tarihsel karakter olay örgüsüne tarihsel rolleri doğrultusunda girip çıkmakta ve günün şartlarını renkli bir şekilde bize aktarmaktadır.
Molla adayı Kerim Çelebi, Devlet Ana olarak da bilinen, bacılar bölüğünün lideri büyük Bacıbey Hanım'ın oğlu olduğu için gönlünde yatan aslanın yolundan gidememiş ve savaşçı olmak üzere eğitim görmeye başlayarak (durumdan son derece mutsuz olsa da) Kerimcan adını almış, istediğinden farklı bir yolu takip etmeye başlamıştır. Yanında dostu ve gönülden kardeşi Kara Vasil'in oğlu Mavro ve Ertuğrul Gazi'nin torunu Orhan Bey ile bizleri peşleri sıra alır götürür: bu üç gencin hayalleri, istekleri, sevdaları, umutları ve korkularını okurken çocukluktan yetişkinliğe geçmelerine şahit oluyoruz. Ama nasıl şahit oluyoruz!
Tarihte yaşadığını resmi tarihten bildiğimiz yukarıdaki bazı temel karakterlerin yanı sıra zamanın tüm gelenek ve görenekleri, inanç ve değerleri, gündelik yaşamın detayları ve hatta günün umut ve istekleri bize kalabalık bir karakter ordusu tarafından sunuluyor, kimi ararsanız orada: dervişler, keşişler, beyler, hatunlar, bacı bölüğünün gözü kara kadın silahşörleri, şövalyeler, savaşçılar, akıncılar, mollalar, tekfurlar ve daha kimler kimler...
Anlatırken dahi heyecanlandım ben, sanırım iyi bir yazı çıkartmam mümkün olmayacak, özete girmeye ve hatta burayı alıntılara boğmaya kıyamıyorum ve şu ufacık parçayı buraya tadımlık olması için bırakıp herkese muhakkak okumalarını öneriyorum:
Öyle nefis bir anlatım ki, okumalara doyamadım!
Türk kültür tarihi açısından çok önemli bir referans olabileceğini düşünüyorum Devlet Ana'nın, bakın Kemal Tahir nasıl anlatmış Türkmen geleneğini:
- Kulağını ver, can kulağını... Beni sağlam işit... İslam'a giren, Tanrı'yı her yerde var göre... Peygamberden gayet utana... Halka karşı edepsiz olmaya sakın... Töresiz iş tutmaya hiç... Kendinden büyüğe kasıntılı olmaya... Küçüğe kıyıcı olmaya... Sözünde, yemininde dura sımsıkı... Kimselere haset etmeye... Doğru söze "Evet" diye... Ayıp görse gerilip örte, kendi günahlarını bilip... Çünkü, yere güç yetmez, göğe el vermez. Tamamsın, Kara Vasil'in Mavro kardaşım, var yürü... Bundan böyle cennetliksin, çünkü sana kör şeytan girişebilemez!
Bayhoca laf attı:
- Oldu mu ya, Kel Derviş, hani bunun Arapça duası?
Kel Derviş suratını buruşturarak baktı:
- Biz Türk dilini biliriz. Suyun geldiği yana "Yukarı", gittiği yana "Aşağı" deriz, Bayhoca, dilin anlaşılmazından hiçbir şey anlamazız, koca Tanrı'ya şükür!
Sanırım çok ara vermeden bir kez daha okurum ben bu romanı. :)
Bu noktada buraya en özel kişisel notumu düşerek sevgili patronuma bir önceki doğum günümde bu büyük romanı hediye ettiği için teşekkür etmek istiyorum, iyi ki kitaplığıma katmış, iyi ki okumuşum!
Keşke büyümeyebilsek...
13 Ekim 2015 Salı
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Toplumunun Özü : Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Çok zamandır kitaplığımda durmasına rağmen bir türlü fırsat yaratıp okuyamadığım "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" son dönemde en merak ederek başladığım roman oldu. Gönlümce (istediğim kadar seri bir şekilde, bölünmeden) okuyamadım belki ama çok büyük keyif aldım romandan. En sonda söyleyeceğimi başa alacak olursam: güzel bir romanı eğlenerek okumayı özlemişim.
Tanzimat öncesi itibariyle başlıyoruz anlatıcımız Hayri İrdal'in hikayesine şahit olmaya. Dört bölüm halinde önce tanzimat dönemine ulaşıyoruz, sonrasında tanzimat dönemini ve de sonrasını okuyoruz. Cumhuriyet kuruluyor ve akabinde yeni / modern resmi kurumların kurulması ile toplumsal değişimin nasıl gerçekleştiğini nefis bir mizahla aktarıyor bize Tanpınar.
Bölümlerin adları çok hoşuma gitti:
"Büyük Ümitler" - tanzimat öncesi
"Küçük Hakikatler" - tanzimat dönemi
"Sabaha Doğru" - tanzimatla birlikte cumhuriyetin kurulmasına doğru geçen süre
"Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" - cumhuriyet dönemi
O kadar çok karakter var ki! Benim gibi bölünerek okumak zorunda kalanlar araya biraz süre girdikten sonra kimin kim olduğunu karıştırabilirler (ben karıştırdım) ve geçmiş sayfalara dönüp oralarda kaybolabilirler (ben kayboldum). Bu sebeple bana öyle geliyor ki çok fazla bölünmeyeceğiniz bir zamanda, örneğin bir tatilde, kitaba dalıp çok ara vermeden çıkmak en güzel okuma deneyimi olacaktır.
Tanpınar müthiş bir şekilde sembolleştirmiş tüm karakterlerini. Benim favori karakterim Osmanlı'nın son dönemini, çözülmesini ve sonunda yıkılmasını hikayeleştirdiği Abdüsselam Bey oldu. Koskocaman konağında, büyük bir refah içerisinde dünyanın dört bir yanından gelmiş akrabaları, gelinleri, damatları ve büyük bir nüfusla yaşayan Abdüsselam Bey zaman içerisinde gittikçe yalnızlaşır, ekonomik olarak sıkıntıya düşer, evlatları da dahil herkes konaktan iz bırakmamacasına uzaklaşır ve Abdüsselam Bey kendine modern zamanlara sıklıkla uyumsuz düşen yeni bir hayat kurmak zorunda kalır. Eski zamanların ihtişamına ait anıları en önemli güç kaynağı olur Abdüsselam Bey'in.
Görüyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olsa Osmanlı İmparatorluğu tebaası da olsa bu toprakların insanının hamuru hep aynı: kandırmak, kandırılmak (ve bunu çok istemek), sorumluluktan ve çalışmaktan kaçmak, akılcılıktan ve bilimsellikten mümkün mertebe uzak durmak çok derinlerimize işlemiş bizim. Hep öyleymiş. Biliyorduk ya, resmi geçit halinde sayfalar boyu tekrar tekrar şahit olunca umutsuz bir öfkeye kapılmamak zorlaşıyor. Neyse ki mizah var! Yoksa nefes alamaz olurduk roman ilerledikçe.
Ben Abdüsselam Bey'i kısa bir örnek olarak vermiş olsam da Doktor Ramiz ve Halit Ayarcı'ya dokunmadan geçmem elbette mümkün değil, her ikisi de nefis stereotipler olarak toplumun çok önemli iki kesimini temsil ediyorlar. Politikacılar, yeni burjuvazi, sıradan halk ve diğer tüm kesimler de canımızı yakacak kadar kesin ve keskin bir şekilde düşmüş Tanpınar'ın kaleminden.
Romanın ilk üç bölümündeki tempo son bölümde biraz düşse de bunu Tanpınar'ın verdiği teknik bilgilere ve biraz da benim romandan uzaklaşmak zorunda kalmama veriyorum ve herkese öneriyorum Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü. Belki biraz daha az "biz nasıl böyle olduk?" sorusunu sorar, anladıklarımızı kullanıp sorunumuzu ele almak için yapabileceklerimiz var mı sorgularız böylece.
Ufacık minicik ve kişisel bir alıntı:
İyi okumalar.
Tanzimat öncesi itibariyle başlıyoruz anlatıcımız Hayri İrdal'in hikayesine şahit olmaya. Dört bölüm halinde önce tanzimat dönemine ulaşıyoruz, sonrasında tanzimat dönemini ve de sonrasını okuyoruz. Cumhuriyet kuruluyor ve akabinde yeni / modern resmi kurumların kurulması ile toplumsal değişimin nasıl gerçekleştiğini nefis bir mizahla aktarıyor bize Tanpınar.
Bölümlerin adları çok hoşuma gitti:
"Büyük Ümitler" - tanzimat öncesi
"Küçük Hakikatler" - tanzimat dönemi
"Sabaha Doğru" - tanzimatla birlikte cumhuriyetin kurulmasına doğru geçen süre
"Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" - cumhuriyet dönemi
O kadar çok karakter var ki! Benim gibi bölünerek okumak zorunda kalanlar araya biraz süre girdikten sonra kimin kim olduğunu karıştırabilirler (ben karıştırdım) ve geçmiş sayfalara dönüp oralarda kaybolabilirler (ben kayboldum). Bu sebeple bana öyle geliyor ki çok fazla bölünmeyeceğiniz bir zamanda, örneğin bir tatilde, kitaba dalıp çok ara vermeden çıkmak en güzel okuma deneyimi olacaktır.
Tanpınar müthiş bir şekilde sembolleştirmiş tüm karakterlerini. Benim favori karakterim Osmanlı'nın son dönemini, çözülmesini ve sonunda yıkılmasını hikayeleştirdiği Abdüsselam Bey oldu. Koskocaman konağında, büyük bir refah içerisinde dünyanın dört bir yanından gelmiş akrabaları, gelinleri, damatları ve büyük bir nüfusla yaşayan Abdüsselam Bey zaman içerisinde gittikçe yalnızlaşır, ekonomik olarak sıkıntıya düşer, evlatları da dahil herkes konaktan iz bırakmamacasına uzaklaşır ve Abdüsselam Bey kendine modern zamanlara sıklıkla uyumsuz düşen yeni bir hayat kurmak zorunda kalır. Eski zamanların ihtişamına ait anıları en önemli güç kaynağı olur Abdüsselam Bey'in.
Görüyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da olsa Osmanlı İmparatorluğu tebaası da olsa bu toprakların insanının hamuru hep aynı: kandırmak, kandırılmak (ve bunu çok istemek), sorumluluktan ve çalışmaktan kaçmak, akılcılıktan ve bilimsellikten mümkün mertebe uzak durmak çok derinlerimize işlemiş bizim. Hep öyleymiş. Biliyorduk ya, resmi geçit halinde sayfalar boyu tekrar tekrar şahit olunca umutsuz bir öfkeye kapılmamak zorlaşıyor. Neyse ki mizah var! Yoksa nefes alamaz olurduk roman ilerledikçe.
Ben Abdüsselam Bey'i kısa bir örnek olarak vermiş olsam da Doktor Ramiz ve Halit Ayarcı'ya dokunmadan geçmem elbette mümkün değil, her ikisi de nefis stereotipler olarak toplumun çok önemli iki kesimini temsil ediyorlar. Politikacılar, yeni burjuvazi, sıradan halk ve diğer tüm kesimler de canımızı yakacak kadar kesin ve keskin bir şekilde düşmüş Tanpınar'ın kaleminden.
Romanın ilk üç bölümündeki tempo son bölümde biraz düşse de bunu Tanpınar'ın verdiği teknik bilgilere ve biraz da benim romandan uzaklaşmak zorunda kalmama veriyorum ve herkese öneriyorum Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü. Belki biraz daha az "biz nasıl böyle olduk?" sorusunu sorar, anladıklarımızı kullanıp sorunumuzu ele almak için yapabileceklerimiz var mı sorgularız böylece.
Ufacık minicik ve kişisel bir alıntı:
İyi okumalar.
13 Eylül 2015 Pazar
Malina - Ingeborg Bachmann
Uzun zamandır beni okurken böyle zorlayan ama yine de inat ve sebatla - elimden bırakmadan / başucumdan kaldırmadan - okumaya devam ettiğim bir kitap olmamıştı. Kendi standartlarımda rekor denecek kadar uzun bir sürede okudum Malina'yı, tam iki ay sürdü. Çok zorlandım ve iki kez (üstelik de birinde neredeyse yarılamışken) başa dönmek zorunda kaldım. Yine de devam ettim, bir görev gibi gördüğümden değil, ilgimi çektiği ve Ingeborg Bachmann'ın kafasının içine girebilmek istediğimden ötürü.
Bachmann'ın kafasının içine tabii ki giremedim ama en azından (bazı noktaları yitirmiş olduğuma emin olsam da) genel hatlarıyla olanı biteni anlayabildim. Her şeyden önce, roman çok ağır. Yazarın zihni darmadağın ve yoğun travmalar sonrasında yara bere içerisinde. Ve korkarım okurlarına da - maruz kalındığı süre ölçüsünde - bulaşıyor bu yara bere.
Önce benim hikayem: Malina'yı da Ingeborg Bachmann'ı da duymamışken, tavsiye üzerine satın aldım kitabı. Muhakkak okumam önerilen bir kitap sordum ve yanıt bu oldu. Malina, aşina olduğum bir isim mitolojiden. Eskimo mitolojisinde güneş ve ayın kardeşliğini ve birbirlerini nasıl sürekli bir döngüde takip ettiklerini anlatan bu acımasız ve acıklı öyküyü merak edenler buraya tıklayarak özetini okuyabilir ve eğer ilgilerini çekerse detayına da elbet inebilirler (üzgünüm ama Türkçe bir link bulamadım kısa arama sürem içerisinde). Bu kadarla sınırlı bir bilgiyle girdim kitaba.
İlk bölümde isimsiz anlatıcımızı, Malina'yı ve Ivan'ı tanıyoruz. Yazar kendini çok da ortaya koymadan öncelikle bu iki erkeğin karşılaştırmasını yapıp nasıl ikisinin arasında kaldığını anlatıyor bize. Bachmann'ın kendi psikolojik halindeki ve yaşamındaki (özellikle erkeklerle ilişkilerindeki) sıkıntıları (yanlış kelime evet ama çok da detaylandırsam sanki ilk bölüme haksızlık etmiş olacağım) bir bir okuyoruz.
İkinci bölüm büyük dert oldu bana. İkinci bölümde nefessiz kaldım ve bunu iyi bir anlamda söylemiyorum. Çok az romanın çok az kısmı beni bu kadar boğup kalbimi bu kadar sıkabilmiştir, Bachmann bunu başardı. Anlatıcımızın babası eliyle yaşadığı ve aslında hayal mahsulü olduğunu çok iyi kavradığımız travmalarını okuyoruz. Belli ki (hayatını, kişiliğini ve de eserlerini yoğun bir şekilde etkilediğini çok iyi bildiğimiz) ikinci dünya savaşı bu bölümde anlatılmakta ve tüm cepheleri ve tüm travmasıyla ilmek olmuş boğazımıza geçiyor. Çok yorucu ve üzücü bir bölümdü, izninizle hiç bir yorum yapmadan geçmek isterim.
Son bölümde ise Malina ile konuşmalar üzerinden anlatıcının / yazarın çözülmesini ve yok olmasını satır satır takip ediyor ve sonunda serbest bırakılıyoruz.
Benim bu çizgiyi yakalayabilmem ve aslında ne okuduğumu anlamlandırabilmem için üç kez teşebbüste bulunmam gerekti (okuduğuma asla pişman olmadığımı ve bitirmekten ötürü de mutlu olduğumu ekleyeyim) ve fark ettim ki sorun bende değil, yazarda. :) İstisnai etkileyicilikte bir roman yazmış yazmasına ya, o kadar kendi içine dönük ve okurunu dışlayan bir metin ortaya çıkmış ki, eğer Bachmann'ın zihninin içinde değilseniz bazı göndermeleri anlamanız (bence) mümkün değil. Hal böyle olunca da kopukluklardan kendinizi kurtaramıyorsunuz.
Ya da ben kurtaramadım, bilemiyorum. Sizi bununla bırakmak istiyorum, tadımlık:
Malina: Nedir yaşam?
Ben: İnsanın yaşayamayacağı şey.
Bachmann'ın kafasının içine tabii ki giremedim ama en azından (bazı noktaları yitirmiş olduğuma emin olsam da) genel hatlarıyla olanı biteni anlayabildim. Her şeyden önce, roman çok ağır. Yazarın zihni darmadağın ve yoğun travmalar sonrasında yara bere içerisinde. Ve korkarım okurlarına da - maruz kalındığı süre ölçüsünde - bulaşıyor bu yara bere.
Önce benim hikayem: Malina'yı da Ingeborg Bachmann'ı da duymamışken, tavsiye üzerine satın aldım kitabı. Muhakkak okumam önerilen bir kitap sordum ve yanıt bu oldu. Malina, aşina olduğum bir isim mitolojiden. Eskimo mitolojisinde güneş ve ayın kardeşliğini ve birbirlerini nasıl sürekli bir döngüde takip ettiklerini anlatan bu acımasız ve acıklı öyküyü merak edenler buraya tıklayarak özetini okuyabilir ve eğer ilgilerini çekerse detayına da elbet inebilirler (üzgünüm ama Türkçe bir link bulamadım kısa arama sürem içerisinde). Bu kadarla sınırlı bir bilgiyle girdim kitaba.
İlk bölümde isimsiz anlatıcımızı, Malina'yı ve Ivan'ı tanıyoruz. Yazar kendini çok da ortaya koymadan öncelikle bu iki erkeğin karşılaştırmasını yapıp nasıl ikisinin arasında kaldığını anlatıyor bize. Bachmann'ın kendi psikolojik halindeki ve yaşamındaki (özellikle erkeklerle ilişkilerindeki) sıkıntıları (yanlış kelime evet ama çok da detaylandırsam sanki ilk bölüme haksızlık etmiş olacağım) bir bir okuyoruz.
İkinci bölüm büyük dert oldu bana. İkinci bölümde nefessiz kaldım ve bunu iyi bir anlamda söylemiyorum. Çok az romanın çok az kısmı beni bu kadar boğup kalbimi bu kadar sıkabilmiştir, Bachmann bunu başardı. Anlatıcımızın babası eliyle yaşadığı ve aslında hayal mahsulü olduğunu çok iyi kavradığımız travmalarını okuyoruz. Belli ki (hayatını, kişiliğini ve de eserlerini yoğun bir şekilde etkilediğini çok iyi bildiğimiz) ikinci dünya savaşı bu bölümde anlatılmakta ve tüm cepheleri ve tüm travmasıyla ilmek olmuş boğazımıza geçiyor. Çok yorucu ve üzücü bir bölümdü, izninizle hiç bir yorum yapmadan geçmek isterim.
