ille de ROMAN olsun! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ille de ROMAN olsun! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2014 Pazar

Şili'den Türkiye'ye, "Eve Dönmenin Yolları"

Kitap önerme sırası Erdem'e geldiğinde bilirim ki mutlaka bir yerden yakalayacak ve bir şekilde bir duvara çarpacak bir metin ya da hikaye çıkacak karşıma. Bugüne kadar okuttuğu hiçbir kitapta beni yanıltmadı ve tabii ki "Eve Dönmenin Yolları" da bu kuralın istisnası olmadı. Erdem'in seçimi bu sefer ağlatmadı belki ama yine de hem rahatlıkla içine girip orada kalabildiğim hem de kişisel deneyimlerimi de kullanarak rahatlıkla empati kurabildiğim (ve dolayısıyla da çok etkilendiğim) bir roman okumuş oldum sayesinde.



Latin Amerikan edebiyatına ve özellikle de Şili - Pinochet - cunta - darbe öykülerine meraklı olmama rağmen daha önce okumadığım bir yazardı Alejandro Zambra. Öncelikle, bu eksikliğimi gidermemi sağladığı için Erdem'e teşekkürler! :)

Bizlerin kafasına kazınan 12 Eylül hikayeleri gibi Şili'nin de elbette Pinochet travması var derinden ve yıllar içerisinde iyice kazınarak zihinlere yerleşen. Bazılarımızın kendi ana babalarımız ya da diğer büyüklerimiz kanalıyla kendi ülkemizdeki 80lerle hesaplaşmamız ve bazı şeylerin belki de yeni yeni farkına varmamız gibi Şili'deki akranlarımızın da bazı farkına varışları ve hesaplaşma güdüleri var. Ve gene bir kısmımızın geriye dönüp zaman zaman ne kadar steril yaşatıldığını ve şanslı (?) olduğunu fark ederek yaşananlardan utançla karışık bir sorumluluk hissetmesinin oralarda da bir karşılığı var (yanlış kelime seçimiyse kusuruma bakmayın).

Bu romanda bunlar var. Bunun yanı sıra bir de hem hayali hem de gerçek bir aşk var. Ayrıca bir tanıdık sima daha sayfalardan bize el sallıyor: "büyük deprem" deneyimi.

Yabancısı olduğumuz bir coğrafya ve kültür belki ama hiç de yabancısı olmadığımız doğal, toplumsal, kişisel yaralar. Okumayı hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor eğer kendi deneyimlerinizi işin içine sokup da hatırlamalara ve sorgulamalara kalkarsanız.

Hangi derinlikte okuyacağınız size kalacak olsa da, okumaya değer bir güzellik getirmiş Notos Kitap bize. Çevirisi başarılı, düzelti sıkıntısız, kapak güzel, roman güzel, daha ne olsun!

Bitirirken, sizi de beraberimde 66.sayfanın tam ortasına atıyorum, buyurun:
"Ebeveynler çocuklarını terk eder. Çocuklar ebeveynlerini terk eder. Ebeveynler korur ya da yüzüstü bırakır ama hep yüzüstü bırakır. Çocuklar kalır ya da gider ama hep gider. Hepsi haksızlık, en çok da cümlelerin tınısı, çünkü dil hoşumuza gidiyor ve aklımızı çeliyor, çünkü aslında şarkı söylemeyi ya da en azından bir melodiyi ıslıkla çalmayı, sahnenin bir kenarında bir melodiyi ıslıkla çalarak yürümeyi isterdik. Sahneye çıkacakları anı sabırla bekleyen oyuncular olmak istiyoruz. Ama izleyiciler bir süre önce gitmiş."




ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

Yalnız Kadınlar Arasında: "insan istediğini hep elde eder - iş işten geçtikten sonra"

Büyük şehir Roma'da kendini ispat ettikten sonra doğduğu taşra kenti Torino'ya dönen bir kadın ve geçmişten bugüne yaşadıklarıyla bir nevi hesaplaşması ekseninde okudum ben bu romanı ve olabildiğince hakkını vermeye çalıştım bu ilk Cesare Pavese deneyimimin.

Çok kolay olmadı.



Kült bir yazar olduğunu bildiğim ama intihar sınırında dolaşan bir depresyonla yazdığını sandığım Pavese bir süredir özenle uzak durduğum yazarlardandı. Ve bir kez daha bir tabu "ille de ROMAN olsun!" dediğimiz için yıkıldı. Kendim de melankoliye teşne olduğum ve depresyon sınırlarında sıklıkla dolanabildiğim için kendi seçimim olan kitap ve filmler konusunda özenli davranmaya ve psikolojimi bozacağını düşündüğüm eserlerden uzak durmaya çalışıyorum. Bu sebepten, bu romana da korkarak başladığımı saklayacak değilim. Kendi de hayata intihar yoluyla veda etmiş olan Pavese ile ilgili çok basmakalıp bir iki bilgiden öteye geçmeyen sınırlı birikimimle daldım okumaya. Korktuğum başıma gelmedi ve de depresyona falan girmedim. Çok güzel bir çeviri ve başarılı bir baskı okudum, bazı cümlelerin altını çizdim, bazı noktalarda durup düşündüm ve anlamaya çalıştım. Metin beni çok yormadı. Ama yine de, başlarken de dediğim gibi: "çok kolay olmadı".

Olmadı, çünkü belli ki yazarımız romanını bizler (okurlar) için yazmamış aslında. Kendi kendisiyle konuşmuş, kendisi için ve kendi bildiklerinin gene bir kısmını kendine saklayarak yazmış. Herkesin başına gelebileceğini bildiğimiz bir öyküyü İtalya'da bir kadının öyküsü olarak bize sunmuş fakat ne kadının ne de yan karakterlerinin içine girmemize izin var. İki boyutlu bir öyküye tamamen çemberin dışından şahitlik edebiliyoruz ancak. Ve bu sebeple de yer yer elimizden kayan ve "bunu niye okuduk biz şimdi" diye düşündüren bir metin söz konusu olmuş.

Okurken beni en çok zorlayan yazarın derinliğini bizimle paylaşmaması oldu. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak altını doldurmaya çalıştığım öykü haliyle yazarın bana anlatmak istediğinden farklı olarak benim kendime anlatmaya çalıştığım bir öykü haline geldi ki ben yazarın bunu da çok umursamadığını - "beni" umursamadığını - hissettim okurken. Bu benim bir yandan hoşuma gitti, bir yandan da kendimle yüzleşmek istesem böyle mi yapardım diye düşündürerek beni kızdırdı. Ayrıca, kendi intiharının bilinçaltında yapılmış bir provasına şahit olmak da bana sanırım biraz ağır geldi.

Kime ve neden önereceğimi pek bilemiyorum. Yine de, benim için bir ilk olması açısından, okuduğuma asla pişman değilim.

Beğendiğim bir pasajı buraya almak istiyorum bitirirken:
"O yıllar boyunca kaç kez - daha sonraki yıllarda da bu konuyu düşündükçe - yaşamımın amacının başarıya ulaşmak, önemli biri olmak ve günün birinde çocukluğumun geçtiği bu daracık sokaklara dönüp bu tanıdık yüzlerin, bu sıradan insanların sıcaklığına, şaşkınlığına, övgülerine tanık olmak olduğunu söylemiştim kendime. Ve başarılı olmuştum, dönmüştüm; ve o yüzlerin, tanıdık insanların tümü yok olmuştu. Carlotta gitmişti, Lungo, Guilio, Pia, yaşlı kadınlar da. Guido da gitmişti. Gisella gibi kalanlar için ne bizim, ne de o yılların önemi vardı. Maurizio insanın istediğini hep elde ettiğini ama artık işin işten geçmiş olduğunu söyler."

 ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

12 Ağustos 2014 Salı

Middlesex - Jeffrey Eugenides

Middlesex beni zorlayan kitaplardan oldu. Heyecanla başladım okumaya, daha önceden okuyan iki arkadaşımdan sadece güzel şeyler duymuştum hakkında ve de uzunca bir kitaptı, kendimi kaptırdım mı içinde kaybolur akar giderim diye düşünmüştüm. Maalesef ilk birkaç bölüm sonrasında durumun pek de öyle olamayacağını kavradım.

Pulitzer ödüllü, Türkçe çevirisi İnkilap'tan yayımlanmış, enteresan olduğu belli bir konu, güzel işlendiği takdirde insanı bir duvardan diğerine savurması ve birçok farklı açıdan geliştirmesi mümkün bir temel. Bir saga olmaya aday. Peki, olabilmiş mi? Bence, hayır. Üstelik berbat bir çeviri olduğunu düşündüğümü de eklemem şart bu noktada.

Bursa'dan yola çıkarak Detroit'e göçüyoruz genç bir Yunan çiftle. Bu arada bir hatalı gen onlarla birlikte (?) göçüyor. Derken önce bu çiftin bir oğlu oluyor, sonra da onun oğlan olması beklenen kızı doğuyor. Biz bu arada İzmir yangınına, Ford'un Amerikanlılaştırma projesine, Detroit'teki ayaklanmaya ve daha birçok şeye şahit olarak sağa sola bakınmaya ve "e şimdi bu iyiydi niye burada kesti oraya geçti?" "e iyi de bu nasıl da lezizdi bunu niye kesti ki şunu anlatmak için" vb düşünceler içerisinde aval aval dolanmaya başlıyoruz kitapta. Ya da ben öyle yapıyorum, bilemedim. :)

Yoruldunuz mu? Evet, ben de yoruldum, bir o kadar da sıkıldım.

Çok güzel üç ayrı konu akıyor roman boyunca ama maalesef üçünün de hakkı tam olarak verilmiyor. Üstelik de tam vaat edilen enteresan konunun başladığını düşünürken siz birden sanki hızlıca ileri sararak şak diye bitiriyor romanı yazar. Ve ben hala - üzerinden 2 ay geçmiş olmasına rağmen - düşünüyorum: bu adam bunu neden yazdı ki? Bize esas aktarmak istediği neydi? Niye başladı ve neden bitirdi?

Sonuç itibariyle, pek memnun kalmadığım bir okuma oldu. Tavsiye edeceğimi pek sanmıyorum, belki ancak çok geniş vaktiniz varsa ve yapacak işiniz yoksa, olabilir...

Bunca olumsuzluk içinde, kitaba ait en güzel anım sevgili Banu'muzun toplantı için hazırlığı oldu:



Banu'cuk her birimiz için birer kitap ayracı yapmış (bayılarak kullanıyorum!) ve de her birimize ayrı ayrı birer pasaj not ederek kişiye özel sorular sormuş. Benim sorum "Nesne"ye aitti ve onun anlatımının bana Lolita'yı hatırlatıp hatırlatmadığıydı. Yanıt maalesef pek basit oldu: "hayır". Fakat alıntım o kadar güzeldi ki burada sizinle de paylaşmak istiyorum:


"Kırmızı kafalıyı görür görmez hissettiklerimi düşününce bunun tamamen doğal güzelliğe duyulan bir hayranlık olduğuna karar veriyorum. Tıpkı kırlarda kızarmış yapraklarla dolu akçaağaçlara bakıp da kendinden geçmek gibi bir şey. Ondaki renk karışımında müthiş bir zenginlik vardı; süt beyazı tene yayılmış tarçın rengi fiskeler, çilek rengi saçından yayılan altınımsı ışıklar... Sonbahar gibiydi, ona bakınca sonbaharı görüyordum."

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Günlerin Köpüğü'yle Boris Vian'a yaklaşmak...

