Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2015 Cuma

Koşmasaydım Yazamazdım - Haruki Murakami

Kitap kulübümüz, gözümüzün nuru "ille de ROMAN olsun!"un son toplantısından çıkıp da eve geldiğimde kendimi güvenli gördüğüm - seveceğimden emin olduğum - bir kitaba vurmaktan başka yapacak pek bir şey bulamadım ve her zamanki gibi dar zamanlarımın kurtarıcısı Haruki Murakami'nin kollarına atıldım (dar zaman kurtarıcısı derken, şimdiye kadar Murakami'den okuduğum roman sayısı hepi topu 3'tür, yanlış anlama olmasın. yine de, çok severim onun stilini, o başka).

Aralık 2013'te, ilk baskısı raflara çıktığında aldığım ancak gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse de iRo!'nun okuma programı nedeniyle okumaya fırsat bulamadığım 'Koşmasaydım Yazamazdım' ile buluşmam böylece araya giren 1 yıldan sonra gerçekleşebildi.

Ne de iyi oldu!


Her şeyden önce, "iyi ki de ROMAN değildin!" güzel kitap! :) Kitap kulübünden önce roman okumak konusunda pek az deneyimi olan ben 6 yıl boyunca sadece roman okuyunca farklı türleri gerçekten özlemişim, bunu fark ettim (hayır, roman kötüdür demiyorum, nasıl diyebilirim böyle bir şey?) ve Murakami'nin özel hayatına ucundan köşesinden dahil olmanın tadını çıkarttım.

Maalesef işlerimin en yoğun olduğu 2 haftalık süreye denk gelince hepi topu 169 sayfa olan bu kısa kitabı ancak bitirebildim ve aralarda bana göre uzun sayılacak esler vermek zorunda kaldım okumama. Buna rağmen, Murakami'nin kafasının içinde ve karakterinin sınırlarında dolanmaktan çok hoşlandım.

Kendini irdelerken samimi davranmaktan kaçınmamış yazar. Yazma eylemini sağlıklı (başarılı) bir şekilde yerine getirebilmek için sağlıklı (güçlü) bir bünyeye sahip olması gerektiğine karar vermesiyle birlikte uzun mesafe koşucusu olmuş. Tam maratonlar koştuğunu, bunun için hemen her gün antrenman yaptığını, triatlon deneyimlerine sahip olduğunu bilmiyordum ben bu kitabı okumadan önce. Zaten kitabın adına ya da konusuna değil de yazarına tav olarak aldığım için, bir Murakami günlüğü okumayı umarak başladım ve bunu bulabildiğim için de mutlu bir şekilde kapağını kapatıp bu yazıya başladım.

Zeki bularak sevdiğim metinlerin sahibinin hırslı ve kendiyle kavgalı bir insan olması beni hiç şaşırtmadı. Kişiliğini sevmeyen ve bundan şikayet etmese de bunu zaman zaman mazeret yapmaktan çekinmeyen bir insan olduğunu sanıyorum Murakami'nin. Sanırım kendimi de biraz bulduğum için (hırs yok bende bakın, o başka!) bazı açılardan kitabın bana ayna tuttuğunu düşündüm. Kendisini şaşırtan, endişelendiren, korkutan ya da zorlayan şeyleri açık bir şekilde (ve tabii birçoğumuzdan çok daha edebi bir dille) anlatması sayesindedir ki, Murakami okuru olmayanlara dahi tavsiye edebilirim bu kitabı.

Ancak...

Çeviri ve düzelti için aynı şeyi diyebilir miyim çok emin değilim. Kitap Japonca aslından çevrilmiş, Japonca bilmediğim için o konuda bir yorum yapmam mümkün değil (ve belki de çevirmen İngilizce bilmediği için beni rahatsız eden bir kısım noktayı gözden kaçırdı) ancak düzelti bunun için var ve yayıncıların büyük kısmı hala bu konuda ciddiyet sahibi değil maalesef.