Son bölümde ise Malina ile konuşmalar üzerinden anlatıcının / yazarın çözülmesini ve yok olmasını satır satır takip ediyor ve sonunda serbest bırakılıyoruz.
Benim bu çizgiyi yakalayabilmem ve aslında ne okuduğumu anlamlandırabilmem için üç kez teşebbüste bulunmam gerekti (okuduğuma asla pişman olmadığımı ve bitirmekten ötürü de mutlu olduğumu ekleyeyim) ve fark ettim ki sorun bende değil, yazarda. :) İstisnai etkileyicilikte bir roman yazmış yazmasına ya, o kadar kendi içine dönük ve okurunu dışlayan bir metin ortaya çıkmış ki, eğer Bachmann'ın zihninin içinde değilseniz bazı göndermeleri anlamanız (bence) mümkün değil. Hal böyle olunca da kopukluklardan kendinizi kurtaramıyorsunuz.
Ya da ben kurtaramadım, bilemiyorum. Sizi bununla bırakmak istiyorum, tadımlık:
Malina: Nedir yaşam?
Ben: İnsanın yaşayamayacağı şey.
6 Eylül 2015 Pazar
Vish Puri - Hindistan'ın En İyi Dedektifi
Çok fazla polisiye roman okumam, katilin ya da hırsızın peşine düşmüş detektiflerin öyküleri (eğer bir seri katil ve azılı düşmanı detektifi içermiyorsa) beni çok kendine çekmez. İstisnası ancak arkadaşlarım tarafından bana özellikle tavsiye edilmiş romanlar olabilir. Ya da, özel olarak okumam için bana gönderilmiş olanlar... :)
Sevgili Mari Antrikot gönderdi bana bu iki kitabı. Kendisi iyi bir polisiye ve detektiflik romanları okurudur, Agatha Christie üzerine ciltleri dolduracak kadar bilgi ve yorum paylaşabilir. Severek okumuş ve çok eğlenmiş, benim de bu aralar heyheylerim ve çeşitli mızmızlıklarım üzerimde olduğu için kendi okuduktan sonra beni de o daralmış halden kurtarmak için vermiş kargoya ve göndermiş bana Hindistan'ın en iyi detektifi Vish Puri'nin maceralarını.
Neşeli kapaklar (dua kitaplarına benzemiyorlar mı desenleri sayesinde?) ve güzel adları olan romanlar bana ulaşır ulaşmaz okumaya başladım. Önce Gülmekten Ölen Adam Vakası'nı ve hemen ardından da Ölümcül Tereyağlı Tavuk Vakası'nı okudum. Okurken sorun yaşamadım (çeviri ve sair açılardan herhangi bir kalite beklentim yoktu, olmaması iyi oldu) ve de rahat rahat - hatta eğlenerek - okudum diyebilirim. Ama maalesef pek beğenmedim. Kişisel olarak (aşağıda anlattıklarım nedeniyle) eğlenmemin dışında oldukça sıkıldığımı söylemem lazım. Detektifin araştırdığı her iki olay da bende bir "kim yaptı yahu acaba" merakı uyandırmadığı gibi olayların ele alınışı da başta olmayan merakı en azından bir nebze canlandıracak "şey"e sahip değildi. Cansız romanlar olduklarını düşündüm.
Fakat:
Okurken eğlendim çünkü Hint mitolojisine büyük merakım ve Pakistan'da geçen (sürekli olarak ben bizzat orada yaşamasam da oraya tüm üniversite tatillerimde gittiğim ve geçici olarak kaldığım) yıllarım nedeniyle anlatılan yaşam tarzına ve kültürüne yakınlığım nedeniyle hem geçmişte gördüğüm şeyleri tekrar hatırladım hem de kendi gençliğime ufak bir ziyarette bulundum. Sonuçta, gerçekten, Hindistan ve Pakistan o kadar da uzak değil birbirine: şunun şurasında birbirlerinden ayrılalı ne kadar oldu ki?
Kitabı çeviren Hint gündelik yaşamına, mutfağına ve kültürüne ait birçok deyim ve terimi olduğu gibi bırakmış (sonradan fark ettim ki - ilk kitabı bitirdiğimde - kitabın arkasında bir sözlük varmış meğer!) ve bence bu çok başarılı bir seçim olmuş. Ben büyük çoğunlukla bu terimlere aşina olduğum için okurken hiç zorlanmadım ve sözlük gerekmeden metni takip ettim ama daha az aşina olanlar muhtemelen sıklıkla arkaya öne döne döne romandan koptular gittiler diye düşündüm.
En özlediğim şeylerden biri de Hint (Pakistan - fark etmez!) mutfağı olduğu için de obur detektifin hemen her sayfada acımadan mideye indirdiği hemen her yemeği de müthiş canım çekti, yapmalara niyetlendim sonra malzemelerini bulmakta zorlanacağımı fark edip yutkunmak zorunda kaldım. Bendeki yarası bu oldu Vish Puri maceralarının.
Her türlü detektiflik hikayesini okuması gerektiğini düşünen bu türün meraklılarına biraz farklı bir kültüre de dalmaları için önerebilirim ancak. Onun dışında, diyecek başka çok fazla sözüm yok maalesef.
Yine de, gerektiği anda gerektiği şekilde elimdeydiler, okudum hiçbir şey düşünmeden ve çok bunaltıcı bir haftama renk getirdiler, bu açıdan haklarını asla yemek istemem. :)
Sevgili Mari Antrikot gönderdi bana bu iki kitabı. Kendisi iyi bir polisiye ve detektiflik romanları okurudur, Agatha Christie üzerine ciltleri dolduracak kadar bilgi ve yorum paylaşabilir. Severek okumuş ve çok eğlenmiş, benim de bu aralar heyheylerim ve çeşitli mızmızlıklarım üzerimde olduğu için kendi okuduktan sonra beni de o daralmış halden kurtarmak için vermiş kargoya ve göndermiş bana Hindistan'ın en iyi detektifi Vish Puri'nin maceralarını.
Neşeli kapaklar (dua kitaplarına benzemiyorlar mı desenleri sayesinde?) ve güzel adları olan romanlar bana ulaşır ulaşmaz okumaya başladım. Önce Gülmekten Ölen Adam Vakası'nı ve hemen ardından da Ölümcül Tereyağlı Tavuk Vakası'nı okudum. Okurken sorun yaşamadım (çeviri ve sair açılardan herhangi bir kalite beklentim yoktu, olmaması iyi oldu) ve de rahat rahat - hatta eğlenerek - okudum diyebilirim. Ama maalesef pek beğenmedim. Kişisel olarak (aşağıda anlattıklarım nedeniyle) eğlenmemin dışında oldukça sıkıldığımı söylemem lazım. Detektifin araştırdığı her iki olay da bende bir "kim yaptı yahu acaba" merakı uyandırmadığı gibi olayların ele alınışı da başta olmayan merakı en azından bir nebze canlandıracak "şey"e sahip değildi. Cansız romanlar olduklarını düşündüm.
Fakat:
Okurken eğlendim çünkü Hint mitolojisine büyük merakım ve Pakistan'da geçen (sürekli olarak ben bizzat orada yaşamasam da oraya tüm üniversite tatillerimde gittiğim ve geçici olarak kaldığım) yıllarım nedeniyle anlatılan yaşam tarzına ve kültürüne yakınlığım nedeniyle hem geçmişte gördüğüm şeyleri tekrar hatırladım hem de kendi gençliğime ufak bir ziyarette bulundum. Sonuçta, gerçekten, Hindistan ve Pakistan o kadar da uzak değil birbirine: şunun şurasında birbirlerinden ayrılalı ne kadar oldu ki?
Kitabı çeviren Hint gündelik yaşamına, mutfağına ve kültürüne ait birçok deyim ve terimi olduğu gibi bırakmış (sonradan fark ettim ki - ilk kitabı bitirdiğimde - kitabın arkasında bir sözlük varmış meğer!) ve bence bu çok başarılı bir seçim olmuş. Ben büyük çoğunlukla bu terimlere aşina olduğum için okurken hiç zorlanmadım ve sözlük gerekmeden metni takip ettim ama daha az aşina olanlar muhtemelen sıklıkla arkaya öne döne döne romandan koptular gittiler diye düşündüm.
En özlediğim şeylerden biri de Hint (Pakistan - fark etmez!) mutfağı olduğu için de obur detektifin hemen her sayfada acımadan mideye indirdiği hemen her yemeği de müthiş canım çekti, yapmalara niyetlendim sonra malzemelerini bulmakta zorlanacağımı fark edip yutkunmak zorunda kaldım. Bendeki yarası bu oldu Vish Puri maceralarının.
Her türlü detektiflik hikayesini okuması gerektiğini düşünen bu türün meraklılarına biraz farklı bir kültüre de dalmaları için önerebilirim ancak. Onun dışında, diyecek başka çok fazla sözüm yok maalesef.
Yine de, gerektiği anda gerektiği şekilde elimdeydiler, okudum hiçbir şey düşünmeden ve çok bunaltıcı bir haftama renk getirdiler, bu açıdan haklarını asla yemek istemem. :)
Etgar Keret: gerçekten de "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin"!
Adını daha önce Gazze Blues ile duyduğum ancak henüz okumadığım bir yazardı Etgar Keret. Olağan bir kitap taraması (yılda iki kez yaptığım "okunacak neler varmış?" araması) sırasında bir İsrailli yazar ile bir Filistinli yazarın ortak çıkardığı kitabı okumamın iyi bir fikir olacağını düşünüp "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin" olarak nitelendirildiğini gördüğümde oldukça ilgilenmiştim. Sonrasında kitabı almadım ve okumadım (yani, kitap almama kararım uyarınca unuttum gitti).
Ta ki geçtiğimiz hafta sonu buluştuğum sevgili arkadaşım bana okumamı önerene ve hatta kitapçıya girdiğimizde "bunlardan birini oku derim" diyerek Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ile Buzdolabının Üstündeki Kız'ı bana gösterene dek. Rastgele birer öyküsünü okuyup arada seçim yapamayınca ikisini de aldım ve kısa sürede her ikisini de okudum.
Kısacık ve gerçekten de "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin" öyküler var her iki kitapta da (demek ki bu yazarımızın genel huyu, sadece Gazze Blues'a ait değil bu tanımlama). Sevdiriyor kendini çünkü hem rahat okunuyor hem şaşırtıyor (buraya birazdan geleceğiz) hem de arada bir duygulandırıp arada bir düşündürüyor. Ve de kesinlikle çok komik! Ha, eğer siz çiçekler böcekler tatlı kahkahalar tarzında bir komedi isterseniz pek size göre olmayacaktır bu öyküleriyle Keret ama ironi ve kara mizah sizin damak tadınıza uygunsa, kaçırmayın derim.
Minik bir örnek koyalım buraya - televizyon izlemeyi hariç tutacak olursak "mutluluk" tanımı pek hoşuma gitti açıkçası (alıntı Buzdolabının Üstündeki Kız'dan) :
Okuduğum ilk bir iki öyküde (ki hemen hepsi oldukça kısa öyküler, genelde 1,5 sayfa kadar ama 1 sayfa ile 3 sayfa arasında oynadığını söyleyebilirim) şaşırdım ve eğlendim. Bir iki ters köşeye yatışım ve bu nedenle de ayrıca okuduklarımdan hoşlandığım oldu ancak her kitapta bir sürü öykü olduğunu ve bunların çoğunun da aynı tonda gittiğini akılda tutacak olursak bir süre sonra sürpriz faktörünün eridiğini görebiliriz. Nitekim, arka arkaya hepsini okuduğum için muhtemelen aralıklarla okuyacağım birer öyküden etkileneceğimden daha az etkilenmiş oldum öykülerden. Size tavsiyem kitapları almanız, başucunuzda bir yerde tutmanız ve biraz arayı da açarak arada sırada bir öykü okuyup kapağını kapatmanız. Sanırım o zaman daha lezzetli bir okuma olabilir.
Ama her halükarda okumayı seveceğiniz birden fazla öykü mutlaka bulacaksınız içinde, benden söylemesi.
Ah.. Unutmadan! Bir de novella var aslında Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nde! Esas sürpriz o oldu bana birer ikişer sayfalık öyküleri okurken birden karşılaşınca. Çok da tatlı bir öykü, muhakkak alın okuyun derim. Filmi de varmış, daha izlemedim ama Sundance'te oynamış zamanında ve de Tom Waits oynuyormuş bakın. Filme bakmak için şuraya tıktıktık lütfen. :)
En beğendiğim öyküleri şöyle listeleyebilirim sanırım (beğeni sırasında değildir) : Domuzu Kırmak, Katzenstein, Borular, Kal!, Hiç, Terminal ve beni tarifsiz hüzünlendirerek gözlerimi dolduran yarım sayfalık Yavşak Şelomo Homo. Beğendiğim başka öyküler de var, sadece bunlar değil elbet.
Yaşadığı ülkenin gerçekleriyle yüzleştiriyor bizi Etgar Keret her bir öyküde. Savaş ne beter şey ve ne hale getiriyor insan zihnini, sayfa sayfa görüyoruz bunu. Ne diyeyim... Okuyun işte.
Gazze Blues'u da alıp okuyacağım muhakkak.
Not: Yazarın hayatına dair pek bilgi vermediğimin farkındayım, bunun için zaten daha ilk cümlede kendi sitesine link verdim ve verirken Türkçe çeviri de barındırdığını görüp şaşırdım. Sanırım bizim ülkemizde fazla hayranı var ki sitesine Türkçe çeviri koyma ihtiyacı duymuş? Ne güzel!
Ta ki geçtiğimiz hafta sonu buluştuğum sevgili arkadaşım bana okumamı önerene ve hatta kitapçıya girdiğimizde "bunlardan birini oku derim" diyerek Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ile Buzdolabının Üstündeki Kız'ı bana gösterene dek. Rastgele birer öyküsünü okuyup arada seçim yapamayınca ikisini de aldım ve kısa sürede her ikisini de okudum.
Kısacık ve gerçekten de "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin" öyküler var her iki kitapta da (demek ki bu yazarımızın genel huyu, sadece Gazze Blues'a ait değil bu tanımlama). Sevdiriyor kendini çünkü hem rahat okunuyor hem şaşırtıyor (buraya birazdan geleceğiz) hem de arada bir duygulandırıp arada bir düşündürüyor. Ve de kesinlikle çok komik! Ha, eğer siz çiçekler böcekler tatlı kahkahalar tarzında bir komedi isterseniz pek size göre olmayacaktır bu öyküleriyle Keret ama ironi ve kara mizah sizin damak tadınıza uygunsa, kaçırmayın derim.
Minik bir örnek koyalım buraya - televizyon izlemeyi hariç tutacak olursak "mutluluk" tanımı pek hoşuma gitti açıkçası (alıntı Buzdolabının Üstündeki Kız'dan) :
Okuduğum ilk bir iki öyküde (ki hemen hepsi oldukça kısa öyküler, genelde 1,5 sayfa kadar ama 1 sayfa ile 3 sayfa arasında oynadığını söyleyebilirim) şaşırdım ve eğlendim. Bir iki ters köşeye yatışım ve bu nedenle de ayrıca okuduklarımdan hoşlandığım oldu ancak her kitapta bir sürü öykü olduğunu ve bunların çoğunun da aynı tonda gittiğini akılda tutacak olursak bir süre sonra sürpriz faktörünün eridiğini görebiliriz. Nitekim, arka arkaya hepsini okuduğum için muhtemelen aralıklarla okuyacağım birer öyküden etkileneceğimden daha az etkilenmiş oldum öykülerden. Size tavsiyem kitapları almanız, başucunuzda bir yerde tutmanız ve biraz arayı da açarak arada sırada bir öykü okuyup kapağını kapatmanız. Sanırım o zaman daha lezzetli bir okuma olabilir.
Ama her halükarda okumayı seveceğiniz birden fazla öykü mutlaka bulacaksınız içinde, benden söylemesi.
Ah.. Unutmadan! Bir de novella var aslında Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nde! Esas sürpriz o oldu bana birer ikişer sayfalık öyküleri okurken birden karşılaşınca. Çok da tatlı bir öykü, muhakkak alın okuyun derim. Filmi de varmış, daha izlemedim ama Sundance'te oynamış zamanında ve de Tom Waits oynuyormuş bakın. Filme bakmak için şuraya tıktıktık lütfen. :)
En beğendiğim öyküleri şöyle listeleyebilirim sanırım (beğeni sırasında değildir) : Domuzu Kırmak, Katzenstein, Borular, Kal!, Hiç, Terminal ve beni tarifsiz hüzünlendirerek gözlerimi dolduran yarım sayfalık Yavşak Şelomo Homo. Beğendiğim başka öyküler de var, sadece bunlar değil elbet.
Yaşadığı ülkenin gerçekleriyle yüzleştiriyor bizi Etgar Keret her bir öyküde. Savaş ne beter şey ve ne hale getiriyor insan zihnini, sayfa sayfa görüyoruz bunu. Ne diyeyim... Okuyun işte.
Gazze Blues'u da alıp okuyacağım muhakkak.
Not: Yazarın hayatına dair pek bilgi vermediğimin farkındayım, bunun için zaten daha ilk cümlede kendi sitesine link verdim ve verirken Türkçe çeviri de barındırdığını görüp şaşırdım. Sanırım bizim ülkemizde fazla hayranı var ki sitesine Türkçe çeviri koyma ihtiyacı duymuş? Ne güzel!
29 Ağustos 2015 Cumartesi
Alejandro Zambra'nın Bonzai'si : "acı yontulur ve şekillenir"
"Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia'nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia'ydı diyelim, oğlanın adıysa Julio, Julio'ydu, hatta hâlâ Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat:"
Böyle başlıyor Bonzai. Ve aslında böyle de bitiyor. Sonunda Emilia ölüyor. Julio ise ölmüyor. Bu kadar. 73 sayfa. Kısa (Emilia'nın hayatı kadar) ve derin (Julio'nun kayboluşu kadar).
Fantastik mutluluk ya da mutsuzluklardan uzak bir masal anlatıyor bize Zambra: "işte çocuklar, bir gün böyle bir şeyler oldu ve böyle de bir hayat yaşandı."