Boris Vian, Vernon Sullivan, Bison Ravi…

39 yıllık kısa hayatına edebiyattan müziğe, sinemadan resme birçok sanat dalında başarılı ürünleri sığdırabilmiş bu önemli ismi ne zamandır kulübümüze tanıtmayı planlıyordum, beşinci yılımızda sıranın bana gelmesiyle bu isteğimi de gerçekleştirmiş oldum. Benim Vian’la tanışmam üniversite yıllarımda ilk olarak Günlerin Köpüğü’nü okumamla oldu. Akabinde külliyatını edinerek sırasıyla tüm eserlerini okudum, okudukça “adam”ın kendisini tanıma isteğim arttı, müziğini ve şiirlerini de dağarcığıma kattım. Tanıdıkça hayranlığım arttı.


Kişisel olarak, edebiyatta olağandışını seviyorum. Ütopik/distopik eserlerin yanı sıra gerçeküstücülük ve büyülü gerçeklik bu nedenle en sevdiğim akımlar arasında yer almıştır hep. Bunun yanında, edebiyatı müzikle harmanlamak hoşuma gidiyor, okuduğum hemen her kitabın kafamda dönen bir fon müziği, bir teması mutlaka oluyor. Kendinden müzikli romanlar ise her zaman bende çok büyük saygı uyandırıyor çünkü bunun çok da kolay bir şey olmadığı gibi bir fikrim var.

Müzik demişken, gerek Boris Vian’ın favorileri gerekse kitapta geçen eserleri kendi sevdiğim parçalarla birleştirerek oluşturduğum bir playlist var artık, tıklayarak ulaşabilir, bu yazıyı ya da kitabı okurken beraberinde isterseniz dinleyebilirsiniz.

Müzikten felsefeye geçecek olursak, iki küçük cümlem var bu konuda da: İlk gençliğimden bu yana gerçekten üzerinde okumalar yapmaya en meraklı olduğum dalların başında geliyor. Nihilizm ve varoluşçuluk başta olmak üzere severek ve üzerinde düşünerek okuduğum birçok kitap oldu yetişkin hayatıma geçişimde ve sonrasında. Seviyorum!

Hal böyle olunca, Günlerin Köpüğü gibi melodisini beraberinde getiren, eleştirilerinde vahşi ama akışta rengarenk, birden fazla katmanlı bir romanı benim beğenmemem (hadi hadi, bayılmamam!) mümkün olamazdı.

Yazımın bundan sonraki kısmı spoiler içerebilir, kitabı merakla okumak isteyebilecekleri uyarmam gerekli.


Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmamış mirasyedi Colin bir yandan hayatının kadınıyla tanışmak için heveslenirken bir yandan da vaktini fantastik icadı olan piyanokteyl, becerikli ve çok yönlü aşçısı Nicolas ve yakın arkadaş çevresi ile refah içerisinde geçirmektedir. Bir partide güzel Chloe ile tanışır ve yıldırım hızıyla evlenirler. Arkadaşı Chick ünlü düşünür yazar Jean-Sol Partre’ın en büyük hayranıdır ve hayatıyla birlikte tüm servetini onun eserleri ve hatıra sayılabilecek eşyalarını toparlamaya adamıştır. Böylece biz bir yandan Colin ve Chloe arasında şekillenen, sürekli yükselişteki aşkı okurken bir yandan da Chick ve Alise arasındaki bağımlılık nedeniyle düşüşe geçmiş ve fena bir sona doğru gitmekte olduğu belli bir ilişkiye tanık oluruz. Her iki ilişki de kendi doğrusunda ilerlerken Chloe hastalanır. Ciğerinde açmakta olan bir nilüfer tespit edilir. Çiçek şahlandıkça Chloe solmaktadır. Başka çiçekler ve Duke Ellington’un müziği bu seyri durdurabiliyor olsa da süreç maalesef geri döndürülemez. Dünya değişir, aşk ölmekteyken beraberinde hayatı da söndürmeye başlar, her şey içine doğru çöker.


***Spoiler sonu***

Daha çok küçük yaşlarından itibaren hasta olan Boris Vian uzun yaşayamayacağını içten içe biliyor olmalıydı ki tüm öfkesini, anlatmak isteyebileceği her şeyi, düzene ait tüm eleştiri ve saldırganlığını satırlar boyunca bize aktarıyor. “Gerçek manadan yoksun bir evrende başıboş absürd varlıklar” olduğumuz her sayfada ayrı bir köşeden suratımıza çarpılıyor ve sonunda bir kedinin ağzına bilinçli olarak kafasını uzatmış birer fareden başka bir şey olmadığımız gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

Farklı bir kitap elimizdeki, burası kesin. Gerçek objeler (bir oda ve duvarları) karakterlerin duygu durumlarına tepki vererek gelişim / değişim gösterebiliyor. Çaldığımız notalar bize duruma uygun kokteyller hazırlayabiliyor (piyanokteyl). İnsanların vücudunu tarla olarak kullanarak, insan vücudunun ısısıyla silah yetiştirilebiliyor ve kapitalist düzen her birimizi tek tek sömürmeden asla peşimizi bırakmıyor. Acı bir dünya ve çiçekler de renkler de müzik de bizi kurtaramıyor. Asla da kurtaramayacak, aşk bile dünyanın gerçekliğiyle başa çıkamıyor nihayetinde!

Ufacık, minicik bir alıntıyla sizi bu kitabı okumaya davet ediyorum:


Son olarak: kitabı üçüncü kez okumuş oldum kulüple birlikte ve hemen sonrasında daha önceden izlemeye fırsat bulamadığım filmini de izledim. Hoş bir film olmuş, kitaba oldukça sadık kalınmış. Kişisel olarak yönetmenin belki de Vian’dan ilham alarak kendi hayalgücünü daha fazla kullanmasını tercih edebilirdim ancak bir ilk olarak hoş bir çalışma olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Tavsiye ederim.

Boris Vian’ı farklı yönleri ve hayatıyla biraz daha tanımak isteyebilecekler için ise aşağıdaki üç linki önermek isterim, güzel bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum:

Boris Vian hakkında kısa ama çok kapsamlı bir blog yazısı.
Boris Vian, Asker Kaçağı şiiri.
Boris Vian’ın müziği.


 ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz

Konu olarak bana pek yakın. Fikir çok güzel. Merak da uyandırıyor. O zaman eksik olan ne?

(“ı-ıh yok olmamış” tadında bir yazıya hazırlandığımı da baştan peşin peşin belirtmem lazım korkarım).

Genç bir adam Ankara’nın uzak mahallelerinden birine yanında sandık sandık kitaptan başka hiçbir şey olmaksızın taşınır. Çok şanslıdır, taşındığı ev onun için onarılmış ve temizlenmiştir. Bununla da kalınmamış, buzdolabında en sevdiği yemekler dizilidir ve gardolapta da sanki üzerine özel olarak dikilmiş kıyafetler bulunmaktadır. Komşuları görünürde çok ilgili ve cana yakın olmakla birlikte birşeyler çevirmektedirler ve de evin içerisinde yeni kiracıyı korkutan sesler ışıklar gürültüler ve benzeri birçok doğaüstü olay daha ilk geceden dikkat çeker.

Derken kiracımız (görünürde hiçbir iş yapmamaktadır) birden deniz kenarına iner ve kalamarları mideye indiriverir. Bir dakika!! Romanımız Ankara’da geçmiyor muydu? Bunu kenara yazıyoruz, yazarımız hata mı yapmış kurguda da düzeltide dahi gözden kaçmış yoksa başka bir şeyler mi söz konusu?

Meraklanmaya devam ederek okuruz fakat bir şeyler ters gidiyor gibi de bir his yapışır yakamıza. (ya da benim gibi fazlasıyla müşkülpesent okurlara, bilemiyorum ki…) Her şeyden önce, sadece diyaloglarla bezeli sayfalar beni kaybediyor sanırım. Bunun yanı sıra argo kullanımında bir özentilik gözümü tırmalamaya başlıyor sayfalar ilerledikçe (ki, ben argoya karşı olmadığım gibi argo severim de! Ama nasıl söylesem… Yazar kullanmak istemiş ve bunları araya bonkörce serpiştirmiş ama kendisi de bu fikirden yana çok rahat olmadığı için midir nedir, biraz eğreti durmuş bazı bazı bütün bu argo söylemler). Bu arada kurguda da kafama yatmayan iki üç nokta olunca… Ne bayılarak okuduğumu söyleyebileceğim ne de yerden yere vurmaya kıyabileceğim bir okuma deneyimi yaşamış oluyorum böyle.

Doğruyu söylemek gerekirse, çok kötülemek istemiyorum ve sert yazmaktan çekiniyorum çünkü nihayetinde beklentisini yüksek tutmayan bir okur için tatlı bir yaz tatili okuması olabilir diye düşünüyorum. Konuyu sevdim, rahatlıkla okunabilmesini, fazla düşünmeden ve merakla sürüklemesini sevdim.

Ama işte…

Ağzımda bıraktığı tattan çok da emin olamadığım için birilerine önerir miyim, pek bilemiyorum. Ya da başka bir romanını okur muyum yazarımızın? Sanmıyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

2 Şubat 2014 Pazar

İki Şehrin Hikayesi bu kadar harcanabilir miydi?

Uyarı: bu bir günah çıkartma yazısı ve bir kişisel günlük sayfasıdır…

Sanırım bir kez daha en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyerek yazının canına okuyacağım fakat (çok üzgünüm ama) hayatımın en büyük işkencesi oldu korkarım İki Şehrin Hikayesi! Aralık 2013 ve Ocak 2014 için bu kitabı seçmek üzere oylama yaparken bir Dickens okuma fikri ve klasik zamanının gelmiş olması nedeniyle hem heyecanlı hem de çok hevesliydim fakat o zaman tabii ki hayatımın belki de en zorlayıcı iki ayının önümde beni beklediğini bilmiyordum. Daha kötü günler görmemek dileğiyle diyeyim öncelikle…

Sonuç itibariyle, deli gibi çıkışların ve de yerin dibinin de altını gördüğüm inişlerin olduğu iki aylık bir sürede bir yandan da kitabı okumaya çalıştım. Haliyle konsantre olamadım, haliyle daraldım, haliyle bunaldım. Hayatımdaki sıkıntıları sayfalarda boğabilecekken sayfaların üzerime üzerime gelerek beni daha da boğmasına izin verdim. Ve itiraf ediyorum ki toplantı zamanına kitabı yetiştiremedim (yetiştirebilirdim evet fakat öyle bir zaman geldi ki elime kitabı dahi alamadım günlerce). Üstelik kurulduğumuz tarih olan Mart 2009′dan beri ilk kez bir iRo toplantısına da katılamadım bu sefer (hayır, okumadığım için değil, katılabilecek olsaydım mutlaka bir şekilde yetiştirebilirdim).

Biraz geriden gelerek de olsa, geçtiğimiz hafta sonunda nihayet ben de İki Şehrin Hikayesi’ni bitirmişler kervanına katıldım ve bunu (benimle birlikte kitabı bir salyangoz hızında okumama eşlik eden, beni yüreklendiren ve “bitecek ha gayret” tezahüratlarıyla bana destek olan sevgili arkadaşlarımla) kutladım!

Aslında Fransız İhtilali ve özellikle de Jakobenlik olgusu (ve tabii tarihi) bu kadar ilgimi çekerken bu kitabı beğenmemiş olmamı bir talihsizlik ve tamamen kişisel bir şuursuzluk olarak görüyorum. Kişisel algı ve sabır eşiğimizin ve ruhsal dalgalanmalarımızın beğenilerimizi ne kadar da yakından etkileyebileceğinin en güzel örneği olmuş olabilir benim İki Şehrin Hikayesi deneyimim. Üzgünüm, ama öyle.