Murakami'nin sanatın (ve dolayısıyla da, sanatçıların) sağlıksız olduğu kanısına değindiği kısım 3 ya da 4 paragraftan oluşuyordu yanlış hatırlamıyorsam ve yazar bu kısma girişte bu kanıya katılmadığını belirtirken bir sonraki paragraf itibariyle bunun aslında karşı çıkılmayacak bir kanı olduğunu ve aslında sanatçıların pek de sağlıklı bir iş yapmadıklarını, bu nedenle de bünyelerini güçlü tutacak şeylerle uğraşmalarının iyi olduğunu düşündüğünü yazıveriyor. Bu çelişki bilmem yazar kaynaklı bir çelişki mi yoksa çeviride bir şeyler ters mi gitti? Olabiliyor, daha önce başıma gelmişliği var.

Bir bariz örnek de aşağıdaki fotoğrafta sizlerle:


Neyse ki "willow" (söğüt) ve "pillow" (yastık) arasındaki fark o kadar da büyük değil...?

Son olarak bir de kitabın adının Türkçe çevirisi olan "Koşmasaydım Yazamazdım". Emin olamamakla birlikte, bana pek de Japonca adının tam çevirisi değilmiş gibi geldi. Bunu da sadece uzun uzun yazılmış olan kitabın orijinal adından ötürü değil (Japonca farklı bir dil nihayetinde, belki de uzun uzun dediği şey bizim dilimize böyle tercüme ediliveriyordur) aynı zamanda yazarın son sayfaya düştüğü notta kitabın adını seçerken ilham aldığını söylediği "What We Talk About When We Talk About Love" (Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz) referansından ötürü düşündüm.



Kim bilir? Belki de yanılıyorumdur. Yine de, ricadan zarar gelmez, yayıncılardan ve çevirmenlerden okurlarına saygı duymalarını ve işlerini ciddiye almalarını rica ediyorum bir kez daha.

Pek severek okuduğum şu kısımla yine de ve her şeye rağmen okumanızı tavsiye ediyorum Murakami'nin mini ve hatta tek eksenli hatıratını:


Altını çizmek isteyeceğiniz cümleler bulacağınızı düşünüyorum yer yer. İyi okumalar!

30 Kasım 2012 Cuma

"Gerçek daima tektir" : 1Q84 - Haruki Murakami

Her şeyden önce Banu’ya teşekkür etmem gerekli sanırım kitap kulübümüzü Haruki Murakami ile tanıştırdığı için. Kendi halime bırakılsaydım bir gün sanırım tanışırdım ben de Murakami ile fakat bu kadar çabucak 1Q84’ü alır da okur muydum çok emin değilim. Japon edebiyatı bana çok uzaktı ve onun önerisiyle okuduğumuz Sahilde Kafka'dan sonra (gönlümün birincisi Rus edebiyatı merakımı geçememiş olsa da) gözümde ayrı bir yer kazanarak önceliklerimi değiştirdi.

1Q84, herkesin bildiği gibi, Murakami’nin en son romanı. 2009 ve 2010 yılları arasında 3 cilt olarak Japonya’da yayımlanmış ilk ve daha raflara çıktığı gün birinci baskısı tükenmiş. İlk bir ayda bir milyon kopya satış yapılmış. Ben yeni bir Murakami hayranı olduğum için o heyecanlı beklentiyi yaşayamadım tabii, baktım Türkçe çevirisi satışa sunulmuş, hemen aldım rafıma koydum ve 4-5 ay bekledim okumaya başlamadan önce.

Buraya ufak bir not düşmek istiyorum: bizde tek cilt olarak basmış Doğan Kitap 1Q84’ü. Kalın ciltli 1256 sayfalık kocaman ve ağır bir kitap alıyorsunuz elinize. Etkileyici görünüyor belki evet ama okuması pek zor. Hele ki benim gibi okumalarınızın büyük kısmını yollarda yapıyor ve okuduğunuz kitabı yanınızda taşıyorsanız durum iyice zorlaşıyor. Ben yanımda tabii ki taşıyamadım bu koca cildi, evde ve vakit buldukça okudum, bu nedenle de normalde bitireceğim süreden daha uzun sürdü benim 1Q84 maceram, istediğim kadar konsantre olup kaybolamadım içinde bu nedenle. Bundan sonra belki 3 cilt halinde de basılır da insanlar rahat rahat alır, yanlarında taşır ve gönüllerince okurlar.