Daha önce ille de ROMAN olsun! sayesinde bir romanını okumuştum Zambra'nın (Eve Dönmenin Yolları) ve çok sevmiştim. Çok sevgili bir arkadaşım bugün Bonzai'yi bana ödünç verince hiç bekletmeden aldım elime ve bir kahve içimi süresince (büyük kupa, evet) kendimi bıraktım gittim. Bitirdiğimde aklıma romanın telaşsız ve basit bir ton ile aktardığı sıradanlık nedeniyle bunca etkileyici olduğu geldi. Ne büyük gaflet! Müthiş bir hadsizlik yaptığımı fark etmem en fazla 5 dakikamı aldı ve bilgisayar açılıp da şu sayfaya yazmaya başlayana kadar geçen sürede fark ettim ki esas büyüklük o "basit" (!) ton ve "sıradan" (!) anlatımda yatıyor.
Bir bonzai asla sadece küçük ağaç değil. Sabır ve yoğun uğraş yoksa o minyatür "ağaç" yetişmiyor. Uygun saksı önemli: eğer doğru kabı seçmezseniz bonzainiz olmaz. Ve eğer bonzainizi kabından çıkartırsanız, o artık bonzai olmaz. Zambra bunu bize Julio'ya okuttuğu bonzai yetiştirme klavuzlarından biri aracılığıyla anlatıyor: "ağaç için uygun saksının seçimi de kendi içinde neredeyse bir sanat biçimidir".
Telle çevirerek yönlendirilirmiş bir bonzai yetiştirilirken (yaratılırken?). Oldukça sıkı denetim altında tutularak titizlikle budanırmış. Emilia ve Julio'nun öyküsü de bize aynen bu şekilde aktarılıyor: tüm detaylar net ve ortada - okudukları kitapların sayfa sayılarına kadar (öyle ki, onlar başka bir şey okusalardı olmazdı sanırım) ve tüm gereksiz (saptırıcı?) ayrıntılar (tali karakterlerin öyküleri) budanmış.
Adının hakkını daha fazla veren bir kitap olamazdı.
Proust okuma yalanından tutun da gençlik isyanlarının işlenişindeki inceliğe kadar çok sevdim, yazarın romanının planladığından öteye geçmemesi (belirlenen keskin sınırlar içerisinde kalması) için yaptığı manevraları çok severek okudum. Ve ne yalan söyleyeyim yer yer içim sızladı. Çünkü Emilia daha en başta bilmişti başına geleceği:
"..ancak hayatını değiştirecek ve mahvedecek birine rastladığında hayatın bir anlamı olur."
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Gün gelir Jeremy konuşur: "Simsiyah"
Öncelikle bir itiraf:
Büyük bir heyecanla aldım Simsiyah'ı elime ve çok korkarak başladım okumaya. Ya beğenmezsem? Ya "saçma" bulursam? Ya kötü yazılmış olursa? Ne yazardım, ne derdim, nasıl eleştirirdim burada o durumda? Yumuşak davranıp adam kayırmalı mıydım yoksa huyum olduğu üzere türlü ahkamımı kesip verip veriştirebilir miydim? Kırıcı olmadan bunun ayarını nasıl tutturacaktım?
Kitabın adına aykırı bir hal ve tavırla, günün orta saatinde balkona kuruldum ve soğuk bir içecek alarak besmeleyle başladım okumaya. :) İlk olarak bu romanı yazanın benim arkadaşım olduğu gerçeğini sildim kafamdan. Kapakta yazan "Bülent Çallı" isminin bana hiçbir şey ifade etmemesi kitabı tarafsız bir şekilde okumama ve sonrasında da rahat rahat fikrimi yazmama faydalı olacaktı elbet. Ben mi düşünecektim canım zaten yazarı eleştirirken biraz yumuşak davranmayı? Yazdığına ve hatta yayımlatarak ortaya koyduğuna göre her türlü eleştiri ve yorumu göze almış olmalıydı zaten. Başlangıç karesi canlı ve heyecanlıydı ama ben kendi kendimle bolca kavga ediyordum daha okumaya dahi başlamadan:
Boşuna onca kavga edip kendimi strese sokmuşum, nereden bilirdim ki bunu kendimi Simsiyah'a kaptırmadan?
Çok beğendim. Rahatlıkla söyleyebilirim bunu artık. Bülent Çallı iyi bir yazar. Tertemiz bir dille yazmış, cümlelerini şişirmiyor ve böylece de yormadan okutuyor. Abartı yok, öykünün süsü, tadı ve tuzu kendinden ayarlı. Koşturmadan ama yine de seri bir şekilde anlatıyor olanları ve olacaklara dair kararında ipuçları vererek okuru kitabına dahil ediyor. Üstelik aralara serpiştirdiği ufak sürprizlerle kendi yaş grubundaki herkesi gençliğinde kalmış anlara götürüyor ve hatırlamanın tadını da öyküsüne katıyor.
**
Bülent Çallı tüm bunları yapıyor yapmasına da... İletişim'e ve İletişim nezdinde TÜM yayınevlerimize her zamanki serzenişimi buradan yapmazsam ben "ben" olmazdım:
Şu düzelti işini lütfen ciddiye alın. Baskı hatasını bir yere kadar sineye çekebiliyorum doğruyu isterseniz ama düzelti hataları - çok da ucuz olmayan fiyatlara sattığınız kitaplarda - ağır canımı yakıyor. Siz blog yazmıyor ya da fanzin çıkartmıyorsunuz ki biz gördüğümüz hataları sizin amatörlüğünüze verip geçip gidelim? Yazarların nasılsa birileri metni okuyup düzelteceği için konsantrasyonlarını bozmamak uğruna feda edebileceği bir takım basit ama önemli kuralları siz yakalayın ve gözümüzü tırmalanmaktan koruyun. Sizin göreviniz bizi "iyi edebiyat"la buluşturmak değilse nedir ki? Ve, kusura bakmayın ama bu hatalarla "iyi edebiyat"ı törpülüyor ve hatta yer yer eritiyorsunuz. Bu hem yazarın emeğine hem de okurun kesesine haksızlıktır.
**
Toparlayalım:
Yazarın karikatürizasyon yeteneği sayesinde ben "siyah paltolu adam"ın kendi de dahil olmak üzere tüm karakterleri pek sevdim. Okumak isteyecekler için hikayenin özüne dair bazı şeyleri ortaya sermekten çekindiğim için kibarca önermekle yetinmem sanırım en iyisi olacak. Yine de, bir şey demeyeceğimi söyledim biliyorum ama kendimi o kadar da tutmam mümkün değil, eğer Faust'u severek okuduysanız ve kara mizah sevdiğiniz bir türse muhakkak okuyun diyorum.
Bir mini eleştiri getirmeseydim kendime ters düşerdim diyerek de şu notu ekliyorum: Siyah Pelerinli Adam ile Siyah Paltolu Adam'ın kendi hikayelerini de okumak isterdim ben. Son sayfalardaki kısacık özgeçmiş bana yetmedi. Biraz daha detay, biraz daha yolculuk güzel olurdu sanki? Kim bilir, belki de planda tamamen Siyah Paltolu Adam'ın kendi maceralarına adanmış bir roman vardır ya da olacaktır. Keşke olsa. :)
Aklıma gelmişken:
Birçok insanın okuduğu romanın ilk cümlesine önem verdiğini ve romana nasıl giriş yapıldığının yorumunu yaptığını biliyorum ancak benim için daha önemli olan cümle romanın en son cümlesidir. Girmek o kadar zor değil diye düşünürüm, önünüzde o fikri (gerekirse) düzeltecek koskoca bir öykü vardır ancak eğer şık bir şekilde çıkamazsanız o son sayfadan, bir daha okurunuzu tavlamanız zor olabilir çünkü her ne okutmuş olursanız olun aklında o son cümle yer edecektir (düşünün ki kalecisiniz ve 90 dakika şahane bir performans gösterdiniz ancak 90+1'de öyle rezil bir gol yediniz ki, takımınızın turu geçmesine engel oldunuz, nasıl hatırlanırdınız dersiniz?).
Bu romanın son satırıyla kucağımıza attığı o son şaka için yazarımızı tebrik ediyorum, bayıldım! :)
Son (özel) söz:
Bülent (Çallı) benim (pek kıymetli ille de ROMAN olsun! kitap kulübümüz vasıtasıyla tanışıp birçok kitabı birlikte tartıştığım) sevdiğim bir arkadaşım. On parmağında on marifet bir insan. Gurur duyarak okudum bu ilk romanını ve biliyorum ki bundan sonra da merakla alacağım her yeni kitabını. Yürekten tebrikler ve daha nice nice böyle güzel romanlar olsun Bülent! :)
Büyük bir heyecanla aldım Simsiyah'ı elime ve çok korkarak başladım okumaya. Ya beğenmezsem? Ya "saçma" bulursam? Ya kötü yazılmış olursa? Ne yazardım, ne derdim, nasıl eleştirirdim burada o durumda? Yumuşak davranıp adam kayırmalı mıydım yoksa huyum olduğu üzere türlü ahkamımı kesip verip veriştirebilir miydim? Kırıcı olmadan bunun ayarını nasıl tutturacaktım?
Kitabın adına aykırı bir hal ve tavırla, günün orta saatinde balkona kuruldum ve soğuk bir içecek alarak besmeleyle başladım okumaya. :) İlk olarak bu romanı yazanın benim arkadaşım olduğu gerçeğini sildim kafamdan. Kapakta yazan "Bülent Çallı" isminin bana hiçbir şey ifade etmemesi kitabı tarafsız bir şekilde okumama ve sonrasında da rahat rahat fikrimi yazmama faydalı olacaktı elbet. Ben mi düşünecektim canım zaten yazarı eleştirirken biraz yumuşak davranmayı? Yazdığına ve hatta yayımlatarak ortaya koyduğuna göre her türlü eleştiri ve yorumu göze almış olmalıydı zaten. Başlangıç karesi canlı ve heyecanlıydı ama ben kendi kendimle bolca kavga ediyordum daha okumaya dahi başlamadan:
Boşuna onca kavga edip kendimi strese sokmuşum, nereden bilirdim ki bunu kendimi Simsiyah'a kaptırmadan?
Çok beğendim. Rahatlıkla söyleyebilirim bunu artık. Bülent Çallı iyi bir yazar. Tertemiz bir dille yazmış, cümlelerini şişirmiyor ve böylece de yormadan okutuyor. Abartı yok, öykünün süsü, tadı ve tuzu kendinden ayarlı. Koşturmadan ama yine de seri bir şekilde anlatıyor olanları ve olacaklara dair kararında ipuçları vererek okuru kitabına dahil ediyor. Üstelik aralara serpiştirdiği ufak sürprizlerle kendi yaş grubundaki herkesi gençliğinde kalmış anlara götürüyor ve hatırlamanın tadını da öyküsüne katıyor.
**
Bülent Çallı tüm bunları yapıyor yapmasına da... İletişim'e ve İletişim nezdinde TÜM yayınevlerimize her zamanki serzenişimi buradan yapmazsam ben "ben" olmazdım:
Şu düzelti işini lütfen ciddiye alın. Baskı hatasını bir yere kadar sineye çekebiliyorum doğruyu isterseniz ama düzelti hataları - çok da ucuz olmayan fiyatlara sattığınız kitaplarda - ağır canımı yakıyor. Siz blog yazmıyor ya da fanzin çıkartmıyorsunuz ki biz gördüğümüz hataları sizin amatörlüğünüze verip geçip gidelim? Yazarların nasılsa birileri metni okuyup düzelteceği için konsantrasyonlarını bozmamak uğruna feda edebileceği bir takım basit ama önemli kuralları siz yakalayın ve gözümüzü tırmalanmaktan koruyun. Sizin göreviniz bizi "iyi edebiyat"la buluşturmak değilse nedir ki? Ve, kusura bakmayın ama bu hatalarla "iyi edebiyat"ı törpülüyor ve hatta yer yer eritiyorsunuz. Bu hem yazarın emeğine hem de okurun kesesine haksızlıktır.
**
Toparlayalım:
Yazarın karikatürizasyon yeteneği sayesinde ben "siyah paltolu adam"ın kendi de dahil olmak üzere tüm karakterleri pek sevdim. Okumak isteyecekler için hikayenin özüne dair bazı şeyleri ortaya sermekten çekindiğim için kibarca önermekle yetinmem sanırım en iyisi olacak. Yine de, bir şey demeyeceğimi söyledim biliyorum ama kendimi o kadar da tutmam mümkün değil, eğer Faust'u severek okuduysanız ve kara mizah sevdiğiniz bir türse muhakkak okuyun diyorum.
Bir mini eleştiri getirmeseydim kendime ters düşerdim diyerek de şu notu ekliyorum: Siyah Pelerinli Adam ile Siyah Paltolu Adam'ın kendi hikayelerini de okumak isterdim ben. Son sayfalardaki kısacık özgeçmiş bana yetmedi. Biraz daha detay, biraz daha yolculuk güzel olurdu sanki? Kim bilir, belki de planda tamamen Siyah Paltolu Adam'ın kendi maceralarına adanmış bir roman vardır ya da olacaktır. Keşke olsa. :)
Aklıma gelmişken:
Birçok insanın okuduğu romanın ilk cümlesine önem verdiğini ve romana nasıl giriş yapıldığının yorumunu yaptığını biliyorum ancak benim için daha önemli olan cümle romanın en son cümlesidir. Girmek o kadar zor değil diye düşünürüm, önünüzde o fikri (gerekirse) düzeltecek koskoca bir öykü vardır ancak eğer şık bir şekilde çıkamazsanız o son sayfadan, bir daha okurunuzu tavlamanız zor olabilir çünkü her ne okutmuş olursanız olun aklında o son cümle yer edecektir (düşünün ki kalecisiniz ve 90 dakika şahane bir performans gösterdiniz ancak 90+1'de öyle rezil bir gol yediniz ki, takımınızın turu geçmesine engel oldunuz, nasıl hatırlanırdınız dersiniz?).
Bu romanın son satırıyla kucağımıza attığı o son şaka için yazarımızı tebrik ediyorum, bayıldım! :)
Son (özel) söz:
Bülent (Çallı) benim (pek kıymetli ille de ROMAN olsun! kitap kulübümüz vasıtasıyla tanışıp birçok kitabı birlikte tartıştığım) sevdiğim bir arkadaşım. On parmağında on marifet bir insan. Gurur duyarak okudum bu ilk romanını ve biliyorum ki bundan sonra da merakla alacağım her yeni kitabını. Yürekten tebrikler ve daha nice nice böyle güzel romanlar olsun Bülent! :)
20 Haziran 2015 Cumartesi
Belki Bir Gün Uçarız - Aylin Balboa
Öykü okumayı severim.
İnsanın kendi deliliğiyle kucaklaştığı, karanlığını cesaretle ortaya koyduğu, kendiyle konuştuğu metinleri severim.
Hal böyle olunca, bir de benden önce okuyan Özlem'cim çok beğenip de bana ödünç verince, 'Belki Bir Gün Uçarız'ı pas geçmem mümkün değildi.
Öncelikle;
Benden daha dürüst oldukları ve kendi hakkımda benim ifade edemediklerimi sayfalara dökerek insanlara anlatabildikleri için bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor Aylin Balboa gibi yazarlar. Açık sözlü, cesur ve samimiler. Biraz uçuk, kaçık, deli belki ama bir o kadar da gözüpek olduklarını düşünüyorum. Yaşadıkları onca badireyi tebessümle aktaran herkese saygım sonsuz. Onları seviyorum, iyi ki varlar ve iyi ki bizlere de anlatıyorlar.
Güzel ve samimi bir metin. Gençlik ve isyan akıyor her satırından. Çok kolay okunuyor, birçok etkileyici ve altı çizilesi cümleler barındırıyor.
Misal:
Ya da:
Ama;
Benden geçmiş galiba artık bu gibi öykülerde kaybolmak. Sanırım yaşım ve de yaşadıklarım biraz törpülemiş isyanımı ve "gençlik" deliliğim ehlileşmiş. Günlük yazmak / okumak ve hatta kendimle konuşmak ya da birinin kendini tedavi etmesine şahitlik etmek heveslerim dinmiş. İnsanların defolarıyla didişmelerinin, kabullenmeyi reddedişlerinin ve hayatla tenis oynamalarının beyhudeliği işlemiş olmalı ki içime, "evet evet beni anlatıyor işte bu benim!" heyecanı düşmüş yakamdan.
Ve bu yüzden de bundan belki 10 yıl kadar önce büyük bir heyecanla ve bir tek günde ara vermeksizin okuyup şuraya çok farklı tonda taşıyacağım bir kitap şimdi sadece "evet ben de hissetmiştim, vay be kaç yıl geçmiş" gibisinden bir his uyandırmış bende.
Yanlış anlaşılmasın: beğendim. Kitapla değil derdim, kendimde keşfettiklerimle kavga halindeyim şu anda. İsyanım dinmeseymiş iyiymiş...
Aylin Balboa, sen bana bakma, bu benim kişisel sorunum. Senin kitabın ÇOK güzel.
Sizi şununla bırakmak istiyorum şimdi:
İyi okumalar.
İnsanın kendi deliliğiyle kucaklaştığı, karanlığını cesaretle ortaya koyduğu, kendiyle konuştuğu metinleri severim.
Hal böyle olunca, bir de benden önce okuyan Özlem'cim çok beğenip de bana ödünç verince, 'Belki Bir Gün Uçarız'ı pas geçmem mümkün değildi.
Öncelikle;
Benden daha dürüst oldukları ve kendi hakkımda benim ifade edemediklerimi sayfalara dökerek insanlara anlatabildikleri için bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor Aylin Balboa gibi yazarlar. Açık sözlü, cesur ve samimiler. Biraz uçuk, kaçık, deli belki ama bir o kadar da gözüpek olduklarını düşünüyorum. Yaşadıkları onca badireyi tebessümle aktaran herkese saygım sonsuz. Onları seviyorum, iyi ki varlar ve iyi ki bizlere de anlatıyorlar.
Güzel ve samimi bir metin. Gençlik ve isyan akıyor her satırından. Çok kolay okunuyor, birçok etkileyici ve altı çizilesi cümleler barındırıyor.
Misal:
"Yemek yiyor musun, dedi. Sizi seven bir adamla sevmeyen bir adamın soruları arasında fark vardır."
Ya da:
"Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten artık ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan...
Ama yine de, bile bile koşuyorsan... İçinde atlar varsa..."