Charles Dickens’ın her bir kelime başına ücret aldığını öğrendiğim gün zaten o “güzel” tasvirler birden “yuh amma uzatmış iki kuruş daha para kazanmak için, ne gereksiz şey!” yargısına dönüşmüştü bende ve bu sefer de farklı bir şey hissedip düşünemedim. Tek aklımdan geçen “e bunu daha iki sayfa önce yazmıştı” ya da “kısa kes bu ne böyle brezilya dizisi gibi be adam!” oldu evet. Bunun haricinde de diyecek söz bulmakta zorlandım açıkçası.

Kitap kulübüne ait olmak çok güzel bir şey, bunun aksini söyleyemem. Normalde alıp okumayacağınız kitapları okumak da hiç şikayet edilecek bir şey değil. Ama işte bazen olmuyor, yürümüyor, tıkanıyor insan. Sanırım bu aralar ben bir “reader’s block” (okur engeli?) yaşıyorum, ama geçecek biliyorum.

Klasikler arasında bunca önemli yeri olan bir romanı böyle yerlerde sürümek de harcım mı bilmiyorum elbette ama yaptım bir kere, oldu bitti.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

Aşk ve Öbür Cinler - Gabriel Garcia Marquez

Normalde yazılarını fazla biriktirmeyen ve bekletmeyen bir insan olarak uzun zamandır ilk kez başıma gelen bir şeyle karşı karşıya kalıyor ve okuduktan aylar sonra bir kitapla ilgili yorum yapmaya çalışıyorum. Bir yandan da enteresan gelen, heyecan verici bir şey de olabilir bu tabii, bakalım tortular oturup ilk yargılar yatıştıktan sonra kitaptan bana ne kalmış, içimde ne oluşmuş bunu görme imkanı olacak.

Kısaca: tamamıyla kişisel düşünce ve hislerimden oluşan fena halde subjektif bir yazı sizi bekliyor…

İzninizle, G.G.Marquez ile ilgili hiçbir yorumda bulunmayacağım (zira gerek aşığı olduğum Yüzyıllık Yalnızlık gerekse de Kolera Günlerinde Aşk başta olmak üzere diğer romanları benim lehte ya da aleyhte konuşmamı bir tokatla engelleyecek kadar üstün gördüğüm eserler). Büyülü gerçeklik ve gerçeküstücülük ise en çok sevdiğim akımlar olarak zaten gönlümde o kadar ayrı bir yer tutmakta ki benim bu tarzda gelen herhangi bir metni sevmeme imkanım asla yok!

Fakat… her şeyi karıştıran ve tüm hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi BEKLENTİLER bir kez daha görev başında bu deneyimimde de… Çok güzel roman, çok güzel konu, çok güzel her şey ama bir şey eksik. Bir şey benim bir Marquez romanına aşık olmamı engelliyor bu sefer. Seviyorum evet, ama öyle büyük haksızlık yapıyorum ki yazarına, o kadar çok “yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık” olmasını istiyorum ki okuduklarımın, doğal olarak farklı bir şeyle karşılaştığımda bünyem reddediveriyor. Bir okurun asla yapmaması gereken hata, her şart altında uzak durması gereken o kibirli şımarıklık yakamı bırakmıyor okuma sürem boyunca.

Ve evet şimdi fark ediyorum ki geçen süre benim hayal kırıklığımı maalesef giderememiş. Üstelik bu kırgınlıkta kendi sorumluluğumu (tamamı bende bu sefer) kabul etmekten başkaca bir çarem de yok.

Sözün özü, bu kitapla ben bir roman okumanın tadından çok kendi roman okurluğumun detaylı sorgulamasını yapıp durdum ve bu nedenle de ne okuduğumdan bir tat alabildim ne de kendimi kaybedip ayıla bayıla bir Marquez deneyimi yaşayabildim. Sanıyorum elimdeki stoğu erittiğim anda bir sonraki Marquez okumama geçmeden önce bir kez daha okuyacak ve bu sefer kaçırdığım her şeyi yakalayabileceğim.

Siz bana bakmayın, beni dinlemeyin ve okuyun lütfen. Ben kendi kendimle hesaplaşıyorum burada nihayetinde!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

26 Kasım 2013 Salı

Granadalı Hasan: Amin Maalouf'un Leo'su.

Amin Maalouf’un herhangi bir kitabının çıkması yeterliydi bir zamanlar heyecanla kitapçılara koşup da hemen edinmemiz ve bir solukta okuyup bitirdikten sonra birbirimize hevesle anlatmamız için. Ben de birçok “bizim nesil mensubu” gibi zamanında okumadık Maalouf kitabı bırakmadığımı ve hepsini de çok sevdiğimi hatırlıyorum. Bu nedenle de Meltem bize elinde Afrikalı Leo ile geldiğinde ne kadar sevindiğimi söylememe gerek yok muhtemelen.

Dedikten sonra…

Keşke geçmişi geçmişte bıraksaymışım! Kitabın ilk sayfasına o zamanlar düştüğüm nota bakacak olursak, ben Afrikalı Leo’yu ilk kez Mart 1999′da okumuşum ve aradan geçen 14,5 yılda da okuduğum her şeyi unutmuşum! Damağımda bıraktığı hoş lezzet kalmış (ama o sanırım genel Maalouf etkisi) ama ne karakterleri ne de örgüyü hatırladım okurken. İyi de oldu bir bakıma, temiz temiz okumuş ve takılacak birçok nokta bulmuş oldum.

Her şeyden önce, Yapı Kredi Yayınları’na buradan iki üç cümlem var aktarmak istediğim: UTANMALISINIZ! Ben müşkülpesent bir okur olarak büyük acılar çektim okurken evet ama “sıradan” (?) bir okur da – biraz dikkatliyse – aynı acıları çekecektir eminim. Büyük bir tutkuyla “öz türkçe” (?) kelimeleri araya serpiştirmenin anlamını sorguladığımı da ekleyerek tek bir çeviri örneği verecek ve bu konuyu çok uzatmayacağım tadımızı kaçırmamak adına:

"Kaçmak için tasarılar yapmaya başladım. Tek girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. Hiçbir zaman hızlı koşamadım. Hele hele rahibelik alışkanlıklarıyla. Bahçıvan beni yakaladı…" (sayfa 287, 11.baskı, Ekim 1998)

Çok özür dilerim, neyle?? Kitap ister İngilizce’den istersen de Fransızca’dan çevrilmiş olsun (ki arkadaşlarım İngilizce’den çevrilmiş olabileceğini söylediler ve ben bunun da neden öyle olduğunu anlayabilmiş değilim aslı Fransızca olduğu için) nun’s habit mi yazıyor acaba aslında orada? Habit sadece alışkanlık değilken, aynı zamanda rahibelerin giydiği cübbeye de verilen isimken acaba orada rahibemizin koşmasına engel alışkanlıklarından ziyade kıyafeti olabilir mi? Ben bunu anlayabilirken böyle bir çeviriye soyunmuş bir çevirmenin de anlamasını beklemek çok mu fazla? Sanmıyorum...

Bu arada, benim okuduğum 11.baskıydı ama arkadaşlarımız arasında 39.baskıyı alanlar vardı ve aynı hatalar aynen devam etmekte. Bunca yıl boyunca, bunca baskıda bu dikkatsizlikler nasıl düzelmez? Nasıl hiç düzelti yapılmaz? Benzer birçok soru sorabilirim ama yine sakince 40.baskıda düzeltmenizi umuyorum. Okurlarınızı aptal yerine koymayın lütfen, çok da ucuz değil Türkiye şartlarında kitap satın almak ve de “iyi” yayınevlerimizden daha özenli çalışmalar beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.

Maalesef çeviri ve düzeltiye o kadar takıldım ki okurken Hasan’ın maceralarından çok fazla tat alamadım. Okurken not aldığım ve çok beğendiğim kısımlar olmadı mı? Tabii ki oldu. Özellikle de okuduğum andan bu yana sürekli olarak kendime tekrarladığım bir kısım var ki, çok hoşuma gitti:

"Tanrı’ya beni uğursuzluklardan koruması için dua etmiyorum. Böyle durumlarda beni umutsuzluktan koruması için dua ediyorum. İnan, Tanrı bir elini bıraksa öteki elinden tutar." (sayfa 269) 

Tanrısal olan hiçbir kısmına bulaşmadan, cümledeki umut kaybının getireceği sıkıntılara yapılan vurgu kulağıma küpe oldu diyebilirim. O gün bu gündür her stresli an ve sıkıntılı durumda bunu kendime tekrarlayarak sakinleşiyorum, iyi geliyor. Sırf bu nedenle dahi Amin Maalouf’a teşekkür ederek kitabı sevebilirim bakın.

Bu ve benzeri birçok altı çizilecek cümle ve paragraf var tabii kitap boyunca karşımıza çıkan, buna hiçbir sözüm lafım yok. Amin Maalouf iyi bir anlatıcı, iyi bir aktarıcı, cümleleri rahat okunan cinsten. Bir de çeviriler güzel olsa!



Okuyanın pişman olmayacağına inanıyorum. Tek kişisel şikayetim doğuştan Müslüman olan Hasan’ın Endülüs ve Kuzey Afrika’daki görece olağan öyküsüne romanın en kapsamlı kısmı ayrılmışken Hristiyanlığa devşirilerek vaftiz edildiği Vatikan günlerine sadece 66 sayfa ayrılmış olması oldu. Hevesim kursağımda kaldı diyebilirim çünkü aslında en enteresan (ve hatta kendi içerisinde bir roman) olabilecek bir bölüm olabilirdi eğer detaylıca işlenebilseydi. Maalesef Maalouf benim gibi düşünmemiş ki birden Vatikan’a gönderdiği Hasan’ı birden oradan çıkartıvermiş.

Daha iyi Amin Maalouf romanları var evet. Ama Afrikalı Leo da iyi bir roman, kötü değil.

Bitirirken not: Afrikalı Leo (Leo Africanus) olarak da bilinen Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez-Zeyyati gerçekte de yaşamış bir karakter. BBC’nin aşağıdaki belgeseli ilginizi çekecek olursa şimdiden iyi seyirler diliyorum:




 ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

17 Ekim 2013 Perşembe

Allahın Kızları - Nedim Gürsel

"Ama bir zaman oldu Allah'ın kızları da vardı. Burada, bu göğün, bu güneşin, bu buharın altında; bu kayalık tepenin yamacında, bu yolun, yolların bitiminde. Allah'ın kızları El Lat, El Uzza ve El Manat. Onları da dinle! Onların sesini."

 Allah'ın Kızları ilk yayımlandığında ve birbiri ardına bir çok baskısı hızla yapıldığında ilgimi çekmişti ve almıştım. Kitap alıp rafta on yıllarca bekletmemle ünlüyümdür aslında fakat yazarına bu kitaptan ötürü (dini değerleri aşağılamak) dava açılması ve "bizim de artık bir Salman Rushdie'miz var" havasının yaratılması üzerine çok da zaman kaybetmeden okuduğumu hatırlıyorum (şimdi kapağın içindeki notuma baktım da, Eylül 2008'de okumuşum ilk olarak ben Allah'ın Kızları'nı).