Dört yılda yazmış Murakami bu romanı. Diğer eserlerinde yaptığı gibi, gerek klasik müziğin büyük isimlerine (kitabın teması bu sefer Leoš Janáček’in "Sinfonietta"sı) gerek günümüzün ünlü sanatçılarına bu kitabında da bolca yer vermiş. Murakami’nin bu huyu çok hoşuma gidiyor; bildiğiniz gibi büyülü gerçeklik akımının neferlerinden yazarımız ve de bir “rüya” içerisinde hem bildiğiniz hem de size çok yabancı bir arazide yürürken arada sırada karşınıza çıkan tanıdık isimler ve melodiler ayağınızı yere biraz daha sağlam basmanızı ve okuduklarınızla biraz daha özdeşleşmenizi sağlıyor.

Yıl 1984. Yer Tokyo.

İlk sayfada tanışıyoruz “esas kız” Aomame ile. Fazla bekletmeden yazar bize o anda takside bir yere gitmekte olan Aomame’nin bir kiralık katil olduğunu açıklıyor (hayır, merak etmeyin bunu yazarak kitaptan alacağınız tadı azaltmıyorum, konumuz bu değil çünkü). Aomame birini bir şey için öldürmeye gidiyor. Ama bir şeyler garip. Sinfonietta’yı dinlerken daha bunun farkına varıyor ama ne olduğunu anlayabilmiş değil. Garip olaylar olmaya başlıyor ve Aomame anlıyor ki taksiye binerken ardında bıraktığı dünya, taksiden indiğinde dahil olduğu dünya değil.

Ama aslında hala 1984 yılında. Yoksa değil mi?

Değil. Aomame’nin bildiği 1984 gitmiş ve artık yıl 1Q84.

(Kitaba adını da veren 1Q84 Japon dilinde bir kelime oyunu aslında: Japon dilindeki 9 (kyū ) İngiliz dilinde “soru” anlamına gelen “Question”ın Q’su ile eşsesli. Yani evet, 1?84’teyiz bir anlamda: paralel bir dünyaya mı geçtik henüz bilmiyoruz ama farklı bir gerçeklikte olduğumuz kesin.)



Aomame’yi kafa karışıklığı ile başbaşa bırakarak Tengo ile tanışıyoruz bu sefer. Kitabın “esas oğlan”ı. Tengo bir dershanede matematik dersleri veriyor, aynı zamanda da bir yayınevi için çalışıyor. Nihai amacı iyi bir yazar olmak. Yayınevinin editörü Komatsu bir yarışma için gönderilmiş sürükleyici ancak çok da iyi yazılmamış bir metni Tengo’ya baştan yazması için veriyor . Gölge yazarlığı kabul eden Tengo’nun tek şartı öykünün esas yazarı ile tanışmak. Ve tanışıyorlar: Fukaeri adlı lise öğrencisi disleksik bir kız çocuğu. Öyküsü de son derece enteresan: “little people” adı verilen bir takım varlıklar ve bir köyde geçen olaylar. Fukaeri’yi tanıdıkça Tengo fark ediyor ki aslında bu öyküyü bu kız yazmış olamaz. Zaten Fukaeri’nin de böyle bir iddiası yok, o sadece ilgi çekmeye çalışıyor.

Peki ne için?

Anlıyoruz ki “Şişeyle tıpa birbirine uymuyor. Sorun ya şişede ya da tıpada” (s.267)

Dünya dönmeye devam ederken Aomame ve Tengo’nun hikayeleri birbirlerine yaklaşmaya başlıyor. İlkokulda iki yıl aynı sınıfta okuduklarını ve sonrasında yollarının ayrıldığını, bir daha hiç görüşmediklerini öğreniyoruz. İkisi de birbirlerinden başka kimseyi sevmemiş. Aradan 20 yıl geçtikten sonra dahi hala yolda yürürken bir gün acaba diğeri karşısına birden çıkıverir mi diye yanlarından geçen herkesin yüzüne dikkatle bakmaktalar ve diğerinin kendisini bulmasını beklemekte, ummaktalar.