Ama;
Benden geçmiş galiba artık bu gibi öykülerde kaybolmak. Sanırım yaşım ve de yaşadıklarım biraz törpülemiş isyanımı ve "gençlik" deliliğim ehlileşmiş. Günlük yazmak / okumak ve hatta kendimle konuşmak ya da birinin kendini tedavi etmesine şahitlik etmek heveslerim dinmiş. İnsanların defolarıyla didişmelerinin, kabullenmeyi reddedişlerinin ve hayatla tenis oynamalarının beyhudeliği işlemiş olmalı ki içime, "evet evet beni anlatıyor işte bu benim!" heyecanı düşmüş yakamdan.
Ve bu yüzden de bundan belki 10 yıl kadar önce büyük bir heyecanla ve bir tek günde ara vermeksizin okuyup şuraya çok farklı tonda taşıyacağım bir kitap şimdi sadece "evet ben de hissetmiştim, vay be kaç yıl geçmiş" gibisinden bir his uyandırmış bende.
Yanlış anlaşılmasın: beğendim. Kitapla değil derdim, kendimde keşfettiklerimle kavga halindeyim şu anda. İsyanım dinmeseymiş iyiymiş...
Aylin Balboa, sen bana bakma, bu benim kişisel sorunum. Senin kitabın ÇOK güzel.
Sizi şununla bırakmak istiyorum şimdi:
İyi okumalar.
Geri Döndüm İşte Sonunda! :)
Uzun yıllar boyunca ayda en az iki kitap bitiren, yolda ve evde ve herhangi bir yerde (beklerken mesela) tüm boş dakikalarını kitap okumaya ayıran ben, 2015 yılının ilk 6 ayında tek bir kitap dahi bitiremedim. Bir nevi "okur tıkanması" denebilir sanırım buna. Kafa yorgunluğu ya da belki? Üç ayrı kitaba giriş denemesi yaptım, sayfalarca ilerledikten sonra okuduğum hiçbir kelimenin kaydedilmediğini fark edince peşini bırakıp kendimi zorlamadım. Ve haliyle, büyük hevesle açtığım bu bloga da Ocak'tan bu yana hiçbir giriş yap(a)madım.
Sanırım artık bitti. :) Galiba o tıkanıklık açıldı, blokaj kalktı, beynim gene okuduklarını anlar ve takip eder hale geldi. Ne mutluluk!
Bu arada, yeşil sahalara dönüş için ısınma turlarındayken, arkadaşlarımdan görüp heveslenerek GoodReads hesabı açtım. Henüz pek bir aktif olamadım ama sanırım bir iki haftaya kadar oraya daha önce okuduklarımı ekler, yorumlarımla ahkamımla fink atmalara başlarım :) Bu konuda hevesliyim, bu yaşıma geldim, kitap okumak / yazmak / konuşmak / almak kadar beni mutlu eden, heyecanlandıran bir başka şey olmadı. Eski havayı yakalayabilmek büyük isteğim. Göreceğiz bakalım!
Sıraya dizdiklerim şöyle:
Bunlar kitaplığın rafları dışında sabırla son bir yıl boyunca beni beklemiş olan kitaplarım. İnatla yeni kitap almıyorum okuyamamaya başladığımdan beri ve bu kitapları bitirmeden yeni kitap almamak konusunda çok kararlıyım (nasip, kısmet, mukadderat tabii!)
Salman Rushdie ve Şeytan Ayetleri'nin ortasına geldim bile bu arada bakınız... Belki ilk biten o olur! ;)
Bana iyi okumalar, sizlere de öyle..!
31 Ocak 2015 Cumartesi
Ölü Reşat - Aslı Tohumcu
Kitaplar güzeldir.
Hediyeler güzeldir.
Hediye kitaplar ise (bence) en güzeldir.
Ölü Reşat ile tanışmam da böyle oldu işte. Kendi halime bırakıldığım zaman almazdım, biliyorum. Canımıniçi sevgili Ö. de bunu düşünmüş, seveceğimi bildiği için gitmiş, almış, gelmiş. Çok çok iyi bir şey yapmış.
Sıklıkla fantastik öğelere yer veren, mizahın kara sınırında dolaşan, tesadüfler (?) ve de beceriksizlikler (!) ile bezenmiş eğlenceli bir öykü Adnan ile Reşat'ın öyküsü:
Tanrının katında bir karışıklık olur ve Mürşideanım'ın rahminden çıkması gereken Reşat'ın yerine sırasını kapan Adnan doğuverir. Reşat da peşinden dünyaya iner ve sırasının kapılmasının - doğamamasının - intikamı için Adnan'ın peşine düşer. Ve olaylar gelişir...
Özlediğim İ.O.Anar tınısını yakaladım Aslı Tohumcu'nun sayfalarında. Kendisi bunu özellikle mi yapmış, Anar'a dair fikir ve hissi nedir bilmiyorum (pek tanımıyorum Tohumcu'yu) ama bilerek ya da bilmeden Anar'a saygı duruşuna geçmiş kitabında.
Kendisi de Bursalı olan Tohumcu hikayesini Bursa merkezli yazmış. Bir röportajda Bursa ile ilgili söylediklerini okuduğumda bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu düşündüm ben de:
Kısa bir kitap. Eğlencesi bol. İnsanlık tarihi boyunca sıklıkla sanata konu olan iyi ve kötü savaşı burada da işlenirken yer yer düşünmeye de sevk ediyor. İroni dolu bir masal söz konusu. Daha ne olsun?
Kitabın yarı alakalı tekmillerinden birinden şuraya ufacık bir bölüm alarak tavsiye ederim:
Hediyeler güzeldir.
Hediye kitaplar ise (bence) en güzeldir.
Ölü Reşat ile tanışmam da böyle oldu işte. Kendi halime bırakıldığım zaman almazdım, biliyorum. Canımıniçi sevgili Ö. de bunu düşünmüş, seveceğimi bildiği için gitmiş, almış, gelmiş. Çok çok iyi bir şey yapmış.
Sıklıkla fantastik öğelere yer veren, mizahın kara sınırında dolaşan, tesadüfler (?) ve de beceriksizlikler (!) ile bezenmiş eğlenceli bir öykü Adnan ile Reşat'ın öyküsü:
Tanrının katında bir karışıklık olur ve Mürşideanım'ın rahminden çıkması gereken Reşat'ın yerine sırasını kapan Adnan doğuverir. Reşat da peşinden dünyaya iner ve sırasının kapılmasının - doğamamasının - intikamı için Adnan'ın peşine düşer. Ve olaylar gelişir...
Özlediğim İ.O.Anar tınısını yakaladım Aslı Tohumcu'nun sayfalarında. Kendisi bunu özellikle mi yapmış, Anar'a dair fikir ve hissi nedir bilmiyorum (pek tanımıyorum Tohumcu'yu) ama bilerek ya da bilmeden Anar'a saygı duruşuna geçmiş kitabında.
Kendisi de Bursalı olan Tohumcu hikayesini Bursa merkezli yazmış. Bir röportajda Bursa ile ilgili söylediklerini okuduğumda bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu düşündüm ben de:
"Bursa her zaman büyülü, masalsı bir yer oldu hayatımda. Dünyanın en güzel sokaklarında düşe kalka, dizlerimi yaralaya yaralaya ancak hiç incinmeden büyüdüm. Coğrafyası kadar insanlarıyla da etkileyici ve beni pamuklara saran bir yer oldu, hâlâ da öyledir."Buradan yola çıkarak Bursa'ya bir selam göndermiş ve bir şekilde bir "kent romanı" yazmış Tohumcu. Bunun yanı sıra, 1940lı yıllardan başlayarak günümüze kadar gelirken yer yer siyasi ya da toplumsal olaylara da değinerek bugün içinde bulunduğumuz ahvalin bir kısım nedenini hatırlatıvermiş bizlere. Pek güzel ve yerinde olmuş.
Kitabın yarı alakalı tekmillerinden birinden şuraya ufacık bir bölüm alarak tavsiye ederim:
"Melekten bol şey mi var Allah katında, bir öteki de, kadınların ne kadar ileri gidebileceklerini görmek niyetiyle, platform topuklu ayakkabıların, 70'lerin gündelik hayatının vazgeçilmez aksesuvarlarından biri olmasını ilham edecek kişiye ilham verecekmiş.Bir başkası, Rabbimizin cin fikirlere zaten açık bir kuluna, hayatlarının boktanlığının hayal meyal bilincinde olsalar da bunu asla kabullenmeyecek yüzlerce insanın kendini bir şey sanmasına yardımı dokunacak, "Hangi ikinci yeni şairsiniz?", "Hangi 20.yüzyıl romancısısınız?" başlıklı testleri sıraladığı bir internet sitesi açtırarak köşeyi döndürtecekmiş."İyi okumalar! :)
30 Ocak 2015 Cuma
Koşmasaydım Yazamazdım - Haruki Murakami
Kitap kulübümüz, gözümüzün nuru "ille de ROMAN olsun!"un son toplantısından çıkıp da eve geldiğimde kendimi güvenli gördüğüm - seveceğimden emin olduğum - bir kitaba vurmaktan başka yapacak pek bir şey bulamadım ve her zamanki gibi dar zamanlarımın kurtarıcısı Haruki Murakami'nin kollarına atıldım (dar zaman kurtarıcısı derken, şimdiye kadar Murakami'den okuduğum roman sayısı hepi topu 3'tür, yanlış anlama olmasın. yine de, çok severim onun stilini, o başka).
Aralık 2013'te, ilk baskısı raflara çıktığında aldığım ancak gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse de iRo!'nun okuma programı nedeniyle okumaya fırsat bulamadığım 'Koşmasaydım Yazamazdım' ile buluşmam böylece araya giren 1 yıldan sonra gerçekleşebildi.
Ne de iyi oldu!
Her şeyden önce, "iyi ki de ROMAN değildin!" güzel kitap! :) Kitap kulübünden önce roman okumak konusunda pek az deneyimi olan ben 6 yıl boyunca sadece roman okuyunca farklı türleri gerçekten özlemişim, bunu fark ettim (hayır, roman kötüdür demiyorum, nasıl diyebilirim böyle bir şey?) ve Murakami'nin özel hayatına ucundan köşesinden dahil olmanın tadını çıkarttım.
Maalesef işlerimin en yoğun olduğu 2 haftalık süreye denk gelince hepi topu 169 sayfa olan bu kısa kitabı ancak bitirebildim ve aralarda bana göre uzun sayılacak esler vermek zorunda kaldım okumama. Buna rağmen, Murakami'nin kafasının içinde ve karakterinin sınırlarında dolanmaktan çok hoşlandım.
Kendini irdelerken samimi davranmaktan kaçınmamış yazar. Yazma eylemini sağlıklı (başarılı) bir şekilde yerine getirebilmek için sağlıklı (güçlü) bir bünyeye sahip olması gerektiğine karar vermesiyle birlikte uzun mesafe koşucusu olmuş. Tam maratonlar koştuğunu, bunun için hemen her gün antrenman yaptığını, triatlon deneyimlerine sahip olduğunu bilmiyordum ben bu kitabı okumadan önce. Zaten kitabın adına ya da konusuna değil de yazarına tav olarak aldığım için, bir Murakami günlüğü okumayı umarak başladım ve bunu bulabildiğim için de mutlu bir şekilde kapağını kapatıp bu yazıya başladım.
Zeki bularak sevdiğim metinlerin sahibinin hırslı ve kendiyle kavgalı bir insan olması beni hiç şaşırtmadı. Kişiliğini sevmeyen ve bundan şikayet etmese de bunu zaman zaman mazeret yapmaktan çekinmeyen bir insan olduğunu sanıyorum Murakami'nin. Sanırım kendimi de biraz bulduğum için (hırs yok bende bakın, o başka!) bazı açılardan kitabın bana ayna tuttuğunu düşündüm. Kendisini şaşırtan, endişelendiren, korkutan ya da zorlayan şeyleri açık bir şekilde (ve tabii birçoğumuzdan çok daha edebi bir dille) anlatması sayesindedir ki, Murakami okuru olmayanlara dahi tavsiye edebilirim bu kitabı.
Ancak...
Çeviri ve düzelti için aynı şeyi diyebilir miyim çok emin değilim. Kitap Japonca aslından çevrilmiş, Japonca bilmediğim için o konuda bir yorum yapmam mümkün değil (ve belki de çevirmen İngilizce bilmediği için beni rahatsız eden bir kısım noktayı gözden kaçırdı) ancak düzelti bunun için var ve yayıncıların büyük kısmı hala bu konuda ciddiyet sahibi değil maalesef.
Murakami'nin sanatın (ve dolayısıyla da, sanatçıların) sağlıksız olduğu kanısına değindiği kısım 3 ya da 4 paragraftan oluşuyordu yanlış hatırlamıyorsam ve yazar bu kısma girişte bu kanıya katılmadığını belirtirken bir sonraki paragraf itibariyle bunun aslında karşı çıkılmayacak bir kanı olduğunu ve aslında sanatçıların pek de sağlıklı bir iş yapmadıklarını, bu nedenle de bünyelerini güçlü tutacak şeylerle uğraşmalarının iyi olduğunu düşündüğünü yazıveriyor. Bu çelişki bilmem yazar kaynaklı bir çelişki mi yoksa çeviride bir şeyler ters mi gitti? Olabiliyor, daha önce başıma gelmişliği var.
Bir bariz örnek de aşağıdaki fotoğrafta sizlerle:
Neyse ki "willow" (söğüt) ve "pillow" (yastık) arasındaki fark o kadar da büyük değil...?
Son olarak bir de kitabın adının Türkçe çevirisi olan "Koşmasaydım Yazamazdım". Emin olamamakla birlikte, bana pek de Japonca adının tam çevirisi değilmiş gibi geldi. Bunu da sadece uzun uzun yazılmış olan kitabın orijinal adından ötürü değil (Japonca farklı bir dil nihayetinde, belki de uzun uzun dediği şey bizim dilimize böyle tercüme ediliveriyordur) aynı zamanda yazarın son sayfaya düştüğü notta kitabın adını seçerken ilham aldığını söylediği "What We Talk About When We Talk About Love" (Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz) referansından ötürü düşündüm.
Kim bilir? Belki de yanılıyorumdur. Yine de, ricadan zarar gelmez, yayıncılardan ve çevirmenlerden okurlarına saygı duymalarını ve işlerini ciddiye almalarını rica ediyorum bir kez daha.
Pek severek okuduğum şu kısımla yine de ve her şeye rağmen okumanızı tavsiye ediyorum Murakami'nin mini ve hatta tek eksenli hatıratını:
Altını çizmek isteyeceğiniz cümleler bulacağınızı düşünüyorum yer yer. İyi okumalar!
Aralık 2013'te, ilk baskısı raflara çıktığında aldığım ancak gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse de iRo!'nun okuma programı nedeniyle okumaya fırsat bulamadığım 'Koşmasaydım Yazamazdım' ile buluşmam böylece araya giren 1 yıldan sonra gerçekleşebildi.
Ne de iyi oldu!
Her şeyden önce, "iyi ki de ROMAN değildin!" güzel kitap! :) Kitap kulübünden önce roman okumak konusunda pek az deneyimi olan ben 6 yıl boyunca sadece roman okuyunca farklı türleri gerçekten özlemişim, bunu fark ettim (hayır, roman kötüdür demiyorum, nasıl diyebilirim böyle bir şey?) ve Murakami'nin özel hayatına ucundan köşesinden dahil olmanın tadını çıkarttım.
Maalesef işlerimin en yoğun olduğu 2 haftalık süreye denk gelince hepi topu 169 sayfa olan bu kısa kitabı ancak bitirebildim ve aralarda bana göre uzun sayılacak esler vermek zorunda kaldım okumama. Buna rağmen, Murakami'nin kafasının içinde ve karakterinin sınırlarında dolanmaktan çok hoşlandım.
Kendini irdelerken samimi davranmaktan kaçınmamış yazar. Yazma eylemini sağlıklı (başarılı) bir şekilde yerine getirebilmek için sağlıklı (güçlü) bir bünyeye sahip olması gerektiğine karar vermesiyle birlikte uzun mesafe koşucusu olmuş. Tam maratonlar koştuğunu, bunun için hemen her gün antrenman yaptığını, triatlon deneyimlerine sahip olduğunu bilmiyordum ben bu kitabı okumadan önce. Zaten kitabın adına ya da konusuna değil de yazarına tav olarak aldığım için, bir Murakami günlüğü okumayı umarak başladım ve bunu bulabildiğim için de mutlu bir şekilde kapağını kapatıp bu yazıya başladım.
Zeki bularak sevdiğim metinlerin sahibinin hırslı ve kendiyle kavgalı bir insan olması beni hiç şaşırtmadı. Kişiliğini sevmeyen ve bundan şikayet etmese de bunu zaman zaman mazeret yapmaktan çekinmeyen bir insan olduğunu sanıyorum Murakami'nin. Sanırım kendimi de biraz bulduğum için (hırs yok bende bakın, o başka!) bazı açılardan kitabın bana ayna tuttuğunu düşündüm. Kendisini şaşırtan, endişelendiren, korkutan ya da zorlayan şeyleri açık bir şekilde (ve tabii birçoğumuzdan çok daha edebi bir dille) anlatması sayesindedir ki, Murakami okuru olmayanlara dahi tavsiye edebilirim bu kitabı.
Ancak...
Çeviri ve düzelti için aynı şeyi diyebilir miyim çok emin değilim. Kitap Japonca aslından çevrilmiş, Japonca bilmediğim için o konuda bir yorum yapmam mümkün değil (ve belki de çevirmen İngilizce bilmediği için beni rahatsız eden bir kısım noktayı gözden kaçırdı) ancak düzelti bunun için var ve yayıncıların büyük kısmı hala bu konuda ciddiyet sahibi değil maalesef.
Murakami'nin sanatın (ve dolayısıyla da, sanatçıların) sağlıksız olduğu kanısına değindiği kısım 3 ya da 4 paragraftan oluşuyordu yanlış hatırlamıyorsam ve yazar bu kısma girişte bu kanıya katılmadığını belirtirken bir sonraki paragraf itibariyle bunun aslında karşı çıkılmayacak bir kanı olduğunu ve aslında sanatçıların pek de sağlıklı bir iş yapmadıklarını, bu nedenle de bünyelerini güçlü tutacak şeylerle uğraşmalarının iyi olduğunu düşündüğünü yazıveriyor. Bu çelişki bilmem yazar kaynaklı bir çelişki mi yoksa çeviride bir şeyler ters mi gitti? Olabiliyor, daha önce başıma gelmişliği var.