Bu nedenle, Seyhan bize bu kitabı getirdiğinde de sevindiğimi saklamayacağım çünkü hem çok yoğun bir dönemde olduğum için kitabı okumaya çok vakit ayıramayacaktım maalesef ve de daha önceden okumuş olduğum bir kitap olduğu için biraz karıştırıp tazelenebileceğimi düşündüm hem de zamanında okurken çok beğendiğimi hatırladım.

Toplantıya kitabı sadece bir karıştırıp gittiğim doğru, fakat sonrasında oturup baştan tekrar okudum ve fark ettim ki 5 yıl sonrasında da aynı şekilde sevdim Allah'ın Kızları'nı. Kolay ve rahat bir okuma oldu, dini bir dala tutunmadan okuduğum için olsa gerek kendimi daha çok masal okur gibi rahat ve özgür bıraktığım için de hiç zorlanmadan, kafam karışmadan, kalbim ya da aklım sıkışmadan akıttım sayfaları birer ikişer.

Öncelikle bir noktaya temas etmem lazım yine de: bu kitabı bir roman olarak nitelendirmek zor aslında. Alıştığımız şekilde bir örgüsü yok. Ana kahramanın kim olduğu konusunda çok emin olamıyoruz okurken (PR'cıların çok başarılı - ve hatta olduğunun çok daha üzerinde - yansıttığı gibi bir İslam ve Osmanlı eleştirisi okuyoruz okumasına da, Muhammed'in hayatı mıdır üzerinden geçtiğimiz yoksa yazarın çocukluğunu anlattığı yarı otobiyografik öyküsü müdür bizi içine alan, bunu pek bilemedim ben). Saplantılı ve müşkülpesent roman okurları için bir varış noktası olmamasının (olayın tırmanıp tırmanıp da "nihayet"e eriştiği bir sona ulaşmayacak olacanı bilmenin) getirdiği bir eksiklik hissi kalıyor belki damakta ama benim gibi masallara, hikayelere, öykülere ve özellikle de efsanelere meraklılar için tadından yenmez bir metin çıkıyor ortaya sonuçta.

İki ayrı zamanda ve birçok farklı anlatıcının ağzından dinliyoruz biz öyküleri. Yeri geliyor putlar (ilahe diyelim peki tamam!) dile geliyor, yeri geliyor yazar çocukluğuna sesleniyor ve her iki düzlemde de önce doğuşuna şahit oluyoruz İslam'ın sonra da vardığı noktayı izliyoruz. Bir yandan ümmetçilik ile milliyetçiliğe giydiriyor yazarımız, bir yandan da tatlı tatlı peygamberlere eleştirilerini sıralıyor. Daha sert ifade edebilirdim elbette ben de bu cümleyi fakat yazar o kadar üstü örtülü ve kinayeli bir şekilde getirmiş ki eleştirilerini, hakkında yazarken benim de farklı bir şekilde davranmam çok mümkün olamadı. Kişisel olarak tercihim bu iki akışın birbirinden ayrılması olurdu: ya Muhammed'in öyküsünü okuyalım ya da Rahmi dede ile Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyetin kuruluş yıllarına gidelim. Şahsen bendeniz beceremedi bu ikisini birbirinin üzerine oturtmayı ve hep iki ayrı kitabı aynı anda okuyormuş hissi yaşadı. Yine de bu, kitaptan tat almamı engellemedi, bunu da söylememiş olmayayım.

İçeriğine çok dalmak istemiyorum aslına bakarsanız. Din ya da peygamber eleştirisi yapmayı bu platformda oldukça gereksiz ve hatta yersiz buluyorum. Ama, eğer az da olsa Turan Dursun okuduysanız ya da en azından biraz açık fikirli davranıp da din diye öğretilen kalıpların dışında sorgulayarak merak ettiyseniz zaten Kuran'da anlatılanın ötesindeki İslam'ı ve ayetlerin Muhammed'e nasıl indiğini biliyorsunuzdur ve de bunları bilen bir kişiyi bu kitapta yazılı olan hiçbir şey asla şaşırtmayacaktır.

Son sözüm: okuyun arkadaşlar! Okuyun ve düşünün. Ondan sonra neye inanıp inanmayacağınıza karar verin, ister pekiştirin inancınızı ister sorgulamaya başlayın isterseniz de bunu bir kurgu metin olarak ele alın. Okumaktan kimseye zarar gelmez. :)




Bitirirken not: yazıya eklemek üzere görsel ararken aşağıdaki linklere tesadüfen ulaştım ve okuduklarının ardından farklı kaynaklara ulaşmak isteyebilecekler için paylaşmak istedim. Henüz hiçbirini detaylıca okumuş değilim ama bilginin (değerlendirmeyi bilenler için) azı çoğu sağı solu yoktur diye düşünerek risk alıyor ve buraya yapıştırıyorum.

- NEDİM GÜRSEL’İN ALLAH’IN KIZLARI’NDA YAPISAL VE İZLEKSEL ÖĞELER (Dr. Ali TİLBE)
- The True Origin of 'Allah': The Archaeological Record Speaks
- False Deity: Quranic Arabic Corpus - Ontology of Quranic Concepts



"Allah'ın Kızları"nı da içeren bir "soy ağacı" diyelim buna :)

Son olarak, ilgilenen herkese, eğer okumadılarsa, İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı kitabını öneriyorum bu arada, mis gibidir. :)

Herkese iyi okumalar!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

22 Eylül 2013 Pazar

Kitabın başlığında “Çöplük” geçiyorsa uzak duracaksın (ikide iki ile kesin bilgidir!)

Lafı uzatmadan daha ilk satırda yazmam gereken bir şey var: son derece kişisel bir değerlendirme bekliyor sizi aşağıdaki yazıda, ben uyarımı yapayım. Ben bu kitabı sevmedim.

Hatta, “sevmemek”ten çok daha sert ve ağır kelimeler geliyor aklıma ama kişisel blogda yazmıyor olmanın sorumluluk hissiyle buraya sıralamak istemiyorum tüm his ve düşüncelerimi.

Okuması uzun sürdü, içine girememek bir yana etrafında dolaşmakta dahi zorlandım. Bitmedi gitti, çok uzun süre içimde büyük bir sıkıntı olarak benimle birlikte gezdi durdu “Çöplük” (nihayetinde bir Pazar sabahı saat 05:00 civarı son sayfayı çevirip “çok şükür, bitti!” diye kitabı bir kenara attığımı saklayamayacağım). Toplantımızda da aynı ruh daralmasını yaşadım ve o günden bu yana da oturup şu yazıyı yazmamak için türlü numaralar yaptım. Çünkü: ne yazacağım konusunda çok emin değilim.

İlk (ve emin olun ki son) Şebnem İşigüzel deneyimim olduğunu söyleyeyim önce. Karanlık metinleri, yeraltı edebiyatını, kült romanları, can yakan her şeyi ve de sürrealizmi seven bir insan olmama rağmen kitaptan tek satırda dahi ufacık bir lezzet alamadığım da bunun peşinden gelsin. 3 haftanın üzerinde bir zamanı ömrümden yediğiyle kaldı açık söylemek gerekirse ve kimseye böyle bir deneyimi önermem mümkün değil.

Bu nedenle, herkesin affına sığınarak, hiçbir yerinden tutamadığım bu “roman” ile ilgili herhangi bir yazı yazmamın da çok mümkün olamayacağını söyleyerek burada kesmem gerekecek.

Hayat o kadar kısa ki, kötü edebiyat ve okuruna tepeden bakan işgüzar yazarlarla geçirilen zamana yazık!

Not: Yazarımızın göğsünü gere gere esinlendiğini (??) belirttiği Koleksiyoncu (Fowles) okunmalı, o ayrı! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Sakın Kımıldama - Margaret Mazzantini: Acaba hiç şansımız olmuş muydu ki?

Çok “roman” bir roman Sakın Kımıldama. Rahat okunan, insanı zorlamayan, yormayan, akıp giden bir metin söz konusu. Çeviri güzel (ilk 100 sayfayı Can Yayınları’ndan, kalan kısmı ise Doğan Kitap’tan okudum – ikisi de güzel) düzelti iyi yapılmış, sıkıntısız. Karakterler kendi içlerinde tutarlı, olay örgüsü beklendiği gibi yapılmış. Sürpriz ya da şaşırtmaca yok, sıradan insanların sıradan yaşamları anlatılıyor bize. Ve dürüstçe, ahkam kesmeden, ahlakçılık yapmadan sakin sakin yazıyor Mazzantini. Yer İtalya olmayabilir, İstanbul’da yan komşumun hayatını okuyor olabilirim, o derece “her gün ve herkesin başından geçebilecek bir olay” bu.

Stereotipler resmigeçidiyle başlıyoruz hikayeye… Başarılı cerrah Timoteo, güzel ve “prenses” karısı Elsa, havai genç kızları 15lik Angela. Hayat onlara güzel derken tam, Angela bir trafik kazası nedeniyle hastaneye yoğun bakıma kaldırılıyor. Kızının ameliyattan çıkmasını ve karısının da yurtdışı seyahatinden dönmesini bekleyen Timoteo yıllar yıllar öncesine dönerek hem evliliğiyle, hem babalığıyla, hem aşkla hem de dünyayla hesaplaşmaya başlıyor. Bu noktada Italia ile tanışıyor ve Timoteo’nun kendince büyük bir aşk dediği bu ilişkiyi ve pişmanlıklar resitalini okuyoruz.

Hazin desek, hazin değil. Öfke desen yok, tutku desen tutkunun ne olduğunu iyi tanımlamak lazım. Seçimlerimizin bizi nerelere götürebileceği ve son pişmanlığın nasıl da kar etmeyeceğine dair bir hatırlatma sadece. Yanlış bir anda yanlış bir insanın karşımıza çıkması sonucu hayatımızın nasıl da değişeceğini görünce düşünüyoruz biraz da : “sonunun yıkıntı olacağını bile bile yaşanan mutluluk, hiç mutlu olmamaktan iyi midir?” ya da, “sadece yalnız kalmamak için, sadece biraz sıcaklık hissetmek için, bizi yanlış sebeplerden ötürü isteyen bir insanın kollarına kendimizi bırakmalı mıyız?” ya da, “kendi yarasından kaçan bir zavallı bizim yaramızı sarmamıza yardım edebilir mi ki?“. Sıklıkla bunları düşündüm ben. Ve sonunda karar verdim ki tüm o sorulara yanıtım koskocaman bir hayır. Yaşamak yeterince sıkıntı verici. Bir de başkalarının yaralarının yükünü sırtımızda taşımak her şeyi iyice zorlaştıran bir şey.

"Bırak beni" diye fısıldıyor. Sesi tel gibi ince ve soğuk. "Ne diyorsun…" Ona yaklaşıyorum, yalnız sırtını okşuyorum. "Ben bunu artık yapamam, artık yapamam…" ve başını iki yana sallıyor. "Şimdi olması daha iyi, şimdi daha iyi."Yüzümü ellerinin arasına aldı. "Beni azıcık seviyorsan bırak beni."Ona sımsıkı sarılıyorum, dirsekleri tenimin üzerinde."Seni asla bırakmayacağım."Ve bu dediğimden o kadar eminim ki bedenim sertleşiyor, ona sarıldığım sırada her bir parçam sertleşiyor, sanki bir güç kalkanı gelmiş de beni sarmış. Ve öylece kalıyoruz, ikimiz de çenemizi birbirimizin omzuna yaslıyoruz ve ikimiz de önümüzdeki boşluğa bakıyoruz. Sevmek ne demektir, kızım? Biliyor musun? Sevmek bana göre Italia’nın nefesini kollarımda tutmak ve geri kalan her sesin sustuğunu duymak demek. Ben bir doktorum, kalp atışlarımı istemediğim zamanlarda bile duyarım. Ve sana yemin ederim, Angela, içimde atan kalp Italia’nın kalbiydi. 