Aşk gerçekten her şeyin üstesinden gelebilecek mi?

Bunu size anlatmayı hedefleyen 1256 sayfa var önünüzde, eğer merak ediyorsanız.

Belki okuduğum en iyi Murakami romanı değil ama yine de bu bir Murakami romanı.

İnsanı, kendine rağmen, içine çeken ve (benim Japon edebiyatında kanıksadığım ve hatta çok da sevdiğim) bol tekrarlarla, geriye dönüşlerle ve karakterlerin naif tarifleriyle anlatmak istediğini gözünüzün önünde tamamiyle somutlaştıran bir öykü söz konusu. Ayrıca yazarımızın dünyaya bakışını ve sakin espri anlayışını da fark ediyorsunuz aşağıdakine benzer cümleciklerle aralarda rastlaşınca:
"Dünya Nazileri, atom bombasını ve pop müziği gördü, buna rağmen bir şekilde bugüne ulaştı." (S.1201)
Birbirini aramakta olan bir kadının ve bir erkeğin öyküleri arasında gidip gelerek birbirlerine nasıl yaklaştıklarını sayfalar boyunca takip ediyoruz ve satırların arasından Murakami bize diyor ki:
"Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir." (S.260)
Aşk romanı bu, evet. Aşk belki de en büyülü gerçeklik. Ya da belki değil ve hayat sadece tesadüflerden, cinayetlerden, çatışmalardan, dini okült oluşumlardan, takiplerden ve tecavüz gibi insanın insana zulmünden oluşuyor. Ya da belki her şeyin bir amacı var. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Belki de hiçbiri değil ve her şey tamamen yazıldığı gibi. Bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz.

Kafası karışanları kendi halinde boğulmaya bırakmayan Murakami ufak bir not düşmüş sayfa 1142’ye, özel dedektif Uşikava’nın ağzından:
"Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Açıklaması yoktu. Fakat şu an için bu derinlemesine düşünülecek bir sorun değildi. Esas mesele, bu duruma ne şekilde ayak uydurulacağıydı. Öncelikle bu görüntüyü olduğu gibi, mantıklı olup olmamasına bakmaksızın kabul etmekten başka yol yoktu. Mesele ondan sonra başlıyordu."
Siz de, 1Q84’ü olduğu gibi, mantıklı olup olmamasına bakmaksızın kabul edin. Ve bırakın mesele başlasın. Kaybolmak da güzeldir bazen.


Not: Ben kitabın 1.baskısını almıştım Nisan ayında ve ancak Ekim 14’te okumaya başlayabilmiştim. Tam hızımı almış giderken önemli bir baskı hatasıyla karşılaşarak yayınevine durumu bildirdim ve bir kaç hafta sonra elime geçen yeni baskısından (şu anda bana gönderilmiş olan baskı 7.baskı – demek ki bizde de iyi okunmakta bu roman) bitirebildim. Anlayacağınız, araya giren 3 haftadan biraz uzun süre ve benim bu arada okumayı bitirmem gereken diğer iRo! romanları nedeniyle ilk başta kendimi kaptırdığım kadar içinde kalarak bitiremedim Aomame ile Tengo’nun öyküsünü. Siz benim gibi yapmayın, araya başka şeyler sokmadan bitirin bu güzel romanı gitsin.

5 Aralık 2010 Pazar

bir japon tragedyası : sahilde kafka - haruki murakami

ilk kez okuduğum bir yazar, kalın bir kitap, çabucak biten bir okuma macerası... kaptırdım gittim kendimi murakami'nin kafka'sına ve 651 sayfayı 1 hafta kadar bir sürede bitirdim geçtim. sevdim çok.