Bir bariz örnek de aşağıdaki fotoğrafta sizlerle:
Neyse ki "willow" (söğüt) ve "pillow" (yastık) arasındaki fark o kadar da büyük değil...?
Son olarak bir de kitabın adının Türkçe çevirisi olan "Koşmasaydım Yazamazdım". Emin olamamakla birlikte, bana pek de Japonca adının tam çevirisi değilmiş gibi geldi. Bunu da sadece uzun uzun yazılmış olan kitabın orijinal adından ötürü değil (Japonca farklı bir dil nihayetinde, belki de uzun uzun dediği şey bizim dilimize böyle tercüme ediliveriyordur) aynı zamanda yazarın son sayfaya düştüğü notta kitabın adını seçerken ilham aldığını söylediği "What We Talk About When We Talk About Love" (Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz) referansından ötürü düşündüm.
Kim bilir? Belki de yanılıyorumdur. Yine de, ricadan zarar gelmez, yayıncılardan ve çevirmenlerden okurlarına saygı duymalarını ve işlerini ciddiye almalarını rica ediyorum bir kez daha.
Pek severek okuduğum şu kısımla yine de ve her şeye rağmen okumanızı tavsiye ediyorum Murakami'nin mini ve hatta tek eksenli hatıratını:
Altını çizmek isteyeceğiniz cümleler bulacağınızı düşünüyorum yer yer. İyi okumalar!
24 Ağustos 2014 Pazar
Şili'den Türkiye'ye, "Eve Dönmenin Yolları"
Kitap önerme sırası Erdem'e geldiğinde bilirim ki mutlaka bir yerden yakalayacak ve bir şekilde bir duvara çarpacak bir metin ya da hikaye çıkacak karşıma. Bugüne kadar okuttuğu hiçbir kitapta beni yanıltmadı ve tabii ki "Eve Dönmenin Yolları" da bu kuralın istisnası olmadı. Erdem'in seçimi bu sefer ağlatmadı belki ama yine de hem rahatlıkla içine girip orada kalabildiğim hem de kişisel deneyimlerimi de kullanarak rahatlıkla empati kurabildiğim (ve dolayısıyla da çok etkilendiğim) bir roman okumuş oldum sayesinde.
Latin Amerikan edebiyatına ve özellikle de Şili - Pinochet - cunta - darbe öykülerine meraklı olmama rağmen daha önce okumadığım bir yazardı Alejandro Zambra. Öncelikle, bu eksikliğimi gidermemi sağladığı için Erdem'e teşekkürler! :)
Bizlerin kafasına kazınan 12 Eylül hikayeleri gibi Şili'nin de elbette Pinochet travması var derinden ve yıllar içerisinde iyice kazınarak zihinlere yerleşen. Bazılarımızın kendi ana babalarımız ya da diğer büyüklerimiz kanalıyla kendi ülkemizdeki 80lerle hesaplaşmamız ve bazı şeylerin belki de yeni yeni farkına varmamız gibi Şili'deki akranlarımızın da bazı farkına varışları ve hesaplaşma güdüleri var. Ve gene bir kısmımızın geriye dönüp zaman zaman ne kadar steril yaşatıldığını ve şanslı (?) olduğunu fark ederek yaşananlardan utançla karışık bir sorumluluk hissetmesinin oralarda da bir karşılığı var (yanlış kelime seçimiyse kusuruma bakmayın).
Bu romanda bunlar var. Bunun yanı sıra bir de hem hayali hem de gerçek bir aşk var. Ayrıca bir tanıdık sima daha sayfalardan bize el sallıyor: "büyük deprem" deneyimi.
Yabancısı olduğumuz bir coğrafya ve kültür belki ama hiç de yabancısı olmadığımız doğal, toplumsal, kişisel yaralar. Okumayı hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor eğer kendi deneyimlerinizi işin içine sokup da hatırlamalara ve sorgulamalara kalkarsanız.
Hangi derinlikte okuyacağınız size kalacak olsa da, okumaya değer bir güzellik getirmiş Notos Kitap bize. Çevirisi başarılı, düzelti sıkıntısız, kapak güzel, roman güzel, daha ne olsun!
Bitirirken, sizi de beraberimde 66.sayfanın tam ortasına atıyorum, buyurun:
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Latin Amerikan edebiyatına ve özellikle de Şili - Pinochet - cunta - darbe öykülerine meraklı olmama rağmen daha önce okumadığım bir yazardı Alejandro Zambra. Öncelikle, bu eksikliğimi gidermemi sağladığı için Erdem'e teşekkürler! :)
Bizlerin kafasına kazınan 12 Eylül hikayeleri gibi Şili'nin de elbette Pinochet travması var derinden ve yıllar içerisinde iyice kazınarak zihinlere yerleşen. Bazılarımızın kendi ana babalarımız ya da diğer büyüklerimiz kanalıyla kendi ülkemizdeki 80lerle hesaplaşmamız ve bazı şeylerin belki de yeni yeni farkına varmamız gibi Şili'deki akranlarımızın da bazı farkına varışları ve hesaplaşma güdüleri var. Ve gene bir kısmımızın geriye dönüp zaman zaman ne kadar steril yaşatıldığını ve şanslı (?) olduğunu fark ederek yaşananlardan utançla karışık bir sorumluluk hissetmesinin oralarda da bir karşılığı var (yanlış kelime seçimiyse kusuruma bakmayın).
Bu romanda bunlar var. Bunun yanı sıra bir de hem hayali hem de gerçek bir aşk var. Ayrıca bir tanıdık sima daha sayfalardan bize el sallıyor: "büyük deprem" deneyimi.
Yabancısı olduğumuz bir coğrafya ve kültür belki ama hiç de yabancısı olmadığımız doğal, toplumsal, kişisel yaralar. Okumayı hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor eğer kendi deneyimlerinizi işin içine sokup da hatırlamalara ve sorgulamalara kalkarsanız.
Hangi derinlikte okuyacağınız size kalacak olsa da, okumaya değer bir güzellik getirmiş Notos Kitap bize. Çevirisi başarılı, düzelti sıkıntısız, kapak güzel, roman güzel, daha ne olsun!
Bitirirken, sizi de beraberimde 66.sayfanın tam ortasına atıyorum, buyurun:
"Ebeveynler çocuklarını terk eder. Çocuklar ebeveynlerini terk eder. Ebeveynler korur ya da yüzüstü bırakır ama hep yüzüstü bırakır. Çocuklar kalır ya da gider ama hep gider. Hepsi haksızlık, en çok da cümlelerin tınısı, çünkü dil hoşumuza gidiyor ve aklımızı çeliyor, çünkü aslında şarkı söylemeyi ya da en azından bir melodiyi ıslıkla çalmayı, sahnenin bir kenarında bir melodiyi ıslıkla çalarak yürümeyi isterdik. Sahneye çıkacakları anı sabırla bekleyen oyuncular olmak istiyoruz. Ama izleyiciler bir süre önce gitmiş."
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Yalnız Kadınlar Arasında: "insan istediğini hep elde eder - iş işten geçtikten sonra"
Büyük şehir Roma'da kendini ispat ettikten sonra doğduğu taşra kenti Torino'ya dönen bir kadın ve geçmişten bugüne yaşadıklarıyla bir nevi hesaplaşması ekseninde okudum ben bu romanı ve olabildiğince hakkını vermeye çalıştım bu ilk Cesare Pavese deneyimimin.
Çok kolay olmadı.
Kült bir yazar olduğunu bildiğim ama intihar sınırında dolaşan bir depresyonla yazdığını sandığım Pavese bir süredir özenle uzak durduğum yazarlardandı. Ve bir kez daha bir tabu "ille de ROMAN olsun!" dediğimiz için yıkıldı. Kendim de melankoliye teşne olduğum ve depresyon sınırlarında sıklıkla dolanabildiğim için kendi seçimim olan kitap ve filmler konusunda özenli davranmaya ve psikolojimi bozacağını düşündüğüm eserlerden uzak durmaya çalışıyorum. Bu sebepten, bu romana da korkarak başladığımı saklayacak değilim. Kendi de hayata intihar yoluyla veda etmiş olan Pavese ile ilgili çok basmakalıp bir iki bilgiden öteye geçmeyen sınırlı birikimimle daldım okumaya. Korktuğum başıma gelmedi ve de depresyona falan girmedim. Çok güzel bir çeviri ve başarılı bir baskı okudum, bazı cümlelerin altını çizdim, bazı noktalarda durup düşündüm ve anlamaya çalıştım. Metin beni çok yormadı. Ama yine de, başlarken de dediğim gibi: "çok kolay olmadı".
Olmadı, çünkü belli ki yazarımız romanını bizler (okurlar) için yazmamış aslında. Kendi kendisiyle konuşmuş, kendisi için ve kendi bildiklerinin gene bir kısmını kendine saklayarak yazmış. Herkesin başına gelebileceğini bildiğimiz bir öyküyü İtalya'da bir kadının öyküsü olarak bize sunmuş fakat ne kadının ne de yan karakterlerinin içine girmemize izin var. İki boyutlu bir öyküye tamamen çemberin dışından şahitlik edebiliyoruz ancak. Ve bu sebeple de yer yer elimizden kayan ve "bunu niye okuduk biz şimdi" diye düşündüren bir metin söz konusu olmuş.
Okurken beni en çok zorlayan yazarın derinliğini bizimle paylaşmaması oldu. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak altını doldurmaya çalıştığım öykü haliyle yazarın bana anlatmak istediğinden farklı olarak benim kendime anlatmaya çalıştığım bir öykü haline geldi ki ben yazarın bunu da çok umursamadığını - "beni" umursamadığını - hissettim okurken. Bu benim bir yandan hoşuma gitti, bir yandan da kendimle yüzleşmek istesem böyle mi yapardım diye düşündürerek beni kızdırdı. Ayrıca, kendi intiharının bilinçaltında yapılmış bir provasına şahit olmak da bana sanırım biraz ağır geldi.
Kime ve neden önereceğimi pek bilemiyorum. Yine de, benim için bir ilk olması açısından, okuduğuma asla pişman değilim.
Beğendiğim bir pasajı buraya almak istiyorum bitirirken:
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Çok kolay olmadı.
Kült bir yazar olduğunu bildiğim ama intihar sınırında dolaşan bir depresyonla yazdığını sandığım Pavese bir süredir özenle uzak durduğum yazarlardandı. Ve bir kez daha bir tabu "ille de ROMAN olsun!" dediğimiz için yıkıldı. Kendim de melankoliye teşne olduğum ve depresyon sınırlarında sıklıkla dolanabildiğim için kendi seçimim olan kitap ve filmler konusunda özenli davranmaya ve psikolojimi bozacağını düşündüğüm eserlerden uzak durmaya çalışıyorum. Bu sebepten, bu romana da korkarak başladığımı saklayacak değilim. Kendi de hayata intihar yoluyla veda etmiş olan Pavese ile ilgili çok basmakalıp bir iki bilgiden öteye geçmeyen sınırlı birikimimle daldım okumaya. Korktuğum başıma gelmedi ve de depresyona falan girmedim. Çok güzel bir çeviri ve başarılı bir baskı okudum, bazı cümlelerin altını çizdim, bazı noktalarda durup düşündüm ve anlamaya çalıştım. Metin beni çok yormadı. Ama yine de, başlarken de dediğim gibi: "çok kolay olmadı".
Olmadı, çünkü belli ki yazarımız romanını bizler (okurlar) için yazmamış aslında. Kendi kendisiyle konuşmuş, kendisi için ve kendi bildiklerinin gene bir kısmını kendine saklayarak yazmış. Herkesin başına gelebileceğini bildiğimiz bir öyküyü İtalya'da bir kadının öyküsü olarak bize sunmuş fakat ne kadının ne de yan karakterlerinin içine girmemize izin var. İki boyutlu bir öyküye tamamen çemberin dışından şahitlik edebiliyoruz ancak. Ve bu sebeple de yer yer elimizden kayan ve "bunu niye okuduk biz şimdi" diye düşündüren bir metin söz konusu olmuş.
Okurken beni en çok zorlayan yazarın derinliğini bizimle paylaşmaması oldu. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak altını doldurmaya çalıştığım öykü haliyle yazarın bana anlatmak istediğinden farklı olarak benim kendime anlatmaya çalıştığım bir öykü haline geldi ki ben yazarın bunu da çok umursamadığını - "beni" umursamadığını - hissettim okurken. Bu benim bir yandan hoşuma gitti, bir yandan da kendimle yüzleşmek istesem böyle mi yapardım diye düşündürerek beni kızdırdı. Ayrıca, kendi intiharının bilinçaltında yapılmış bir provasına şahit olmak da bana sanırım biraz ağır geldi.
Kime ve neden önereceğimi pek bilemiyorum. Yine de, benim için bir ilk olması açısından, okuduğuma asla pişman değilim.
Beğendiğim bir pasajı buraya almak istiyorum bitirirken:
"O yıllar boyunca kaç kez - daha sonraki yıllarda da bu konuyu düşündükçe - yaşamımın amacının başarıya ulaşmak, önemli biri olmak ve günün birinde çocukluğumun geçtiği bu daracık sokaklara dönüp bu tanıdık yüzlerin, bu sıradan insanların sıcaklığına, şaşkınlığına, övgülerine tanık olmak olduğunu söylemiştim kendime. Ve başarılı olmuştum, dönmüştüm; ve o yüzlerin, tanıdık insanların tümü yok olmuştu. Carlotta gitmişti, Lungo, Guilio, Pia, yaşlı kadınlar da. Guido da gitmişti. Gisella gibi kalanlar için ne bizim, ne de o yılların önemi vardı. Maurizio insanın istediğini hep elde ettiğini ama artık işin işten geçmiş olduğunu söyler."
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
3′ü 1 arada : Kolektif Kitap’tan leziz okumalar!
Bir süredir en şikayetçi olduğum konu gönlümce kitap okuyamamaktı, hem işler yoğun olduğu hem yapacak çok fazla iş peşinde koştuğum hem de kitap kulübü olarak okumak üzere seçtiğimiz romanlarımız çok vaktimi aldığı için kişisel keyfim için ayırdığım kitaplarım her zamankinden de çok yığıldı. Ve şimdi, hazır Ağustos - Eylül kitabımızı bitirmişken teker teker biriktirdiklerimden okumaya başladım. Çok mutluyum, tarifsiz derecede ÇOK hem de. :)
Bilen bilir, Kolektif Kitap'a karşı çok özel bir muhabbetim var. Kendileriyle organik ya da inorganik hiçbir bağım olmamasına (ve kitap fuarından kitap fuarına karşılaşmamıza) rağmen çıkarttıkları işleri o kadar çok beğeniyorum ki mümkün olduğunca kaçırmamaya çalışıyorum. Okuduklarımı da yapabildiğim ölçüde burada da paylaşmaya çalışıyorum ki iyi kitap okumak isteyenler mahrum kalmasın. Bazen gecikiyorum işte böyle ama artık bu kadar kusur kadı kızında da olur!
Bu uzun girişin sebebi, uzun zamandır okumak için merakla beklediğim üç kitabı dün arka arkaya bitirmiş olmamın heyecanıdır, kısaca aşağıda bulabilirsiniz (kısaca, çünkü alıp okuduğunuz zaman alacağınız tadı asla bozmak istemiyorum!)
***
GÜNLÜK RİTÜELLER (Büyük Eserlerin Yaratıcıları Nasıl Çalışır?)
Gönlünde yaratıcı olma hevesi yaşatan fakat bordrolu ve mesai saatlerine bağımlı birçok insanın bunu okumak isteyebileceğini düşünüyorum, bakın bakalım Beckett ya da Tolstoy ya da Munro ya da Dickens ya da Hugo ya da aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm hayranlık duyulan yaratıcı (yazar, şair, müzisyen, bilim insanı) nasıl çalışmış ve nasıl yaratmış! Birçok ismin mektuplarından, günlüklerinden ve röportajlarından faydalanılarak derlenmiş ilgi çekici bir "entelektüel magazin" söz konusu, hem çok rahat okunuyor hem de sizi 1 - 2 sayfalık metinlerle hayranlık duyduğunuz o büyük isimlerin günlük rutinlerine ortak ediyor. Meraklısının çok ilgisini çekeceğine eminim, ben çok severek okudum.
***
BAY JULES İLE BİR GÜN
Çok güzel... Yani gerçekten ve sadece ÇOK GÜZEL... Dün sabah 4'te uyanıp da önce elimdeki kitabı bitirdiğimde - bir öykü tutkunu olduğum için - heyecanla kahve yaparak elime aldım bu kitabı ve de (78 sayfalık bir uzun öykü olması sayesinde) bir oturuşta, bayılarak okudum. Hakkında çok uzun yazmak istemem ama okuyun isterim kesinlikle, özellikle öykü severler kaçırmasın. Sabah uyanan Alice'in her zamanki rutinine başlarken önce kocasının o uyanmadan hemen önce ölmüş olduğunu fark etmesi ve gün boyu sanki her şey normalmiş gibi davranmaya devam ederek 50 küsür yıllık evliliğinin hesaplaşmasını yapması başka nasıl anlatılabilirdi, çok emin değilim. Kendimi tekrarlayacağım biliyorum ama: çok güzel..!
***
YENİ BİR BAKIŞLA DELEUZE
Aslına bakarsanız en az hakkında yazmak istediğim kitap şu an için bu. Çünkü hem Kolektif'in yeni serisi "Yani bir bakışla..." hakkında hem de Deleuze hakkında iki ayrı yazı planlıyorum önümüzdeki ay için ve burada yazarsam orada tekrarlamak istemiyorum. Bu nedenle ufak bir not düşerek önereceğim sadece kitabı: felsefeyle, sanatla, sanat felsefesi ile ilgiliyseniz ama okumalara nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız bu seriden çok faydalanabilirsiniz. Ya da, derinlemesine okumalar yapıyorsanız ve bunun günümüzdeki pratik yansımalarını güzelce derlenmiş ve herkesin anlayabileceği dilde aktarılmış bir hali de kütüphanenizde bulunsun istiyorsanız, asla kaçırmamalısınız. Deleuze yüzyılımızın önemli ve "moda" düşünürlerinden ve benim gibi son bir yıl içerisinde kendisine özel merak duymaya başlamış birisi için bu kitap biçilmiş bir kaftan oldu diyebilirim. Seveceğinize neredeyse eminim, kaçırmayın! Ufak bir kuple şurada:
***
Hangisini daha çok sevdiğimi yazmam mümkün değil, her damak tadına ve meraka göre bir şey var sanırım gerek bu post'ta gerekse de Kolektif Kitap'ta. Bir gözden geçirin, okuyun
Bilen bilir, Kolektif Kitap'a karşı çok özel bir muhabbetim var. Kendileriyle organik ya da inorganik hiçbir bağım olmamasına (ve kitap fuarından kitap fuarına karşılaşmamıza) rağmen çıkarttıkları işleri o kadar çok beğeniyorum ki mümkün olduğunca kaçırmamaya çalışıyorum. Okuduklarımı da yapabildiğim ölçüde burada da paylaşmaya çalışıyorum ki iyi kitap okumak isteyenler mahrum kalmasın. Bazen gecikiyorum işte böyle ama artık bu kadar kusur kadı kızında da olur!