Özetlemeye kalkacak olursak:

Ben bu romanı sevdim mi sevmedim mi gerçekten çok emin değilim. Sevilmeyecek bir yanı yok aslında, güzel bir kurgu öykü işte rahatlıkla okunan ve insana “bir şeyler” de hissettirebilen. Fakat yavan da bir yanı var bir yandan bence. Bana yavan gelen bir yanı daha doğrusu. Benlik bir roman değil, toplumsal – tarihi - sosyolojik bir bilgi ya da düşünce katmıyor çünkü insana. Üç kişinin hayatına bir röntgenci gibi uzaktan bakıp, içine de dahil olamadan geçip gidiyoruz öykünün içinden. Bu da bana yetmiyor. Çok iyi bir roman okuru değilim korkarım ben, beklenti yüksek ve başkalarının duygusallığı bana çok işlemiyor (işlese de ters tepiyor). Çok da anormal değil aslında bu; nihayetinde kişisel zevkler ve deneyimlerin bıraktığı tortular devreye giriyor roman okumak gibi sübjektif bir durum söz konusu olunca.

Tüm bu dediklerime rağmen, hiç pişman değilim okuduğuma. Tartışmasından da büyük zevk aldığımı söylemeliyim, teşekkürler Banucum ve lehte aleyhte fikirleriyle beni besleyen arkadaşlarım. :)

Odadan çıkarken ve parmağım ışığı söndürmekte gecikirken, Italia ardımızda kapanmakta olan o karanlık çukura son bir kez bakmak için arkasını dönüyor. Aklımızdan aynı şeyi geçiriyoruz: Ne yazık, şansımızı kaybettik!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

30 Haziran 2013 Pazar

(Türkiye'nin batısından doğusuna) Son Adım - Ayhan Geçgin

Sokakta gördüğümüz, her gün dirsek temasında bulunduğumuz binlerce insandan biri Alisan: Orta yaşa doğru yol alan, amaçsız, hedefsiz, isteksiz, boşvermiş ve yalnız. Tırnaklarını dünyaya geçirmiş inatçı ve yaşamdan vazgeçmeyerek ölüme doğru giden yaşlı babaanne. Babaannenin yatağa düşmesiyle birlikte Alisan'ın hayatına sessizce giren Kader: Kocasını bir kazaya kurban vermiş, hasta babasına ve ergen oğluna bakan komşu kadın; o da en az Alisan kadar yalnız.

Beklentisiz ve (açık söylemek gerekirse kitabı Erdem seçtiği için başıma gelecekleri öngörebilmem nedeniyle) biraz da isteksiz başladım okumaya Son Adım'ı. Hayat hepimiz için yeterince zor olduğu için olsa gerek, özellikle son zamanlarda beni gerçeklerle tekrar tekrar yüzleşmek ve zaman zaman da hatırlamak zorunda bırakan tüm metinlere büyük bir direnç gösteriyor bünyem. Televizyon olsun, internet olsun, dostlarla sohbetler olsun sürekli bir karşılaşma / yüzleşme / kabullenme / öfke / üzüntü halinde olduğumuz için, en azından okuduğum kitaplarla dünyadan (ve bu ülkeden) ufak bir uzaklaşma molası arıyor ruhum fakat iRo! ve üyeleri sağolsun son aylarda bu pek mümkün olamıyor ve her ay yeni bir tokat yiyoruz suratımızın en orta yerine.

Ayhan Geçgin'in tokadının etkisi ise hala kulaklarımı çınlatmaya devam edecek kadar büyük oldu.

***Yazının bundan sonraki kısmı kitabı ele verecek spoiler'larla bezelidir.***


Başta çalışıyor Alisan. Babaannesiyle yaşıyor, bundan ötürü ne mutlu ne de mutsuz. Kabullenmiş ve hemen akabinde de boşvermiş. Üniversiteye gitmiş zamanında ama bırakmış. Eviyle işi arasında kendine rağmen sürmekte olan bir hayatta eskiyerek gidip geliyor. Yaşlanmıyor o, eskiyor sadece. Derken işinden oluyor, onu da normal ve hatta rahatlatıcı buluyor. Tatile gittiğinde evine dönmek isteyen eve döndüğünde ise uzaklaşsa daha iyi olacağını düşünen sen gibi, ben gibi bir adam işte... Babaannenin hastalanması ile birlikte hayatına Kader giriyor. Belki aşık olabilir, belki sevebilir, belki alışabilir Kader'e Alisan ama bir peri masalında olmadığımız ve hayat da çocuklarını güldürmeye meraklı olmadığı için biz aslında biliyoruz ki bu pek mümkün olamayacak. 

Nitekim Babaanne ölünce Alisan onu toprağa vermek üzere kısa süreliğine memlekete gideceğini Kader'e açıkladığında anlıyoruz ki hayat onlara çok büyük ihtimalle bir çelme daha takacak. Kitabı yarılamışken içimizde kalan 2-3 umut kırıntısı varsa onları da hafif hafif yitirmeye başlıyoruz. Çünkü burası Türkiye ve Türkiye'nin doğusunda asla umut olamaz.

Bilmediğimiz çok az şey anlatıyor bize Alisan'ın öyküsü eğer 90ların faili meşhur kayıpları ve de doğu illerimizde olanları birazcık da olsa biliyorsak. İnsanların yıllarca yaşadıklarının ufacık bir kesitini görüyoruz sadece ve bu dahi içimizi isyanla dolduruyor. Esas işkence ruha yapılıyor çünkü. Esas hedef alınan tüm umut ve hayallerimiz. En zoru da yüzleşmek... 

Ağlıyorsam, tamamen sinirden! Yoksa Alisan biliyorum ki bunu zaten bekliyordu ve şaşırmadı. Bu yüzden de kulaklarımızda çınlayacak cümleleriyle birlikte son adımı atıyor ve bizi içimizde isyanla başbaşa bırakıyor: 
"Sizin," diyorsun, "bilmediğiniz bir gerçek var," sözcükler ağzından zayıf, kuru, sayıklar gibi, fısıltıyla dökülüyor yine de fısıltı odayı dolduruyor, "insan bir hiç değildir." "Siz" diye sürdürüyorsun, "insanı içler acısı bir şeye, bir paçavraya, acı çeken, acıdan başka bir şey bilmeyen bir şeye, küçültülmüş bir şeye, bir zavallıya, bir hiçe çevirmek istiyorsunuz. Ama ne yaparsanız yapın insanı bir hiçe indirgeyemezsiniz. Gerçeği mi istiyorsunuz, işte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır." 
Çok beğendim Son Adım'ı. Çok çok çok çok çok ÇOK beğendim hem de. Hakan Günday karakterlerini hatırlattı bana Alisan ve hayatın ona kendine rağmen (ya da belki de kendisi yüzünden) attığı tüm çalımlar. Dilini ve tekniğini de pek sevdim Ayhan Geçgin'in. Okuyun, okutun derim: etkileneceksiniz. 


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

26 Mayıs 2013 Pazar

Son Ada: "Masum Kurbanlardan Öç Alan Savaşçılar Yaratmak"

Yabancı bir okur Son Ada'yı bir distopya olarak nitelendirmiş midir acaba diye düşündüm bir ara okurken. Kara mizah olarak mı ele alsam diye düşündüm kısacık bir süre için. Yakın tarihimizin (ve hatta bugünümüzün) can yakan bir portresi olarak bakmaktan başka bir çıkışım olmadığını kabullenmem çok uzun sürmedi tabii ve de BaşkanKenan Evren olarak okuyan herkes gibi (herkes öyle okudu demiyorum, benim gibi onun bir Kenan Evren canlandırması olduğunu okuyanların çok olduğunu düşündüğümü söylüyorum sadece) acı çekerek, ruhum daralarak, bolca hayıflanarak ve sık sık gözlerimi kapatıp kitabı elimden atmak isteyerek okudum kitabı.

Aslına bakarsanız, beğendim. Beni bunca sinire kesmesi dahi başarısının bir göstergesi elbette. Livaneli her zamanki gibi temiz tekniğini kullanmış, sohbet eder gibi akıtmış götürmüş satırlarını. Belki biraz fazla basit, belki biraz fazla düz ama ben bunları olumlu karşılayan grupta yer alıyorum. Bizden de genç (ve 12 Eylül'e tamamen yabancı kalmış) nesillerin konuya girişi için iyi bir başlangıç olabileceğini düşünmeden edemedim okuduğum sayfalar boyunca.

Belki yazarımızın niyeti değildi ancak ben alegorilerin peşine takılıp sürüklendim ve acaba dedim martılarımız Kürt halkını mı sembolize ediyor (benzer bir şekilde yılanı PKK'ya, tilkileri ise orduya yakıştırdım). Belki evet, belki alakası yok, üstelik arkadaşlarımın da dediği gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın hemen her yerinde yaşanan benzer hikayelerin hepsini bulabiliyorsunuz anlatılanlarda. Coğrafya değişse de olayların özü asla değişmiyor. Yine de ben hem kendi topraklarımızın hem de Livaneli'nin geçmişi nedeniyle (ve son dönemde Evren ve silah arkadaşlarının marifetlerine fazlaca daldığımız için) kendi okuduğum öyküyü bu temele oturtup devam etmekten başkasını yapamadım. Fazlasıyla keskin ve net bir şey çıktı karşıma, belki de hedef bu değildi ama öyle oldu bir kere. Nasıl öyle düşünmeyeyim ki hem? İleri demokrasiye gark olmuş bir ülkede yaşıyoruz ve tüm kararların "demokrasiye uygun" bir şekilde alındığı bir adanın mahvoluşunu sayfa sayfa okuyoruz. Tanıdık gelmemesi mümkün mü?

Yazacak çok sözüm vardı fakat şimdi hepsi öyle gereksiz geliyor ki bana! Son dönemde roman okumaktan soğumaya başladım korkarım üst üste okuduklarımız nedeniyle. Romanların her biri çok güzel, Son Ada da öyle, bunu yadsıyamam ama fazla onikiden vuruyorlar hedeflerini ve her gün maruz kaldığımız bombardıman üzerine kafamızı dinlendirebileceğimiz belki de tek aralıkta bir de bunların parodileri ve ince işli satırlarıyla başa çıkmak zorunda kalınca ben korkarım ki delirmeye başlıyorum.


Siz yine de bana bakmayın, alın okuyun. Pişman olacağınızı hiç sanmıyorum.

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

2 Nisan 2013 Salı

Düğümlere Üfleyen Kadınlar - Ece Temelkuran

Ece Temelkuran köşe yazılarını ve de ekseriyetle muhalif duruşunu takdir ettiğim bir yazar. Takdir etmemin kadın olmasıyla çok az ilgisi var doğrusunu söylemek gerekirse, genel olarak beğeniyorum onu ben. Son dönemin moda tabiriyle, kadın olması da pastanın üzerindeki çilek oluyor benim için bu durumda sadece. Üstelik, dün akşamki toplantımız son zamanlarda en deşarj olduğum, en iyi vakit geçirdiğim toplantı olmuş olabilir bunu rahatlıkla söyleyebilirim! Bir masanın etrafına dizilmiş 7 kadın 1 kadın tarafından yazılmış 4 kadının öyküsünü okuyor ve bir noktada hepsi aynı anda konuşarak kendi öykü ve deneyimleriyle romanı harmanlıyor. Hem curcuna hem de bir "kadınca samimiyet kurma" akşamı oldu bizim için diye düşünüyorum çünkü kitabın içimden taşırdığı ve normalde belki de hiç konuşmayacağım bazı anı ve hayalkırıklıklarımı arkadaşlarımla paylaşmama neden oldu bu kitap. Pişman mıyım? Asla.