öncelikle bir başkasının bu konuda kaleme aldığı bir yorumu buraya almak istiyorum. bence, murakami söz konusu olduğunda edebiyat dünyasının ikiye bölünmesi, isminin daha sık ve uzun süre duyulacağına işaret. ayrıca bir murakami tartışması nedeniyle yıllarca sürmüş bir edebiyat programının yayından kaldırılması (bence) çok komik ve ilgi çekici bir durum.



gökten yağan balıklar ve sülükler, kedi avında bir johnny walker, tarafsız tanrı albay sanders, doğa altı ve üstü bir sürü olay ve karakter... tam benim kalemim bir roman aslında!

fakat...

yazarların romanlarını bir deneme havasında ele almaları beni normalde rahatsız etmez. düşünür ve değerlendiririm benimkine benzer ya da zıt bakış açılarını. hoşuma gider, hele ki benden farklı bir açıdan bakıp da bana bir kapı açabilecekse ya da bilmediğim gerçekleri, olayları, kişileri bana tanıtacaksa. fakat bir olay örgüsüne kendimi kaptırmış gidiyorken yazarın edebiyat, müzik, politika, ilişkiler vb her türlü konudaki kişisel fikirlerini araya sıkıştırması beni yer yer romandan ve karakterlerden kopartabiliyor. bu romanımızda da böyle oldu. bir yandan hoşuma giderken aralardaki esler, bir yandan da geriye dönmekte zorlu çektim ara ara. hele ki son 200-250 sayfada olay soyutta çığır açmaya döndüğünde ve felsefe daha da "hard core" bir şekilde ele alındığında işler daha da sarpa sardı çünkü fark ettim ki benim daha önce "es" diye değerlendirdiğim şey aslında murakami'nin ders verir tatta ve kafamıza vura vura bazı kavramları okuruna öğretme isteği. yazar sanki bolca hava atmış bize neleri bildiğine ve nasıl da her konuda bir fikri olduğuna dair.

gerçeküstü hikayeler her zaman için meşakkatlidir. çabucak kavrayabildiğiniz gibi çok çabuk kayıp da edebilirsiniz okurunuzu. bu bağlamda, sanırım tam zamanında bitirmiş murakami romanını. 50 sayfa daha uzun olsaydı, belki devam edemezdim. üstelik nereden baksak - bence - 100 ya da 150 sayfa daha kısa da olabilirmiş bu roman, büyüsünden bir şey kaybetmeden. murakami, belki de salinger ve capote'yi japon diline çevirirken edindiği fikirleri (ve belki de birikimi) de kullanabilmek adına okurunu zorlamayı tercih etti. ya da ben çok müşkülpesent bir okurum :)

sevdiğimi söylediğim bir romanla ilgili bu kadar olumsuzluğu içimde biriktirdiğimi ise şu yazıyı yazmaya başlayana kadar fark etmemiştim. katman katman bir kitap, bir kere okumak pek yetmiyor. bir gün, geri dönüp tekrar okurum diye düşünüyorum. o zaman belki sindirebilir ve daha net oturtabilirim herkesi ve her şeyi yerine.

bitirmeden önce, bir iki alıntı eklemek istiyorum buraya, tadımlık:

"artık özgür olduğumu düşünüyordum. gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. yalnız ve bilmediğim bir yerde pusulasını ve haritasını kaybetmiş bir gezgin gibi. özgür olmanın anlamı bu muydu acaba? bunu bile tam olarak anlayabilmiş değilim" (s.62) 
"gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. biz işte öyle bir dünyada yaşıyoruz nakata" (s.206) 

sonsöz : enteresan bir kitap "sahilde kafka". çok severek okudum, japon kültürü zaten ilgimi çektiği için daha da rahat kendimi kaptırdım. toplantıya heyecanla gittim, benim yakalayamadığım ya da anlayamadığım noktaları yakalayan arkadaşlarımın yorumlarını öğrenmek için ama kafam karmakarışık ve anladığımı da kaybetmiş şekilde evime döndüm.

not : "umarsız" ve "umursamaz" kelimelerini sürekli olarak karıştıran insanlara tahammül edebiliyorum ancak yazarlar ya da çevirmenler bu hatayı yaptığında umarsızlaşarak umursamaz davranamıyor, kısa süreli bir hiddet yaşıyorum. yine de, her şeye rağmen, güzel bir çeviri ve düzelti okuduk, yayınevini tebrik ediyorum.

görsel kitsune bara'ya ait, "umibe no kafuka" (şurada görebilirsiniz: http://kitsunebara.deviantart.com/art/Umibe-no-Kafuka-108426634)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.