Bu uzun girişin sebebi, uzun zamandır okumak için merakla beklediğim üç kitabı dün arka arkaya bitirmiş olmamın heyecanıdır, kısaca aşağıda bulabilirsiniz (kısaca, çünkü alıp okuduğunuz zaman alacağınız tadı asla bozmak istemiyorum!)
***
GÜNLÜK RİTÜELLER (Büyük Eserlerin Yaratıcıları Nasıl Çalışır?)
Gönlünde yaratıcı olma hevesi yaşatan fakat bordrolu ve mesai saatlerine bağımlı birçok insanın bunu okumak isteyebileceğini düşünüyorum, bakın bakalım Beckett ya da Tolstoy ya da Munro ya da Dickens ya da Hugo ya da aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm hayranlık duyulan yaratıcı (yazar, şair, müzisyen, bilim insanı) nasıl çalışmış ve nasıl yaratmış! Birçok ismin mektuplarından, günlüklerinden ve röportajlarından faydalanılarak derlenmiş ilgi çekici bir "entelektüel magazin" söz konusu, hem çok rahat okunuyor hem de sizi 1 - 2 sayfalık metinlerle hayranlık duyduğunuz o büyük isimlerin günlük rutinlerine ortak ediyor. Meraklısının çok ilgisini çekeceğine eminim, ben çok severek okudum.
***
BAY JULES İLE BİR GÜN
Çok güzel... Yani gerçekten ve sadece ÇOK GÜZEL... Dün sabah 4'te uyanıp da önce elimdeki kitabı bitirdiğimde - bir öykü tutkunu olduğum için - heyecanla kahve yaparak elime aldım bu kitabı ve de (78 sayfalık bir uzun öykü olması sayesinde) bir oturuşta, bayılarak okudum. Hakkında çok uzun yazmak istemem ama okuyun isterim kesinlikle, özellikle öykü severler kaçırmasın. Sabah uyanan Alice'in her zamanki rutinine başlarken önce kocasının o uyanmadan hemen önce ölmüş olduğunu fark etmesi ve gün boyu sanki her şey normalmiş gibi davranmaya devam ederek 50 küsür yıllık evliliğinin hesaplaşmasını yapması başka nasıl anlatılabilirdi, çok emin değilim. Kendimi tekrarlayacağım biliyorum ama: çok güzel..!
***
YENİ BİR BAKIŞLA DELEUZE
Aslına bakarsanız en az hakkında yazmak istediğim kitap şu an için bu. Çünkü hem Kolektif'in yeni serisi "Yani bir bakışla..." hakkında hem de Deleuze hakkında iki ayrı yazı planlıyorum önümüzdeki ay için ve burada yazarsam orada tekrarlamak istemiyorum. Bu nedenle ufak bir not düşerek önereceğim sadece kitabı: felsefeyle, sanatla, sanat felsefesi ile ilgiliyseniz ama okumalara nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız bu seriden çok faydalanabilirsiniz. Ya da, derinlemesine okumalar yapıyorsanız ve bunun günümüzdeki pratik yansımalarını güzelce derlenmiş ve herkesin anlayabileceği dilde aktarılmış bir hali de kütüphanenizde bulunsun istiyorsanız, asla kaçırmamalısınız. Deleuze yüzyılımızın önemli ve "moda" düşünürlerinden ve benim gibi son bir yıl içerisinde kendisine özel merak duymaya başlamış birisi için bu kitap biçilmiş bir kaftan oldu diyebilirim. Seveceğinize neredeyse eminim, kaçırmayın! Ufak bir kuple şurada:
***
Hangisini daha çok sevdiğimi yazmam mümkün değil, her damak tadına ve meraka göre bir şey var sanırım gerek bu post'ta gerekse de Kolektif Kitap'ta. Bir gözden geçirin, okuyun
21 Ağustos 2014 Perşembe
"Misafir Yazar"dan: Louis-Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk
Bu yazı bana ait değil. Sevgili arkadaşım Enis Diker iRo! için o kadar güzel yazmıştı ki, burada da bulunmasının bir sakıncası olmayacağını düşünerek taşıdım gelirken. Enis'in yazısına hiç dokunmadım, burada yayımlamama ses çıkartmadığı için kendisine çok teşekkür ederim.
"Acımız o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır" (403)
Bir romanı ya da bir filmi anlatmam gerektiğinde onu benden sonra okuyacakların(/izleyeceklerin) keyfini kaçırmamak ve onlara bir bakış açısı dikte etmemek için konusuna çok fazla girmemeye, hikayesinden uzak durmaya çalışırım. Gene yazının, bir alıntılar seçmesi haline gelmemesi için de mümkün olduğu kadar az alıntı yapmaya çalışırım. Fakat bu sefer, “Gecenin Sonuna Yolculuk”ta bunu yapmayı beceremedim; konuyu açık etmek ve bol bol alıntı yapmak zorunda kaldım. O yüzden kitabı hiç okumamış okuyucuyu baştan hem uyarayım hem de özür dileyeyim. Şöyle diyeyim; okunmaya değer bir kitap. İsterseniz yazıyı bekletin, kitabı okuduktan sonra okuyun. Belki de siz benim okuduğumdan bambaşka bir şey okuyacaksınız.
Romanda Ferdinand’ın hikayesi kendi ağzından anlatılır. Kitabın önsözünde bu konu hakkında etraflıca bir bilgi var. Onu ve onun tecrübe ettiği dünyayı kendi ağzından dinleriz. Ve Ferdinand’ın dünyaya nasıl yabancılaştığına birinci elden tanık oluruz. Ferdinand ve onun dışında var olan bu dünya sıradan, alelade bir dünya değildir. Bu dünya tekin olmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, güvensiz bir dünyadır ve Ferdinand bu dünyada zamanla yarışır. Ferdinand’ın ve arkadaşlarının yolcuğunu geceye çeviren bu tekinsizlik, güvensizlik ve belirsizliktir.
Louis Ferdinand Celine’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” kitabı; durduk yerde, hiçbir sebep yokken Ferdinand Bardamu’nun bir iddia üzerine askere katılışını anlatmasıyla başlar. Kitabı kabaca iki bölüme ayırabiliriz, ki nerdeyse iki eşit parçadır: Savaşın gölgesinde geçen bölüm ile savaş sonrasında geçen bölüm. Savaşın gölgesinde geçen bölüm Bardamu’nun savaş karşısında yaşadığı dehşet ve hayatta kalmak için yaptıklarını anlatmasıyla geçer. Nerdeyse savaştan kaçmak için bütün dünyayı dolaşır ve okuyanını birbirinden renkli binbir maceraya sürükler. Bu arada ölüm korkusundan, Amerika’ya ayak basmasıyla yavaşça sıyrılır ve özgürleşir, bu, yani yelkenliden kaçıp Amerika’ya ayak basmak, onun ilk özgür tercihi olarak kendi sorumluluğunu ve kaderini sırtlamasını sağlayacaktır.
İkinci bölüm Ferdinand’ın Fransa’ya dönüp, tıbbı bitirmesiyle başlar. Fransa’ya dönmek için Molly’den ayrılışı, doktor olmaya karar verişi ise onun diğer özgür kararları olarak not edilmeli.
Bu bölümün ana teması sefalet ve onunla mücadele üzerinedir. Yazarın sefaleti anlatmak için seçtiği mekan olarak seçtiği Rancy’de yaşayan bir çok karakterde onu değişik şekillerde izleriz. Sefalete ya da ölüm korkusuna maruz kalanların hayalleri yoktur. Yoksunluk endişesi onların birer gelecek projelerinin olmasını engeller. Bu ise onları kabalaştırır . (?)
Üzerinden ölümün ezici ağırlığı kalkan Bardamu, “gece yolculuğu”nda yeni döneme girer, kendi deyimi ile daha aşağılara iner. Artık savaşın yaşamda kalma adına dayattığı dünya içinde değildir. Ama sefaletin hüküm sürdüğü bu dünyada tamamen de özgür değildir.*
Celine göre sinema ve dans (sanat) gösterileri bu boğucu ortamı ve onun yaratmış olduğu tek düzelikten kaçış, ortaya çıkan umutsuzluk karşısındaki tek avuntudur.
Ferdinand’ın bütün yolculuklarında yollarının sık sık kesiştiği, bazen beraber yol aldıkları bir arkadaşı vardır : Robinson. Neredeyse hemen her sıkıntıda, her kriz ortaya çıkar. Zeki, becerikli, her ortama kolay uyum sağlayan rasyonel bir insandır Robinson. Fakat adının çağrıştırdığı Cruseo gibi yalnız, hayatla tek başına başa çıkmak zorunda kalmış biridir . İlk bölümde her sıkıntılı anda ortaya çıkışı okuyanda onun hayali bir kahraman olup olamayacağını düşündürür, belki de bir iç sestir diye düşünülür. İkinci bölümde birçok karakterle zaaflarıyla birlikte ilişkiye girince, bir karakter kazandığında bu düşüncenin yanlışlığı ortaya çıkar.
Romanda Robinson’la her karşılaşmamızda onu, onca yeteneğine, uyumluluğuna rağmen hep bir önceki karşılaşmadan daha kötü bir halde buluruz. Sağlığı gittikçe daha kötüleşir, umudu azalır, geleceği hakkında daha kötümserleşir. Bu hâl Touluouse’a kadar böyle devam edecektir.
Hayatta kalmak, ölmemek için küçük hileler, entrikalar, düzenbazlıklar yapabilmesine rağmen hep biraz daha fazla köşeye sıkışır, yabancılaşır. Hayat onu en sonunda bir Raskolnikov’a çevirir. Yabancılaşmanın kısır döngüsünden akılla, çalışarak aşmaya, ayakta kalmaya çalışır, fakat bir türlü beceremez, medeniyetin yoksulları ezdiği bu dünyada. İddialı bir ifade ile söylemek gerekirse, Robinson rasyonel (/ama fakir) insanın (temsili) çıkmazıdır.
Çıkmazının nedeni parasızlık olarak kabul eder. Savaşta da sonrasında da fakirlikten dolayı ayrımcılık gördüğün düşünür. Fakirleri dışılayan onları içine almayan, görmezden gelen bir dünyanın (/medeniyetin?) içindedir. Öyle bir görmezden geliştir ki bu, savaşta ölmelerini umursamaz, bunun böyle olmasını gerektiğini düşünür, fakirlerin hayatı üzerinde hakları olduğuna inanır. Bu umarsızlık muhtemelen bu uğursuz gece yolculuğunun müsebbibidir.
Robinson, Ferdinand’ı bir nevi inzivaya çekildiği Rancy’de de bulur ve peşinden sürükler. Birbirlerinin aynasıdırlar.
Celine’in “gece yolculuğu”ndan kastı nedir? Celine, bizi Robinson ve Ferdinand ile nasıl bir yolculuğa çıkarmıştır?
Gece yolculuğunun ilk çağrışımı karamsarlıktır. Kitabın yayınladığı 1932 de Birinci Dünya savaşının izleri henüz tazedir. Dünya 1929 ekonomik buhranının içindedir. Bütün bu sıkıntılar Varoluşçu felsefenin (1) imkanlarını zorlanmasını sağlar, ona zemin hazırlamaktadır. Sartre 1938 de Bulantı’sını, 1942 de Sisifos ve Yabancı’sını yazacaktır, yani işin teorisinin dile gelmesi için bir on yıla ihtiyaç vardır. Celin’in gece yolculuğunun bir çok teması, bizi , sanki 1932 de erken bir varoloşçu edebiyatla karşı karşya bırakmış gibidir. Monotonluk, yabancılaşma, gelecekten ümitli olamama, ölüm, saçma ve tiksinti/bulantı. Celin’in romanı Camus’un Sisifos efsanesinde izlediği rota ile birbir aynı gibidir, bir farkla (2):
“Birden, tam aklımdan çıkmışken, kızların şarkısı yaşamdan bile daha güçlü hale geldi, hatta kaderin yönünü tümüyle uğursuzluktan yana döndürdü. Öyle olunca onlar bir yandan şarkı söylerken, ben de şu zavallı dünyanın tüm sefaletini ve de özellikle kendiminkini düşünmeden edemedim, üstelik, tıpkı tonbalığı yemişim gibi, midemi bulandırıyordu kaltaklar, o şarkılarıyla. Oysa en zor kısmını unuttum, hazmettim sanıyordum!”(402)
“…öyle bir hüzün kaplıyordu ki içinizi şarkıyı dinledikçe, doğruydu üstelik hiçbir şeyin hiçbir yere vardığı yoktu, ne gençlik ne de ötesi, öyle olunca da sözler uçup gittikten ve şarkı bittikten epeyi sonra, o melodi adamakıllı uzaklaşmışken iyice çöküyordu insan, kendi döşeğinin üzerine, yalnızca kendine ait olan gerçeğin ta kendisi, nihayet iki seksen uzanabileceğin o güzelim çukurun içine”(404)
“Dünyanın sonuna varmıştık, bu giderek daha da belirginleşiyordu. Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı”(406)
ve arkasından hortlakların resmi geçidi başlar. Bu gösterinin sonunda, gün ışırken söylenen şu cümle de dikkat çekicidir “ Artık istersen gel de bul onları, çok zor. Bunun için Zaman’ın dışına çıkabilmek gerek” (408)
Sisifos efsanesinde de bir gün Sisifos dağın zirvesinde yuvarlanan taşın arkasından bakarken insanın kaderi ve trajedisi olan saçma ile yüz yüze gelir. (2) Bu tarihten sonra Sisifos başkaldırır ve iyimser bir yoruma doğru ilerler.
Romandaki farkı bu iyimser sonuca doğru ilerlememesidir.
Ferdinand için Amerika bir umuttur. Savaşın yıkıcılığında bu umut, ölümden kaçış ile onu (ve Robinson’u) tutkulu bir gezgine çevirir. Fakat Amerika’nın yaratacağı hayal kırıklığı ile savaşın bitmesine rağmen hayatın değişmemesi, fakirlerin durumunda bir değişme olmaması bir ümitsizliğin doğmasına yola açacaktır. Umutlar teker teker buhar olur uçar. Savaş, her türlü kötülüğü peçeleyen bir sebep, mazerettir – savaşın varlığı bir umudun yaşamasını sağlamıştır. Savaşın bitmesine rağmen hiçbir şeyin değişmemesi insanları yeni bir kavrayışa yöneltecektir- gecede bir aşama daha geçilmiştir. Saçmanın idrakı (Camus’un ve varoluşçuların terminolojisine sadık kalırsak) gecenin içinde aşılması gereken bir merhale daha vardır: Ölümün tecrübesi. Bardamu, doktorluğunun da verdiği şansla(?) ölümle, savaş sonrası hayatta da içli dışlı olacaktır - ölüm çevresinde görmezden gelemeyeceği bir şekilde dolanmaktadır. Fakat onu idrak etmesi için Tania ile tanışması, onun hayal kırıklığını görmesi, kendi kendini kapatmış olduğu aşkının kafesinin demirlerine vura vura öldürüşünü öngörmesi ile hortlaklar gecesini yaşaması gerekecektir. Bu gece onun Sisifos’un aşağı yuvavarlan taş karşısında olan biten her şeyi idrak ettiği, saçmayla karşı karşıya kalıp başkaldırdığı, kaderini eline aldığı an gibidir. Bence romanın en kritik dönemeci burasıdır. Burası Celine’in başından beri bizi getirmek istediği yerdir.
Ferdinand’ın gecenin içine yaptığı bu yolculukta yalnız değildir, neredeyse romanın tüm kahramanları benzer tecrübeleri yaşar ve her biri farklı sonuçlar çıkarırlar. Henrouil ana, Robinson birer ölüm tecrübesi geçirir, Henrouillerin gelini ve Parapine’in ise ayağının altından dünya kayar. En son klinik sahibi Baryton işi gücü bırakıp bir gezgine dönüşür. Gecenin içinde, romanın tüm kahramanları nefesleri yettiği kadar aşağılara inerler. İçlerinden bir tek (sanırım) Henrouil ana saçmaya başkaldırır ve olumlu bir sonuç çıkarır. Ve ne gariptir ki, bu tecrübe ona ölüler arasında şen şakrak bir yaşamın şansını verir, kendi kaderini eline almasını sağlar.
Hayata biraz tutunanların hep bir korkuları/endişeleri vardır; öldürülme korkusu, borcunu ödeyeme, başkasının ne diyeceği/ küçük düşme. Bu korkularının arkasına saklanırlar ve yolda geri kalırlar.
Roman Robinson’un tiradı ile biter. Madelon’un aşkı üzerinden hayata bakışını açıklamak zorunda kalır. Ve böylece aşkı tartışmaya açarlar. Aslında tartışılan aşk mıdır yoksa aşk olarak isimlendirilmiş tutku mudur? Eğer aşk tartışılmaya açılacaksa Molly’nin aşkını nereye koyacağız? Burada bence Madelon’un aşkının aslında aşk değil de bir tutku, hırs olduğunu söylemek romanın bütünlüğü açısından bir çözüm olabilir; içinde iktidarı ve sahiplenmeyi de taşıyan. Hayalindeki aşkını ve umutlarını zorla da olsa gerçekleştirmeye çalışmak bir yerde. Hastalıklı bir aşka sahip olan Madelon, neredeyse Molly’nin tam zıddıdır. Madelon ne kadar aşkını elde etmek için baskı yaparsa, Molly de bir o kadar sessiz kalmakta- ufak sitemlerle yetinip, daha öteye gitmemektedir.