Gelelim kitabın kendisine:

Gaye bize "Düğümlere Üfleyen Kadınlar okunacak" dediğinde sevindim. Muz Sesleri'ni okumamıştım ve Ece Temelkuran hakkında da çok yüzeysel bilgilere sahiptim, yine de köşe yazılarından aldığım tadı alacağımı düşünerek kuruldum okumaya. Ama sanırım benim yanlış bir zamanıma denk geldi ki bir türlü içine giremedim, karışıp gidemedim Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a. Ta ki 300.sayfada bir anda ve nasıl olduğunu da anlamadan hikayeler beni de içlerine katıp götürene dek.

Kafam karışık bir şekilde bitirdim kitabı. Bazı kitaplar için sadece bir beğendim ya da beğenmedim demek mümkün olmuyor. Düğümlere Üfleyen Kadınlar'da ise bir yandan çok beğendiğim ve severek okuduğum bir yandan ise "bitsin artık bu kitap lütfen!" diye yakındığım kısımlar oldu. Ece Temelkuran'ın yazarlığından ya da anlattıklarından çok kendi kişisel deneyimlerim ve kendi yaralarım yönlendirdi beni kitap boyunca ve zaman zaman sıkılıp zaman zaman öfkelenerek devirdim sayfaları.



Sanırım ben bu kitabı olması gerektiği gibi - bir yol kitabı - olarak okuyamadığım ve alt metinlere çok fazla sızmaya çalıştığım için acı çektim okurken. Bu arada, eklemeliyim ki çektiğim acının Temelkuran'ın yazarlığı ile pek ilgisi yok, tamamıyla kendi hayat deneyimimin ve seçimlerimin yansımalarıyla yüzleşmenin sonucu oldu içimi bir iki yerde çizen satırlar. En canımı sıkan şey her şeyi bırakıp da yollara düşen kadınların (aslında takdir edilmesi gereken bir özgürlük harekatıymış gibi görünürken ilk bakışta) sebeplerinin hep bir erkek tarafından yenilen ufak çapta kazıklar olduğunu görmek oldu. Çok üzgünüm ama ben terk edilmeyi büyük bir kazık olarak gör(e)miyorum. Bu nedenle de böylesine bir sebepten ötürü yıkılıp giden sarayları anlamakta zorlanıyorum. Ha, bu demek değil ki çekilen acı sahici değil, son derece sahici ve olabilir olaylarla örülü çoğu sayfa kitapta. İnsanlar elbette aşk acısı çekiyor ve bu nedenle kendilerini yollara vuruyor. Ama ben, bunu anlamakta hep zorluk çektim ve de bu yaşımdan sonra da anlamamayı umuyorum. :)

Bir ufak nokta da aslında bu kadınların her birinin yaralarının sevgililer tarafından değil de babalar tarafından açılmış olduğunu düşünmem nedeniyle Muhammed, Kemal ve Jezim'le olan hikayelerden çok babalarıyla yaşadıkları hikayeleri daha çok merak etmem. Babasız kadınlardan olmasalardı bu kadar güvensiz olmazlardı diye bir his oturdu yüreğime. Ama diyorum ya, ben biraz da kendi hikayemi okudum sayfalarca ve bu nedenle de yer yer çok öfkelendim bu kadınların bunca yıkılmış olmalarına. İnsanın elinde değil sanki...



Son olarak, kitabın arka kapağındaki Ortadoğu vurgusu biraz da yanıltıcı oldu sanırım benim için, biraz daha Arap Baharı eksenli bir şey okuyacağımızı sanarak başladım ve galiba bitişte esas hikayenin 4 kadının (daha doğrusu 3 kadının, çünkü anlatıcı olan 4.kadın hakkında çok çok az şey öğreniyoruz ki amaç da bu herhalde) iç dünyalarındaki kavgaların yatışması olduğunu görünce beklentim karşılanmadığı için biraz tamamlanmamışlık hissine kapıldım.

Yine de: Okunması kolay, bolca altı çizilecek cümleyle bezeli, eğlenceli bir kitap aslında Düğümlere Üfleyen Kadınlar. Biraz bestseller tadında olduğu için beklentisi çok yüksek benim gibi okurlara yer yer tatsız gelebilir ama okumaya da değer, tüm eleştirilerime rağmen tavsiye ederim.

Yazı da aslında kafam kadar karışık olmuş oldu bu arada... Kitabı beğendiğim ancak bolca da eleştirim olduğu için olsa gerek! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

10 Mart 2013 Pazar

Kışkırtıcılara karşı tek başına: Günaha Son Çağrı - Nikos Kazancakis

Günaha Son Çağrı ben bildim bileli kitaplığımda olmuştur ve yıllar boyu defalarca yola çıkmama rağmen asla ilk 10 sayfanın ötesine geçememişimdir (sebepler çok çeşitli ama son yıllardaki en geçerli sebebim iRo! romanlarının buna bir türlü izin vermeyecek kadar yoğun olması oldu).

Hal böyle olunca da, en şaşırılmayacak şekilde, kitap seçme sırası bana gelince arkadaşlarıma sevinçle elimdeki kopyayı (Cem Yayınevi, 1984) göstererek en bir demokratik (!) şekilde “Buyurun dostlar, Şubat kitabımız!” dedim. Bazılarımızın ilk, bazılarımızın ise ikinci okuması olması bu aya ait bir istisna oldu belki (biliyorsunuz mümkün olduğunca herkesin ilk okuması olmasına dikkat ediyoruz) ancak kitabın da istisnai bir duruşu olması nedeniyle çok üstünde durmadığımı eklemeliyim.



Benim için Günaha Son Çağrı’yı okumamız birden fazla sebepten ötürü önemliydi. Her şeyden önce, kitapla ilgili çok basmakalıp bir fikrim vardı (zamanının ötesinde sayılacak kadar cesur bir metin, Kazancakis’in aforoz edilmesine sebep olmuş, İsa’nın hayat ve Mesihlik öyküsü, vs…) ama filmini de seyretmemiş olmam nedeniyle çok da fikir sahibi değildim açıkçası. Bu ayıbımı gidermek isteğim kişisel sebebimdi. Ek olarak, yabancı dili ilk öğrendiğimde (yıl 1984), elime alıp da okuduğum ilk İngilizce kitap “Çocuklar için İncil”di. Sebebini hatırlamıyorum dahi, sanırım resimleri ilgimi çekmişti ve cildi de kütüphane rafındaki diğer kitaplardan daha sevimli gelmişti bana… Sonuç itibariyle bir çocuktum, kitap okumak en büyük tutkumdu ve kocaman bir cilt kendisini devirmem için beni bekliyordu, daha ne olsun! İncil’in ardından evimizde bulunan Kuran’ı okumuştum Türkçe çevirisinden fakat maalesef “Çocuklar için İncil”de olduğu kadar anlamamıştım olanı biteni, ben öyle hatırlıyorum. Yine de, çocuk aklımla (ki, yetişkinlik aklım da hala aynı düşüncede) kutsal kitapların isteyene yol gösterici birer kitaptan öte olmadığını, peygamberlerin de senin benim gibi insanlar olduklarını ve esas önemli olan şeyin iyi yürekli ve insanlara kötülüğü hiçbir şart altında yapmayacak bir insan olmak olduğunu çıkartmıştım kendi payıma. İnançsız olmamakla birlikte, sırasıyla önce agnostik sonra da deist bir insan olarak tanımladım kendimi ve çok erken yaşlarımdan itibaren ne kendimi ne de başkalarını kandırdım. İşte tam da bu nedenle bu romanı yetişkinlik yaşlarımda, kişilik ve algılarına son derece güvendiğim arkadaşlarımla okumak ve akabinde de tartışmak benim için çok cazip oldu. Ve tabii bir de merak var işin içinde: Kazancakis nasıl bir İsa ile tanıştıracaktı acaba bizi?

Yukarıdaki uzun girişi yapmamın sebebi aklen ve ruhen hangi noktada durduğumu ve bunun okuduğumuz romanı algılamamdaki etkilerini biraz olsun açık hale getirebilmektir. Tüm bunları dedikten sonra, öncelikle Kazancakis’in hakkını teslim etmek istiyorum: her babayiğidin kalkışamayacağı bir işe kalkışmış, özellikle de kitabın ilk olarak 1953 yılında yayımlandığını düşünürsek bunun hiç de kolay kolay göğüslenemeyecek bir baskı ortamında yapıldığını anlamamız çok da zor olmaz. Bu açıdan, önemli bulduğum bir roman oldu, tartışma alanı yaratması açısından çok önemli hem de. Kazancakis’in hayatı ya da romanın daha sonra Martin Scorsese tarafından filmleştirilmesi konularına (girersek çıkamayız diye düşünerek) hiç girmiyorum, isimlerin üstüne tıkladığınız anda vikipedi’nin ilgili sayfalarına ulaşabilirsiniz.

Zamanında öğrendiğim kadarıyla, İsa’yı diğer peygamberlerden ayıran çok önemli bir nokta var, o da İsa’nın bizim bildiğimiz anlamda bir peygamber olmamasıdır (Hıristiyan öğretisi böyle der bunu). İsa, direkt olarak yeryüzüne inmiş bir tanrıdır. Tanrının oğludur, dolayısıyla da kendisidir. Ama aynı zamanda da insandır, tam insandır hem de. Kafa karıştırıcı, değil mi? Hem de nasıl! Bunu bir kere kabullendikten sonra, insan doğasıyla tanrısal olan arasındaki dehşet verici çekişmeyi (ve tabii ki hangisinin galip geleceğini) anlamak da hiç zor değil. Üstelik de insanlar burunlarının ucundakine karşı inanması güç bir şekilde kördür (hep oldukları gibi!). Örneğin, haham sebt vaazında saatlerce Mesih'in gelişini ve nasıl olacağını anlattıktan sonra havradan çıkan cemaat İsa'yla karşılaşınca (tüm belirtileri taşımasına rağmen) Mesih'in o olduğunu görememiş, kendisiyle alay etmiştir. Her zamanki gibi, inanmak kolay, görüp anlamak çok zor elbette.

Kazancakis’in çıkış noktası da bu işte: alıştığımız ve bildiğimiz İsa’nın İNSAN yanını bize göstermek.

Olmak istediği ile olması gereken arasında çok derin bir uçurum vardır Nasıralı İsa’nın. Tek isteği normal bir insan gibi kendi halinde yaşamak ve marangozluk yapmakken ondan beklenen silkinip ayaklanması ve artık rayından çıkmış insanlığı tekrar Tanrı yoluna sokmasıdır. Bunu kabullenmek ve böylesine ağır bir yükü omuzlamak kolay değildir. İnsanlara kendini ifade etmek, onlara bunu kabul ettirmek, nihayetinde varacağın yeri bile bile oraya doğru adım adım yürümek bir insanın yapabileceğinin ötesindedir. Ama İsa pes etmez, içindeki tanrısal gücün de desteğiyle tüm insanlık için bir günah keçisi olmayı kabul eder. Sadece kabul de etmez, bunu ister ve bunun için çalışır. Kendi istekleri ise “günaha çağrı”dır sadece, bunlara gözlerini kapatması beklenir ondan. O da öyle yapar…

Dinler söz konusu olduğunda, büyük küfür bu aslında tabii ki. Bu nedenle kitap birçok ülkede yıllarca yasaklı kalmış (ki bazılarında hala yasaklı), bu nedenle filmin gösterildiği salona Fransa’da molotoflu saldırı yapılmış, bu nedenle hala bu kitabı okuyanlara küfürbaz dinsiz muamelesi yapılabiliyor. Bir açıdan bakınca, son derece anlaşılır tepkiler bunlar (kabul edilir demediğime dikkatinizi çekerim, sadece “anlaşılır” diyorum ama asla haklı görmüyorum).

Eğer bugüne kadar kendi adımıza ne olduğumuzu hiç sorgulamadıysak dahi şimdi kısacık bir süre için kendimizi Kazancakis’in yerine koyarsak belki biraz daha mümkün olur hem kitabı ve kitaptaki İsa’yı hem de yazarın kendisini anlamak: Hayatta ne olduğumuzu, neden hayatta olduğumuzu anlamaya çalışırken ve hem kendimizi hem de çevremizle birlikte bize öğretilenleri can yakacak şekilde sorgularken ne hallere düşeceğimizi, nasıl iki arada bir derede kalacağımızı görmek çok da zor değil. Üstelik bizden beklentisi olan sadece anamız babamız ve çevremiz değil: koskoca bir Tanrı’dan bahsediyoruz burada. İnsanın algısını şaşalatacak kadar zor bunu hazmetmesi, hele ki dindar bir insansanız.

Karakterlere ve olay örgüsüne girmek işime gelmiyor şu anda. Bilindik bir konunun bazı nüanslarla işlendiği bir metin okuyoruz ve aslında net bir şekilde bunun çok da iyi bir roman olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Çok daha iyi romanlar okuduğumuz bir gerçek! Ama yine de bu mutlaka okunması gereken bir roman olarak kalıyor kafamızın bir yerinde, insanı ya geçmişteki arayışlarına uğrattığı için ya da artık bir arayışın / bir sorgulamanın vaktinin geldiği gerçeğiyle yüzleştirdiği için.

Benim için çok kişisel bir deneyim oldu, hem kendi geçtiğim yolları hem de bu yollarda yalnız olmadığımı hatırladım. Severek okudum, sıkılmadım, sonrasındaki tartışmamızdan da büyük keyif aldım. Dogmalara karşı çıkanları reddetmiyorsa bünyeniz ve de kör bir bağnaz değilseniz okumanızı ve de biraz üzerinde düşünerek ondan sonra yolunuza devam etmenizi öneriyorum.

Son olarak bir fotoğraf eklemek istiyorum, şirketlerinin toplantı salonunu bize cömertçe açan Seyhan sayesinde gördüğüm üzere bir ofisin tüm duvarları bir romandan ilham verici parçalarla bezeli olabiliyormuş. Hem Seyhan'a ve ofis arkadaşlarıyla yönetimlerine teşekkür ediyorum hem de "Atlas Shrugged"dan ufacık bir parçayı size yorumsuz olarak sunmak istiyorum:



İster bu roman üzerinden, ister Atlas Shrugged üzerinden, ister genel olarak yorumlayabilirsiniz, düşünmek ve konuşmak serbest her zaman!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Mart 2013 Salı

Homo Homini Lupus: Akçasazın Ağaları - Yaşar Kemal

Türkiye'de (kitap okusun ya da okumasın) hemen hemen herkesin bildiği az sayıda edebiyatçıdan birisi olsa gerek Yaşar Kemal. Okuması yer yer zahmetli olmakla birlikte her daim zevklidir, hakkında yazmak ise (eğer yüzeysel 3-5 satırın ötesinde bir şeyler aktarmak isterseniz) çok kolay değildir. Zoru başarmaya çalışacak olmakla birlikte, kendime son derece güvensizim şu yazıya başlarken. Birden fazla sebebi var bunun:

1 - Maalesef akıllıca davranmadım ve iş yoğunluğu vs. diyerek kitabı bitirmemin ve dahi toplantının üzerinden 1 aydan uzun süre geçmesine izin verdim yazmaya oturmadan önce.
2 - Yaşar Kemal'in anlattığı destanın ve (bence) büyüklüğünün yakınına dahi yaklaşmayacağını çok iyi biliyorum bu yazımın.
3 - Akçasazın Ağaları'nın büyüsünü satır satır didikleyerek bozmak istemiyorum.

Bu ve benzeri sebepler nedeniyle de tüm okları göğüslemeyi göze alarak mümkün olduğunca kısa ve öz olmaya çalışacağım.

 Öncelikle, tek cümle ile şunu söyleyeyim: HENÜZ OKUMADIYSANIZ, AKÇASAZIN AĞALARI'NI ALIN VE OKUYUN.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde yaşayan herkesin okuması önemli Yaşar Kemal'i. Dikkatlice, düşünerek, yeri geldi mi kafasını duvardan duvara vurarak ve "neden böyleyiz biz?" sorusunun yanıtını her sayfada ayrı ayrı hissederek / fark ederek okumalı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışından da önce başlayan hikayeleri Cumhuriyet dönemine taşıyan Yaşar Kemal net bir şekilde gözlerimizin önüne seriyor ki geçen yüz yıldan uzun süre içerisinde bir arpa boyu dahi ilerleyememiş bu toprak insanı.

Acıklı mı? Çok!
Bir o kadar da etkileyici tabii ki...

Daha ilk sayfasının ilk satırında hikayesinin içine çekiyor okurunu Yaşar Kemal. Nihayetinde, hemen herkesin diline pelesenk olmuş şu ünlü ve içli satır karşılıyor bizi kitabın her iki cildine de başlarken:



Derken, Emir Sultan'la birlikte bata çıka kaçarken atlılardan, hissediyoruz üstümüze başımıza yapışan çamuru. Sarı yağmur bizim çevremizde yağıyor sanki (burada Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık'a el sallamak istiyorum, okurken de aklıma gelmişti). Her yer sarı, her şey sarı. Çukurova'dayız, sarıya boğuluyor, sarıya gömülüyor, sarıyla çevrelenip sarmalanıyoruz. Tam tamına 1234 sayfa boyunca da sarıdan kurtaramıyoruz yakamızı.



Bir yandan sarı, bir yandan zulüm yakalıyor bizi gırtlağımızdan ve yer yer nefes alamayacak kadar sıkışıyoruz kendi ruhumuzun içerisinde. Hemen her sayfanın hemen her satırında kulağımıza hafif hafif "homo homini lupus" diye fısıldandığını duyuyoruz: insanların yapabildiği, yapabileceği, düşünüp arzuladığı vahşeti okurken bizim aklımız belki almayabilir dahi fakat bu onlar için hayatın bir parçası. Yemek gibi, içmek gibi, nefes almak gibi. Doğumla gelen ve ölüme kadar omzumuza kurulmuş bizimle yürüyen o iştah dolu vahşet. Beni en zorlayan bu insan doğasıyla yüzleşmek ve bunca dehşeti hazmetmeye çalışmak oldu. Ve sanırım bu nedenle çok zorlandım uzunca bir süre kitapta ilerlemek konusunda.

Ama sonuç itibariyle ayakları son derece sağlam bir şekilde yere basan ve bir yanıyla da (delicesine aşık olduğum) gerçeküstücülükten nasibini bolca almış bir büyük eser olunca elimde, asla bırakamadan devam ettim sabırla.

Sadece insan öyküsü değil Akçasazın Ağaları. Değişimin öyküsü burada söz konusu olan. Her şey değişirken insan gene en sabit kalan oluyor öykü boyunca. İnsan doğası değişmiyor, değişemiyor. Coğrafya (harita üzerinde sabit kalmakla birlikte) fiziksel olarak değişiyor, zaman değişiyor, devlet değişiyor. İnsan dediğimiz varlık ise huy ve yapı bakımından yerinde sayarak aynı çamur çukurunda debelenip duruyor ve aynen günümüzde olduğu gibi kendi için faydalı olabilecek herkesi ve her şeyi çemberin dışına itiyor. Şahit oldukça anlıyoruz ki bugün içinde bulunduğumuz durum gerçekten de hiç şaşırtıcı değil.

Vatan ve millet kavramlarının içlerinin ne kadar da boş olduğunu söyleyip durduğumuz şu zamanda bunun nedenlerini uzun uzun okuyor ve beyninizi parçalamak istiyorsunuz. Siyasetçilerin ve askerin ülkeye verdiği sonsuz zararı okudukça, Amerika'nın marifetlerine yakından şahit oldukça ve de insanların ezik rezilliğini irdeledikçe nefret mi etseniz acısanız mı bilemiyorsunuz bazen. Ben bildim ve nefret ettim.

Az önce de dediğim gibi: çok çok acıklı.

Her ne yazarsam yazayım hakkını veremeyeceğimi biliyorum demiştim, bitirirken hala öyle hissediyorum. 1234 sayfa okumak, içinde kaybolmak, hayran kalmak, tiksinmek, üzülmek, ümitlenmek lazım anlamak için bu hissimi.

Beni çok etkileyen ufacık birkaç parçayı buraya almazsam aklım kalır:
"Hep korkuyorlar. Kendilerini böylesine yiğit gösterme çabaları ondan. Hep ödleri kopmuş. Uçan kuştan, yürüyen böcekten, gölgeden korkuyorlar. Yiğitliğe, yürekliliğe bu kadar hayranlıkları ondan. Korkaklar, korkacık oğlu korkaklar." (Demirciler Çarşısı Cinayeti, S.302)
Gerisi için, Derviş ve Mustafa için, Yusuf için, ağalarla beylerin birbirlerine kıyasla ne olup ne olmadıklarını kendi adınıza görmek için, çemberin nasıl da kapanarak öykünün tamamlandığına şahit olmak için okumanız lazım. Roman mıdır destan mıdır rüya mıdır kendiniz karar verebilirsiniz ondan sonra.

Son olarak şunu da buraya almak istiyorum, bakalım ne kadar tanıdık gelecek sizlere:
"Bizimki muhalefetin ağzını açtırmamaya karar verdi. Belki de muhalefeti ortadan kaldıracak. O zaman bu memleket memleket olacak. Bizde, bu doğu memleketlerinde demokrasi sökmez. Daha yeni yeni anlıyorlar." (Yusufçuk Yusuf, S.325)

***SPOILER ALERT***

Neden Derviş'in "gelenek" dışında davranıp da Yusuf'u sağ bırakacağını düşünmüştüm ki? Sempati mi duyacağız katillere "eski zaman kodu"na göre davrandıkları için? Kafam karışık birçok açıdan...

(Kitabın son cümlesini okuduğum tarih olan 31 Ocak'ta aldığım nottur)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Şehrin Kuleleri - Tayfun Pirselimoğlu

En son söyleyeceğimi en başta söyleyerek olağanın dışında bir giriş yapacağım belki de yazıma ama söylemezsem sanırım çatlarım:

Son dönemde okuduğum kitaplar arasında bana en büyük hayalkırıklığını Şehrin Kuleleri yaşattı. Her yıl böyle bir kitap düşüyor kafama (geçen yıl Ölüm Pornosu, ondan önceki yıl da Çöplüğün Generali bunu yaşatmıştı). Ütopik ve distopik hikayelere merakım nedeniyle Özlem kitaptan ilk bahsettiğinde ve hatta kitabı elime aldığımda gerçekten heyecanlıydım. O heyecanı diri tutmaya ve kitabımızı sevmeye çok çalıştım. Şaka değil, beğenmeyi çok istedim okurken. Ama olmadı.