Madelon’a göre Robinson ve Ferdinand yılgın, tutunamayan insanlardır. Ümitleri ve gelecek planları olan bir insan için bu yorum doğrudur. Ümidin ötesinde bir umarsızlığa, atalete sahip oldukları da doğrudur. Ama bu, ölüm korkusunu ile ümidin bir aradalığını, yani saçmayı aşanın hâlidir. Robinson’un Madelon’un aşkından (onu gösteriş biçiminden?) tiksinmesi bundan dolayı olmalı.
Peki iyilik? Alcide’in bir dünya savaşından uzakta, bir tropik ormanın ıssızında inzavaya çekilmesi, yeğeninin okuması için ömrünü tüketmesi Molly’nin fedakarlığına çok benzer. Romanın bütününlüğü içinde, yani bir gece yolcuğunda ifade ettiği anlam karşısında çözülmesi zor iki karakterdir Molly ve Alcide. Daha iyi bir yorum için belki biraz daha işgüzar bir okumaya, satırların altına biraz daha bakmaya gerek vardır.. . Muhtemelen Celin, karşılıksız sevgide ve adanmışlıkta gece yolcuğuna istisnai olarak bir ışık görmüş, bu iki aydınlık karakteri hikayesine katarak iki küçük parantez açmıştır.
Son olarak, bu macerada Robinson’u Ferdinand’ın önüne geçiren şey nedir? Hayata meydan okuyabilmesi, umarsızlığı? “Robinson’un başardığını başarabildiğimi düşünmek, yani kafamı tek bir fikirle, ama ölümden bile daha güçlü sapasağlam, muhteşem bir düşünceyle doldurmam ve o zaman da sırf bu fikir sayesinde her tarafımdan zevk, gamsızlık ve cesaret fışkırtmam olacak iş değildi hani. Fışkırtıcı bir kahraman.”551
Benim görebildiğim Robinson’un yaşadıklarından hayata bir itiraz, meydan okuma hali çıkarmış olması. Son meydan okuması ona pahalıya mal olur. Ferdinand ise alışkanlıklarının içinde kendini bir atalete bırakmıştır. Ferdinad, Robinson’un yolculuklarından bir “fikir” çıkararak öne geçtiğini ifade ettiğinde, bence itirazın ve meydan okumalarının (gamsızlığından ve cesaretinden beslenen) bir fikri temeli olduğunu ima etmektedir.
Dipnot :
1-ALBERT CAMUS VE JEAN-PAUL SARTRE'DA 'SAÇMA'NIN KARŞILAŞTIRILMASI - YÜKSEK LİSANS TEZİ - HAZIRLAYAN Yasemin Akış
“Hayatın herhangi bir aşamasında, bir köşe başında ya da bir lokanta kapısında birden bire insanı yakalayıveren saçma duygusu, kişiyi hayatını yaşayabilmesi için gerekli olan uyku ve dinginlikten yoksun bırakır. İnsan içinde sürekli olarak bir kaygı taşımaya başlar. Bundan sonra kişi, huzursuzluk, tedirginlik ve korku içinde kalır. İnsanın saçma duygusuyla tanışmasında toplumun bir etkisi yoktur. Saçma tamamıyla kişisel bir duygudur. Camus'nün deyişiyle " kurt, insanın yüreğindedir; onu yürekte aramak gerekir." 81
Camus saçma üzerindeki ilk düşüncelerini akılla varılmış bir fikirden çok duygusal bir deney olarak işler. Kendisinin ilk olarak Cezayir'deki gençlik yıllarında duyumsadığı bu duygunun, fizik varlığın zenginliği ile ölümün zorunluluğu arasındaki karşıtlığı derinden derine hisseden insanda ortaya çıktığını ve geliştiğini söyler. 82 Saçmanın ilk belirtileri kişisel deneylere bağlıdır. Hayatın monotonluğu ve mekanikliği saçmanın ilk habercisidir. İnsanlar yaşamın mekanikliği ve öldürücü monotonluğu içinde varlıklarının değerini ve amacını sorgulamaya başlarlar. Günümüz modern toplum insanının yaşantısı buna güzel bir örnek oluşturur. Yaşamımızın durmadan tekrarlanması çoğu zaman bizi rahatsız etmez. Hatta bunun bilincine bile varmamız zordur. "Sabahleyin kalkmak, tramvaya binmek, büroda ya da fabrikada dört saat çalışmak, yemek, dört saat iş, tramvay, yemek, uyku..." 83 Bu aynı ritmi haftalar, aylar hatta yıllarca tekrarlarız. Ama bir gün "dekorlar yıkılır". İnsanlar birdenbire varlıklarının nedenini sormaya başlarlar. "Neden? Sorusu yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır." 84
Artık günlük davranış biçimindeki bir halka tamir edilemez şekilde kopmuştur. Saçma'nın belirtileri arttıkça insan artık nihilizmin kenarına, hatta uçurumuna sürüklenir. Bundan sonra saçmanın ikinci belirtisi ortaya çıkar. Bu belirti zamanın geçmekte olduğunun korku verici bir şekilde duyumsanmasıdır. Kişi bütün umutlarını geleceğe bağlar ve onun gelmesini bekleyerek yaşar. Geleceğe dair planlar, ümitler, hayaller ona güç verir. Fakat kişi, insan hayatındaki tek gerçek olan ölümün geleceğin ta kendisi olduğunun farkındadır. Camus'nün değişiyle "bu tutarsızlığa hayran kalmamak mümkün değildir." Kişi bir gün gelir bu tutarsızlıkla daha da fazla yüzleşmeye başlar.
Kişi "yine bir gün otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesini beklediğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırısı, saçma budur işte. "
Bir başka neden olarak ise 'yabancılık' çıkar karşımıza. Bu durum Pascal ve Kierkegaard'dan beri varoluşçuların biricik çıkış noktası olmuştur. Saçma birçok insanın çeşitli derecelerde duyumsadığı, yabancı bir dünyada tek başına bırakılmış olma duygusundan da kaynaklanır. Bu tek başına kalma duygusunu varlığımızın rastgele ve gelişigüzel olduğu duygusu da doğurabilir. Saçma kavramı, birey ve dış dünya arasındaki kapatılması olanaksız uçurumu belirler. Bilinmeyen bir gücün dünyaya fırlattığı insanlar, bu duruma karşın o dünyanın parçası değildirler. Yerleşmek istediklerinde yurt diye nitelendirebilecekleri bir yer bulamazlar. Yaşamlarını anlamlı bir biçimde sürdürmek, güvenlik altında olmak isterlerken, varoluşun türlü rastlantılarının elinde oyuncak olduklarını algılarlar. Özgür olmak isterlerken doğanın nedenselliğinden kurtulamadıklarını görürler. Sonsuza dek mutlu yaşamak isterlerken, kendilerini her şeye son veren ölümün karşısında bulurlar. Yaşam sevgisinin karşısına, yaşam karşısındaki çaresizlik dikilir. Yaşamını türlü çekişmeler içinde geçiren insanoğlu ne denli uzun yaşarsa, kendini dünyaya o denli yabancı bulur. 86 Camus bu yabancılığı şu şekilde açıklar;
"Birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada kendisini yabancı bulur insan. Yitirilmiş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsanla hayatı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma, saçmalık duygusunun ta kendisidir. " 87 sh.36,37,38
https://archive.org/stream/AlbertCamusVeJeanPaulSartreDaSamaninKarilatirilmasiComparisonOfAbsurdInAlbertCamusAndJenPaulSartre/Albert-camus-ve-jean-paul-sartre-da-samanin-karilatirilmasi-comparison-of-absurd-in-albert-camus-and-jen-paul-sartre_djvu.txt
2- “Camus’nün Sisifos’u taşı tepeye doğru bin bir güçlükle yuvarlaya yuvarlaya çıkarır ve taş her seferinde kendi ağırlığıyla aşağıya yuvarlanır. Yüzlerce defa tekrarlanan bu sahnelerin birinde, Sisifos düşen kayanın ardından tepeden aşağıya inerken insanlık durumunun trajik bilincini bütün çıplaklığıyla yaşar ve düşünür.
Sisifos saçmanın duvarlarını yıkamayacağının bilincine varır. Sisifos ölümlüdür ve yazgısı olan ölüme karşı koymaya gücü yoktur. Bu durumda yazgısından kaçmak yerine- zaten istese de kaçamaz, onu, sınırları içinde kalarak kabullenir. İnsanlık durumunun bu trajik bilinci, onu yaptığı işten zevk almaya, ona bağlanmaya götürür. Çünkü artık tanrıların olmadığı bir dünyada yazgısının tek efendisi kendisidir.
Tanrıların sürekli boşa çıkacak umutsuz bir iş yapmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabul etmesidir. Bütün yaşamını ‘evet’lemiş olmakla kendi kaderine egemen olur. Çünkü “taş, kendi taşıdır.”109 “İşte Sisifos’un bütün gizli mutluluğu bundan ibarettir. Kaderi ona aittir. Onun kayası onun meselesidir.”110 Sisifos'daki asıl değişim, aitlik zamiriyle dile getirilir. Daha önce, tanrıların cezası bağlamında dayanılmaz, insanı aşağılayan bir zorlama olarak görünen şeyi, Sisifos şimdi kendi malı haline getirir. Sisifos taşı kabul ederek “evet” demiştir. Bu “evet”, pes etmenin bir ifadesi olarak yorumlanmamalıdır. Sisifos “evet” dediğinde, hayatını mutlak ve yok edilemez kılar. Bu edim, bir bakıma onun özgürlüğünü kanıtlamasıdır.
Sisifos kendisini sonu gelmez bir çabanın uygulayıcısı olarak görmez. İniş ve çıkışını birbirine zıt iki unsur olarak görmektense, döngüsel bir hareket olarak kabul eder. Sisifos, çabasını düz olarak ve bir yolun sonundaki hedefe doğru yapılan bir ilerleyiş olarak gördüğü sürece mutlu olamaz. Tepeden aşağı inişine hayatına dahil olmayan bir edim olarak baktığında, bu edimi mümkün olduğu kadar çabuk tamamlayıp asıl yaşayışına dönmek ister. Oysa bu edim de onun yaşayışının bir parçasıdır. Şimdi, düz değil de dairesel olan yolun her noktası, aynı zamanda başlangıç ve sondur. Artık, taşın günün birinde yukarıda kalacağını ve zahmetinin son bulacağını ummaz. Böyle bir umudu olduğu sürece, taşın aşağı yuvarlanmasını bir felaket olarak görür. Ancak taşın yuvarlanmasını değiştiremeyeceği bir gerçek olarak kabul ettiği zaman, taş kendi içinde bir anlam kazanır.111 Onu kendi amacı için bir araç gibi kullanır.
Camus’ye göre Sisifos, yazgıyı insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür. Onun keşfettiği bu yolda tanrılar da onu engelleyemez. Çünkü yazgısı kendisinindir ve kayası kendi nesnesidir. Aynı şekilde saçma duygusunu içinde hisseden insan da, sıkıntısı üzerinde gözlem yapmaya başladığı zaman, bütün putları yıkar. Camus’ye göre kişisel bir alın yazısı varsa, yalnızca tek bir alın yazısından söz edilebilir; ölüm. Ancak, insan bunu kaçınılmaz bulduğunda küçümseyebilir. İnsanın kendi yaşamına yönelmesini simgeleyen Sisifos, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir. Çünkü tanrıları yadsıyan Sisifos için, efendisiz olan bu evren ne anlamsız ne de değersiz görünür.112” sh. 45,46,47
"Acımız o büyük olanı, böyledir işte, bir oyalanmadır" (403)
Bir romanı ya da bir filmi anlatmam gerektiğinde onu benden sonra okuyacakların(/izleyeceklerin) keyfini kaçırmamak ve onlara bir bakış açısı dikte etmemek için konusuna çok fazla girmemeye, hikayesinden uzak durmaya çalışırım. Gene yazının, bir alıntılar seçmesi haline gelmemesi için de mümkün olduğu kadar az alıntı yapmaya çalışırım. Fakat bu sefer, “Gecenin Sonuna Yolculuk”ta bunu yapmayı beceremedim; konuyu açık etmek ve bol bol alıntı yapmak zorunda kaldım. O yüzden kitabı hiç okumamış okuyucuyu baştan hem uyarayım hem de özür dileyeyim. Şöyle diyeyim; okunmaya değer bir kitap. İsterseniz yazıyı bekletin, kitabı okuduktan sonra okuyun. Belki de siz benim okuduğumdan bambaşka bir şey okuyacaksınız.
Romanda Ferdinand’ın hikayesi kendi ağzından anlatılır. Kitabın önsözünde bu konu hakkında etraflıca bir bilgi var. Onu ve onun tecrübe ettiği dünyayı kendi ağzından dinleriz. Ve Ferdinand’ın dünyaya nasıl yabancılaştığına birinci elden tanık oluruz. Ferdinand ve onun dışında var olan bu dünya sıradan, alelade bir dünya değildir. Bu dünya tekin olmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, güvensiz bir dünyadır ve Ferdinand bu dünyada zamanla yarışır. Ferdinand’ın ve arkadaşlarının yolcuğunu geceye çeviren bu tekinsizlik, güvensizlik ve belirsizliktir.
Louis Ferdinand Celine’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” kitabı; durduk yerde, hiçbir sebep yokken Ferdinand Bardamu’nun bir iddia üzerine askere katılışını anlatmasıyla başlar. Kitabı kabaca iki bölüme ayırabiliriz, ki nerdeyse iki eşit parçadır: Savaşın gölgesinde geçen bölüm ile savaş sonrasında geçen bölüm. Savaşın gölgesinde geçen bölüm Bardamu’nun savaş karşısında yaşadığı dehşet ve hayatta kalmak için yaptıklarını anlatmasıyla geçer. Nerdeyse savaştan kaçmak için bütün dünyayı dolaşır ve okuyanını birbirinden renkli binbir maceraya sürükler. Bu arada ölüm korkusundan, Amerika’ya ayak basmasıyla yavaşça sıyrılır ve özgürleşir, bu, yani yelkenliden kaçıp Amerika’ya ayak basmak, onun ilk özgür tercihi olarak kendi sorumluluğunu ve kaderini sırtlamasını sağlayacaktır.
İkinci bölüm Ferdinand’ın Fransa’ya dönüp, tıbbı bitirmesiyle başlar. Fransa’ya dönmek için Molly’den ayrılışı, doktor olmaya karar verişi ise onun diğer özgür kararları olarak not edilmeli.
Bu bölümün ana teması sefalet ve onunla mücadele üzerinedir. Yazarın sefaleti anlatmak için seçtiği mekan olarak seçtiği Rancy’de yaşayan bir çok karakterde onu değişik şekillerde izleriz. Sefalete ya da ölüm korkusuna maruz kalanların hayalleri yoktur. Yoksunluk endişesi onların birer gelecek projelerinin olmasını engeller. Bu ise onları kabalaştırır . (?)
Üzerinden ölümün ezici ağırlığı kalkan Bardamu, “gece yolculuğu”nda yeni döneme girer, kendi deyimi ile daha aşağılara iner. Artık savaşın yaşamda kalma adına dayattığı dünya içinde değildir. Ama sefaletin hüküm sürdüğü bu dünyada tamamen de özgür değildir.*
Celine göre sinema ve dans (sanat) gösterileri bu boğucu ortamı ve onun yaratmış olduğu tek düzelikten kaçış, ortaya çıkan umutsuzluk karşısındaki tek avuntudur.
Ferdinand’ın bütün yolculuklarında yollarının sık sık kesiştiği, bazen beraber yol aldıkları bir arkadaşı vardır : Robinson. Neredeyse hemen her sıkıntıda, her kriz ortaya çıkar. Zeki, becerikli, her ortama kolay uyum sağlayan rasyonel bir insandır Robinson. Fakat adının çağrıştırdığı Cruseo gibi yalnız, hayatla tek başına başa çıkmak zorunda kalmış biridir . İlk bölümde her sıkıntılı anda ortaya çıkışı okuyanda onun hayali bir kahraman olup olamayacağını düşündürür, belki de bir iç sestir diye düşünülür. İkinci bölümde birçok karakterle zaaflarıyla birlikte ilişkiye girince, bir karakter kazandığında bu düşüncenin yanlışlığı ortaya çıkar.
Romanda Robinson’la her karşılaşmamızda onu, onca yeteneğine, uyumluluğuna rağmen hep bir önceki karşılaşmadan daha kötü bir halde buluruz. Sağlığı gittikçe daha kötüleşir, umudu azalır, geleceği hakkında daha kötümserleşir. Bu hâl Touluouse’a kadar böyle devam edecektir.
Hayatta kalmak, ölmemek için küçük hileler, entrikalar, düzenbazlıklar yapabilmesine rağmen hep biraz daha fazla köşeye sıkışır, yabancılaşır. Hayat onu en sonunda bir Raskolnikov’a çevirir. Yabancılaşmanın kısır döngüsünden akılla, çalışarak aşmaya, ayakta kalmaya çalışır, fakat bir türlü beceremez, medeniyetin yoksulları ezdiği bu dünyada. İddialı bir ifade ile söylemek gerekirse, Robinson rasyonel (/ama fakir) insanın (temsili) çıkmazıdır.
Çıkmazının nedeni parasızlık olarak kabul eder. Savaşta da sonrasında da fakirlikten dolayı ayrımcılık gördüğün düşünür. Fakirleri dışılayan onları içine almayan, görmezden gelen bir dünyanın (/medeniyetin?) içindedir. Öyle bir görmezden geliştir ki bu, savaşta ölmelerini umursamaz, bunun böyle olmasını gerektiğini düşünür, fakirlerin hayatı üzerinde hakları olduğuna inanır. Bu umarsızlık muhtemelen bu uğursuz gece yolculuğunun müsebbibidir.
Robinson, Ferdinand’ı bir nevi inzivaya çekildiği Rancy’de de bulur ve peşinden sürükler. Birbirlerinin aynasıdırlar.
“Dolayısıyla onunla, yani Robinson’la yeniden karşılaşmak, beni bayağı sarsmıştı ve sanki nükseden bir türlü hastalık etkisi yaratmıştı. Her tarafına acı bulanmış suratıyla, sanki bana tatsız bir düşü geri getirmişti, uzun yıllardır bir türlü kurtulamadığım bir düş. Sırf bu yüzden iki lafı bir araya getiremez haldeydim.”sh.302
Celine’in “gece yolculuğu”ndan kastı nedir? Celine, bizi Robinson ve Ferdinand ile nasıl bir yolculuğa çıkarmıştır?
Gece yolculuğunun ilk çağrışımı karamsarlıktır. Kitabın yayınladığı 1932 de Birinci Dünya savaşının izleri henüz tazedir. Dünya 1929 ekonomik buhranının içindedir. Bütün bu sıkıntılar Varoluşçu felsefenin (1) imkanlarını zorlanmasını sağlar, ona zemin hazırlamaktadır. Sartre 1938 de Bulantı’sını, 1942 de Sisifos ve Yabancı’sını yazacaktır, yani işin teorisinin dile gelmesi için bir on yıla ihtiyaç vardır. Celin’in gece yolculuğunun bir çok teması, bizi , sanki 1932 de erken bir varoloşçu edebiyatla karşı karşya bırakmış gibidir. Monotonluk, yabancılaşma, gelecekten ümitli olamama, ölüm, saçma ve tiksinti/bulantı. Celin’in romanı Camus’un Sisifos efsanesinde izlediği rota ile birbir aynı gibidir, bir farkla (2):
“Birden, tam aklımdan çıkmışken, kızların şarkısı yaşamdan bile daha güçlü hale geldi, hatta kaderin yönünü tümüyle uğursuzluktan yana döndürdü. Öyle olunca onlar bir yandan şarkı söylerken, ben de şu zavallı dünyanın tüm sefaletini ve de özellikle kendiminkini düşünmeden edemedim, üstelik, tıpkı tonbalığı yemişim gibi, midemi bulandırıyordu kaltaklar, o şarkılarıyla. Oysa en zor kısmını unuttum, hazmettim sanıyordum!”(402)
“…öyle bir hüzün kaplıyordu ki içinizi şarkıyı dinledikçe, doğruydu üstelik hiçbir şeyin hiçbir yere vardığı yoktu, ne gençlik ne de ötesi, öyle olunca da sözler uçup gittikten ve şarkı bittikten epeyi sonra, o melodi adamakıllı uzaklaşmışken iyice çöküyordu insan, kendi döşeğinin üzerine, yalnızca kendine ait olan gerçeğin ta kendisi, nihayet iki seksen uzanabileceğin o güzelim çukurun içine”(404)
“Dünyanın sonuna varmıştık, bu giderek daha da belirginleşiyordu. Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı”(406)
ve arkasından hortlakların resmi geçidi başlar. Bu gösterinin sonunda, gün ışırken söylenen şu cümle de dikkat çekicidir “ Artık istersen gel de bul onları, çok zor. Bunun için Zaman’ın dışına çıkabilmek gerek” (408)
Sisifos efsanesinde de bir gün Sisifos dağın zirvesinde yuvarlanan taşın arkasından bakarken insanın kaderi ve trajedisi olan saçma ile yüz yüze gelir. (2) Bu tarihten sonra Sisifos başkaldırır ve iyimser bir yoruma doğru ilerler.
Romandaki farkı bu iyimser sonuca doğru ilerlememesidir.
Ferdinand için Amerika bir umuttur. Savaşın yıkıcılığında bu umut, ölümden kaçış ile onu (ve Robinson’u) tutkulu bir gezgine çevirir. Fakat Amerika’nın yaratacağı hayal kırıklığı ile savaşın bitmesine rağmen hayatın değişmemesi, fakirlerin durumunda bir değişme olmaması bir ümitsizliğin doğmasına yola açacaktır. Umutlar teker teker buhar olur uçar. Savaş, her türlü kötülüğü peçeleyen bir sebep, mazerettir – savaşın varlığı bir umudun yaşamasını sağlamıştır. Savaşın bitmesine rağmen hiçbir şeyin değişmemesi insanları yeni bir kavrayışa yöneltecektir- gecede bir aşama daha geçilmiştir. Saçmanın idrakı (Camus’un ve varoluşçuların terminolojisine sadık kalırsak) gecenin içinde aşılması gereken bir merhale daha vardır: Ölümün tecrübesi. Bardamu, doktorluğunun da verdiği şansla(?) ölümle, savaş sonrası hayatta da içli dışlı olacaktır - ölüm çevresinde görmezden gelemeyeceği bir şekilde dolanmaktadır. Fakat onu idrak etmesi için Tania ile tanışması, onun hayal kırıklığını görmesi, kendi kendini kapatmış olduğu aşkının kafesinin demirlerine vura vura öldürüşünü öngörmesi ile hortlaklar gecesini yaşaması gerekecektir. Bu gece onun Sisifos’un aşağı yuvavarlan taş karşısında olan biten her şeyi idrak ettiği, saçmayla karşı karşıya kalıp başkaldırdığı, kaderini eline aldığı an gibidir. Bence romanın en kritik dönemeci burasıdır. Burası Celine’in başından beri bizi getirmek istediği yerdir.
Ferdinand’ın gecenin içine yaptığı bu yolculukta yalnız değildir, neredeyse romanın tüm kahramanları benzer tecrübeleri yaşar ve her biri farklı sonuçlar çıkarırlar. Henrouil ana, Robinson birer ölüm tecrübesi geçirir, Henrouillerin gelini ve Parapine’in ise ayağının altından dünya kayar. En son klinik sahibi Baryton işi gücü bırakıp bir gezgine dönüşür. Gecenin içinde, romanın tüm kahramanları nefesleri yettiği kadar aşağılara inerler. İçlerinden bir tek (sanırım) Henrouil ana saçmaya başkaldırır ve olumlu bir sonuç çıkarır. Ve ne gariptir ki, bu tecrübe ona ölüler arasında şen şakrak bir yaşamın şansını verir, kendi kaderini eline almasını sağlar.
Hayata biraz tutunanların hep bir korkuları/endişeleri vardır; öldürülme korkusu, borcunu ödeyeme, başkasının ne diyeceği/ küçük düşme. Bu korkularının arkasına saklanırlar ve yolda geri kalırlar.
Roman Robinson’un tiradı ile biter. Madelon’un aşkı üzerinden hayata bakışını açıklamak zorunda kalır. Ve böylece aşkı tartışmaya açarlar. Aslında tartışılan aşk mıdır yoksa aşk olarak isimlendirilmiş tutku mudur? Eğer aşk tartışılmaya açılacaksa Molly’nin aşkını nereye koyacağız? Burada bence Madelon’un aşkının aslında aşk değil de bir tutku, hırs olduğunu söylemek romanın bütünlüğü açısından bir çözüm olabilir; içinde iktidarı ve sahiplenmeyi de taşıyan. Hayalindeki aşkını ve umutlarını zorla da olsa gerçekleştirmeye çalışmak bir yerde. Hastalıklı bir aşka sahip olan Madelon, neredeyse Molly’nin tam zıddıdır. Madelon ne kadar aşkını elde etmek için baskı yaparsa, Molly de bir o kadar sessiz kalmakta- ufak sitemlerle yetinip, daha öteye gitmemektedir.
Madelon’a göre Robinson ve Ferdinand yılgın, tutunamayan insanlardır. Ümitleri ve gelecek planları olan bir insan için bu yorum doğrudur. Ümidin ötesinde bir umarsızlığa, atalete sahip oldukları da doğrudur. Ama bu, ölüm korkusunu ile ümidin bir aradalığını, yani saçmayı aşanın hâlidir. Robinson’un Madelon’un aşkından (onu gösteriş biçiminden?) tiksinmesi bundan dolayı olmalı.
Peki iyilik? Alcide’in bir dünya savaşından uzakta, bir tropik ormanın ıssızında inzavaya çekilmesi, yeğeninin okuması için ömrünü tüketmesi Molly’nin fedakarlığına çok benzer. Romanın bütününlüğü içinde, yani bir gece yolcuğunda ifade ettiği anlam karşısında çözülmesi zor iki karakterdir Molly ve Alcide. Daha iyi bir yorum için belki biraz daha işgüzar bir okumaya, satırların altına biraz daha bakmaya gerek vardır.. . Muhtemelen Celin, karşılıksız sevgide ve adanmışlıkta gece yolcuğuna istisnai olarak bir ışık görmüş, bu iki aydınlık karakteri hikayesine katarak iki küçük parantez açmıştır.
Son olarak, bu macerada Robinson’u Ferdinand’ın önüne geçiren şey nedir? Hayata meydan okuyabilmesi, umarsızlığı? “Robinson’un başardığını başarabildiğimi düşünmek, yani kafamı tek bir fikirle, ama ölümden bile daha güçlü sapasağlam, muhteşem bir düşünceyle doldurmam ve o zaman da sırf bu fikir sayesinde her tarafımdan zevk, gamsızlık ve cesaret fışkırtmam olacak iş değildi hani. Fışkırtıcı bir kahraman.”551
Benim görebildiğim Robinson’un yaşadıklarından hayata bir itiraz, meydan okuma hali çıkarmış olması. Son meydan okuması ona pahalıya mal olur. Ferdinand ise alışkanlıklarının içinde kendini bir atalete bırakmıştır. Ferdinad, Robinson’un yolculuklarından bir “fikir” çıkararak öne geçtiğini ifade ettiğinde, bence itirazın ve meydan okumalarının (gamsızlığından ve cesaretinden beslenen) bir fikri temeli olduğunu ima etmektedir.
Dipnot :
1-ALBERT CAMUS VE JEAN-PAUL SARTRE'DA 'SAÇMA'NIN KARŞILAŞTIRILMASI - YÜKSEK LİSANS TEZİ - HAZIRLAYAN Yasemin Akış
“Hayatın herhangi bir aşamasında, bir köşe başında ya da bir lokanta kapısında birden bire insanı yakalayıveren saçma duygusu, kişiyi hayatını yaşayabilmesi için gerekli olan uyku ve dinginlikten yoksun bırakır. İnsan içinde sürekli olarak bir kaygı taşımaya başlar. Bundan sonra kişi, huzursuzluk, tedirginlik ve korku içinde kalır. İnsanın saçma duygusuyla tanışmasında toplumun bir etkisi yoktur. Saçma tamamıyla kişisel bir duygudur. Camus'nün deyişiyle " kurt, insanın yüreğindedir; onu yürekte aramak gerekir." 81
Camus saçma üzerindeki ilk düşüncelerini akılla varılmış bir fikirden çok duygusal bir deney olarak işler. Kendisinin ilk olarak Cezayir'deki gençlik yıllarında duyumsadığı bu duygunun, fizik varlığın zenginliği ile ölümün zorunluluğu arasındaki karşıtlığı derinden derine hisseden insanda ortaya çıktığını ve geliştiğini söyler. 82 Saçmanın ilk belirtileri kişisel deneylere bağlıdır. Hayatın monotonluğu ve mekanikliği saçmanın ilk habercisidir. İnsanlar yaşamın mekanikliği ve öldürücü monotonluğu içinde varlıklarının değerini ve amacını sorgulamaya başlarlar. Günümüz modern toplum insanının yaşantısı buna güzel bir örnek oluşturur. Yaşamımızın durmadan tekrarlanması çoğu zaman bizi rahatsız etmez. Hatta bunun bilincine bile varmamız zordur. "Sabahleyin kalkmak, tramvaya binmek, büroda ya da fabrikada dört saat çalışmak, yemek, dört saat iş, tramvay, yemek, uyku..." 83 Bu aynı ritmi haftalar, aylar hatta yıllarca tekrarlarız. Ama bir gün "dekorlar yıkılır". İnsanlar birdenbire varlıklarının nedenini sormaya başlarlar. "Neden? Sorusu yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır." 84
Artık günlük davranış biçimindeki bir halka tamir edilemez şekilde kopmuştur. Saçma'nın belirtileri arttıkça insan artık nihilizmin kenarına, hatta uçurumuna sürüklenir. Bundan sonra saçmanın ikinci belirtisi ortaya çıkar. Bu belirti zamanın geçmekte olduğunun korku verici bir şekilde duyumsanmasıdır. Kişi bütün umutlarını geleceğe bağlar ve onun gelmesini bekleyerek yaşar. Geleceğe dair planlar, ümitler, hayaller ona güç verir. Fakat kişi, insan hayatındaki tek gerçek olan ölümün geleceğin ta kendisi olduğunun farkındadır. Camus'nün değişiyle "bu tutarsızlığa hayran kalmamak mümkün değildir." Kişi bir gün gelir bu tutarsızlıkla daha da fazla yüzleşmeye başlar.
Kişi "yine bir gün otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zamanın içinde yerini alır. Geçmesini beklediğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçması gerekirken, yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırısı, saçma budur işte. "
Bir başka neden olarak ise 'yabancılık' çıkar karşımıza. Bu durum Pascal ve Kierkegaard'dan beri varoluşçuların biricik çıkış noktası olmuştur. Saçma birçok insanın çeşitli derecelerde duyumsadığı, yabancı bir dünyada tek başına bırakılmış olma duygusundan da kaynaklanır. Bu tek başına kalma duygusunu varlığımızın rastgele ve gelişigüzel olduğu duygusu da doğurabilir. Saçma kavramı, birey ve dış dünya arasındaki kapatılması olanaksız uçurumu belirler. Bilinmeyen bir gücün dünyaya fırlattığı insanlar, bu duruma karşın o dünyanın parçası değildirler. Yerleşmek istediklerinde yurt diye nitelendirebilecekleri bir yer bulamazlar. Yaşamlarını anlamlı bir biçimde sürdürmek, güvenlik altında olmak isterlerken, varoluşun türlü rastlantılarının elinde oyuncak olduklarını algılarlar. Özgür olmak isterlerken doğanın nedenselliğinden kurtulamadıklarını görürler. Sonsuza dek mutlu yaşamak isterlerken, kendilerini her şeye son veren ölümün karşısında bulurlar. Yaşam sevgisinin karşısına, yaşam karşısındaki çaresizlik dikilir. Yaşamını türlü çekişmeler içinde geçiren insanoğlu ne denli uzun yaşarsa, kendini dünyaya o denli yabancı bulur. 86 Camus bu yabancılığı şu şekilde açıklar;
"Birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada kendisini yabancı bulur insan. Yitirilmiş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsanla hayatı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma, saçmalık duygusunun ta kendisidir. " 87 sh.36,37,38
https://archive.org/stream/AlbertCamusVeJeanPaulSartreDaSamaninKarilatirilmasiComparisonOfAbsurdInAlbertCamusAndJenPaulSartre/Albert-camus-ve-jean-paul-sartre-da-samanin-karilatirilmasi-comparison-of-absurd-in-albert-camus-and-jen-paul-sartre_djvu.txt
2- “Camus’nün Sisifos’u taşı tepeye doğru bin bir güçlükle yuvarlaya yuvarlaya çıkarır ve taş her seferinde kendi ağırlığıyla aşağıya yuvarlanır. Yüzlerce defa tekrarlanan bu sahnelerin birinde, Sisifos düşen kayanın ardından tepeden aşağıya inerken insanlık durumunun trajik bilincini bütün çıplaklığıyla yaşar ve düşünür.
Sisifos saçmanın duvarlarını yıkamayacağının bilincine varır. Sisifos ölümlüdür ve yazgısı olan ölüme karşı koymaya gücü yoktur. Bu durumda yazgısından kaçmak yerine- zaten istese de kaçamaz, onu, sınırları içinde kalarak kabullenir. İnsanlık durumunun bu trajik bilinci, onu yaptığı işten zevk almaya, ona bağlanmaya götürür. Çünkü artık tanrıların olmadığı bir dünyada yazgısının tek efendisi kendisidir.
Tanrıların sürekli boşa çıkacak umutsuz bir iş yapmakla cezalandırdığı Sisifos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabul etmesidir. Bütün yaşamını ‘evet’lemiş olmakla kendi kaderine egemen olur. Çünkü “taş, kendi taşıdır.”109 “İşte Sisifos’un bütün gizli mutluluğu bundan ibarettir. Kaderi ona aittir. Onun kayası onun meselesidir.”110 Sisifos'daki asıl değişim, aitlik zamiriyle dile getirilir. Daha önce, tanrıların cezası bağlamında dayanılmaz, insanı aşağılayan bir zorlama olarak görünen şeyi, Sisifos şimdi kendi malı haline getirir. Sisifos taşı kabul ederek “evet” demiştir. Bu “evet”, pes etmenin bir ifadesi olarak yorumlanmamalıdır. Sisifos “evet” dediğinde, hayatını mutlak ve yok edilemez kılar. Bu edim, bir bakıma onun özgürlüğünü kanıtlamasıdır.
Sisifos kendisini sonu gelmez bir çabanın uygulayıcısı olarak görmez. İniş ve çıkışını birbirine zıt iki unsur olarak görmektense, döngüsel bir hareket olarak kabul eder. Sisifos, çabasını düz olarak ve bir yolun sonundaki hedefe doğru yapılan bir ilerleyiş olarak gördüğü sürece mutlu olamaz. Tepeden aşağı inişine hayatına dahil olmayan bir edim olarak baktığında, bu edimi mümkün olduğu kadar çabuk tamamlayıp asıl yaşayışına dönmek ister. Oysa bu edim de onun yaşayışının bir parçasıdır. Şimdi, düz değil de dairesel olan yolun her noktası, aynı zamanda başlangıç ve sondur. Artık, taşın günün birinde yukarıda kalacağını ve zahmetinin son bulacağını ummaz. Böyle bir umudu olduğu sürece, taşın aşağı yuvarlanmasını bir felaket olarak görür. Ancak taşın yuvarlanmasını değiştiremeyeceği bir gerçek olarak kabul ettiği zaman, taş kendi içinde bir anlam kazanır.111 Onu kendi amacı için bir araç gibi kullanır.
Camus’ye göre Sisifos, yazgıyı insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür. Onun keşfettiği bu yolda tanrılar da onu engelleyemez. Çünkü yazgısı kendisinindir ve kayası kendi nesnesidir. Aynı şekilde saçma duygusunu içinde hisseden insan da, sıkıntısı üzerinde gözlem yapmaya başladığı zaman, bütün putları yıkar. Camus’ye göre kişisel bir alın yazısı varsa, yalnızca tek bir alın yazısından söz edilebilir; ölüm. Ancak, insan bunu kaçınılmaz bulduğunda küçümseyebilir. İnsanın kendi yaşamına yönelmesini simgeleyen Sisifos, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir. Çünkü tanrıları yadsıyan Sisifos için, efendisiz olan bu evren ne anlamsız ne de değersiz görünür.112” sh. 45,46,47
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