Sebebi birden fazla elbette ancak beni kitaptan en çok soğutan şey kitabın özensizliğiydi. Yayınevinin - okurların ortak sorumluluğudur elbette raflarda yer alan kitapların "düzgün" olması. Sondan başlayacak olursak: okur bilinçli olur ve aptal yerine konmayı (haralagürele basılmış bir kitaba para vermeyi) reddederse yayınevleri özenli redaksiyon yaparlar ve hiçbir düzeltiye tabi tutmadıkları (ya da daha da korkuncu, düzeltiye tabi tuttuklarını iddia ettikleri ancak özensizce güya gözden geçirilmiş) kitapları basmaya utanırlar. Bu konuda en az sorumluluğu yazarlara veriyorum aslında ben. Yazarın anlatımını ve yaratıcılığını daha ön planda tuttuğumdan olsa gerek, imla ya da (haliyle) matbaa hatalarından onları sorumlu tutmam pek mümkün olmuyor. Bana göre, yazarın bu konudaki temel sorumluluğu yayınevine özenli bir düzelti için baskı yapmak olmalı.

Bu uzun paragraf sonrasında ise üzülerek söylemeliyim ki Şehrin Kuleleri özenlilik açısından fena halde sınıfta kaldı gözümde. Dil kullanımı ve roman yazma konusunda bunca ahkam kesen Pirselimoğlu'nun da böyle bir özensiz kitapla raflarda yerini alması onun sözlerinin tamamını gözümde geçersiz kıldı ve beni kitaptan (ve hatta kendisinden) fena halde soğuttu. Aptal yerine konmaktan hoşlanmıyorum ve beni aptal yerine koyan yazar ve kitaplardan da mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Son dönemin moda tabiriyle; duyarlılıklarıma saygı bekliyorum, hassasiyetlerime aykırı davranılmasını sevmiyorum.*

Beni en rahatsız eden noktayı yazdıktan sonra ufak bir not düşerek yazarın çıkış noktasına bayıldığımı söylemeliyim. Yer Türkiye ve zaman (anlıyoruz ki) gelecekte bir an. Ne kadar gelecekte olduğunu bilmesek de bana öyle geliyor ki "oldukça" gelecekteyiz (belki günümüzden 100 yıl ilerisi?). Yine de (ve her zamanki gibi) bir arpa boyu yol gidememiş, ilerlemeyi ya da yerimizde saymayı bırakın, ülkece çok yıllar öncesine gitmişiz. Darbe üstüne darbe olmuş ülkede (eh, her birinin en az 20 yıl ülkeyi gerilettiğini unutmayalım) ve bunların sonuçları herkes tarafından en ağır şekilde yaşanmış. Bilgisayarlar, cep telefonları ve daha birçok elektronik alet yasaklanmış. Orwell'in büyük biraderi halt etmiş Pirselimoğlu'nun kurduğu düzenin yanında.

T.Kara isimli pasif ve düzenin tam istediği gibi bir ürün olan vatandaşın gözünden yaşıyoruz o dönemin Türkiyesini. Korkak, silik, kafası karışık (ki bu kadar olayın üstüne nasıl karışmasın!), kafası çalışmayan (düşünmeyi bilmeyen) bir karakter T.Kara. Hatırlı tanıdıkları sayesinde bir şekilde kendine iş bulabilen, asla tatmin olmayan ve kendi küçük dünyası sınırları içerisinde en rahat yapabileceği işe kapağı atmayı hayatının biricik amacı yapıp şikayet mektubu üzerine şikayet mektubunu üstlerine gönderen bir tip bizim T.Kara'mız. Tam bir sınav benim için: en dayanamadığım insan tipi!

Ve, maalesef, uzun sayfalar boyunca T.Kara'nın gözü ile zihni arasında sıkışıp kalıyor ve onun zavallılığına tutsak oluyoruz. Pirselimoğlu (kendine örnek aldığı Dostoyevski'den farklı olarak) korkarım bizi o kısır zihnin içinden hiçbir şekilde çıkartmıyor. Mikro ölçekte karakterimizin sızlanmalarından öteye geçemiyoruz.

Geçmek zorunda da değiliz elbette. Pirselimoğlu da Dostoyevski gibi yapmak zorunda değil. Okurunu nereye isterse oraya götürmekte sonuna kadar serbest. Sayfalar ona ait ve dilediğince kullanabilir. Okur da, bunun karşılığında, okuma ya da okumama özgürlüğünü kullanabilir (eğer bir kitap kulübü üyesi değilse ve de bu nedenle zorunlu olarak okuması gerekmiyorsa). Ben, okumak zorunda kalanlardan oldum ve çok açık söylemem gerekirse büyük acılar çektim T.Kara'nın peşisıra İstanbul'un bu distopik sokaklarını arşınlarken.

Kendi adıma, keşke yazarımız çıkış noktasını daha güzel değerlendirip bizi T.Kara'nın ufacıkk bilincine hapsederek canımızı çıkartacağına biraz daha makro yaklaşıp daha akılda kalıcı bir macera yaşatsaydı diyorum. Fakat bu Pirselimoğlu'nun değil benim tercihim ve sonuç itibariyle okurluk (en azından şu haliyle) tek taraflı bir ilişki olduğu için başka bir söz söyleyemiyorum. Beğenilmeyecek bir kitap değil, tamamen zevk işi ve benim zevkim karanlık olsa da, bu derece aptal insan manzaralarına dayanmak zor geliyor. Nihayetinde her gazete okuduğumuzda, internete girdiğimizde ve haberleri izlediğimizde istemediğimiz kadar T.Kara çıkıyor karşımıza. Bir de kitaplarda rastlaştığımızda ben saçımı başımı yolarak çığlık atmak istiyorum!

                                Pirselimoğlu'nun 2007 tarihli "...ve gemi batıyor" sergisinden

Son olarak, Tayfun Pirselimoğlu'nun sinemacılığının edebiyatçılığından çok daha kuvvetli olduğunu düşündüğümü ekliyor ve herkese 'Hiçbiryerde'yi öneriyorum.

* Şaka olsun diye yazdığımı eklemem gerekir mi bilmiyorum şu cümleyi ama yine de ekleyeyim, zira biliyoruz ki ironi son dönemde bu ülke insanının çok da kendini yakın hissedebildiği bir olgu değil.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

11 Kasım 2012 Pazar

Çelik Bilye - Jerzy Kosinski (bir çeviri faciası: halbuki bakışlarından hiç anlaşılmıyordu!)

jerzy kosiński ile tanışıklığım çok eski yıllara gitmiyor maalesef. bundan birkaç yıl önce okuduğum 'boyalı kuş' haricinde başka bir kitabını okumuşluğum da yoktu pelin bize "çelik bilye okunacak" diyene kadar. ne yalan söyleyeyim, konusu (rock yaşam tarzı ağırlıklı olacağını sandığım için olsa gerek) beni birinci dakikadan itibaren cezbetti ve kitabı alıp da başlamak için daha toplantı akşamımızda sabırsızlanmaya başladım. okudum, bitirdim, toplantı yaptık ve fikirlerimi söyledim. sonrasında araya biraz vakit girdi ben yazabilene kadar ve şimdi önümde bilgisayar, kitap ve notlarımla oturmuş bu cümlelerle zaman kazanırken görüyorum ki yazabileceğim çok az şey birikmiş bende kitaba dair.

öncelikle, söylemeliyim ki (çevirideki kabuslara değinmeyecek olursak) hiç sıkılmadan okudum çünkü rahat okunan ve pek de derinliği olmayan bir kitap. yormadı, üzmedi, bir iki yerde eğlendirdi, karmaşıklaşmadı ve oturup düşünmemi / merak etmemi gerektirmedi. doğru, aradıklarımın büyük çoğunluğunu bulabilmiş değilim kitapta ama bu belki de boyalı kuş kadar beni etkileyecek bir kitapla buluşacağımı sanmamdan ötürüdür. sex-drugs-rock&roll üçgeninde oradan oraya savrulmayı ve kendini bütünüyle gizlemeyi başarmış bir müzik ilahının beyninin içine girerek iz takip edebilmeyi beklediğimi saklamayacağım. bunu bulamadım. ama çok güzel bir sürpriz olarak büyük hayranı olduğum chopin'i buldum sayfalar arasında, bu çok hoşuma gitti.

öncelikle, ne goddard ne de domostroy (kitabımızın iki müzisyeni, ki bu nedenle de aslında bir çılgın bohem rock ilahı hikayesi bekliyoruz galiba) bir rock ilahı. hatta rock müzisyeni de değiller. goddard rock müziğin felsefesine çekim hisseden ve ilgilenen (ama babasıyla da ilişkilerinin hastalıklı yapısı nedeniyle gerçek kimliğinde son derece ezik bir tip olan) bir modern zaman müzik dahisi, domostroy ise rock yaşam tarzını benimsemiş nerede akşam orada sabah takılan ve kendini harcayan bir klasik müzik sanatçısı. ya da ben öyle anladım (!) kişisel fikrim, kitaptaki müzisyenler arasında (müziği açısından) rock müziğe gerçekten en yakın olan tek isim chopin. şaka olsun diye yazmadım bunu, bence beethoven ile birlikte chopin zamanlarının rock starlarıdır. şuraya aldığım besteyi bir dinlerseniz sanırım demek istediğimi anlayacaksınız. elbette bir hard & heavy müzik kastetmiyorum. ama yaklaşım (müziği algılama ve yansıtma) söz konusu olduğunda rock'ın temelini, özünü bulabiliyoruz chopin'de. dinleyecek olursanız, özel favorim olan "ocean / okyanus", etude no:12 (dk.28:55'te başlıyor) şahane dökülmüş bu parmaklardan, bilginize:


şaşırtmayacak bir sistem eleştirisi okuyoruz sayfalar boyunca, "rock'ın felsefesi" ile harmanlanmış bir şekilde. sağlam bir diyalektik oturtuyor yazar iki kadın karakteri yoluyla: donna ve andrea'da tüm karşıtlıkları görüyoruz. kitabı bizim piyasamıza sunanların konuyu saptırarak daha ilgi çekici bir hale getirmek istediklerini sanıyorum. bence okuduğumuz bir "entrika dolu, öngörülmez, alengirli bir oyun" değil (tırnak içi arka kapaktandır). en basit haliyle beyaz ile siyahın, saf ile kirlenmişin, samimi ile yalancınıni iyi ile kötünün bir çekişmesi var çelik bilye'de.

ve gerçekten de: "başarı yabancılaştırır. çok büyük başarı sürgün eder." (sayfa 151) ama sadece kişinin kendi korkuları ve tercihleri nedeniyle...

kitabı okumak isteyebilecekler için konuyu çok da ortalıklara sermeden bu kadar yazmam yeterli diye düşünüyorum. gelelim benim için en önemli olan noktaya: kitabın çevirisi.

diyecek pek söz bulamayacağım korkarım: "kötü çeviriler nasıl olur" ya da "bir çeviri nasıl olmamalı" konulu dersler varsa üniversitelerde, mutlaka bu kitap örnek gösterilmeli. kitabın bir çok özel noktasının çeviride kaybolduğuna neredeyse eminim. iki tane örnek vermek istiyorum, sanırım demek istediğim anlaşılacaktır çevirinin kalitesine dair:

sayfa 114: (kadının hem zenci hem de ÇOK güzel olmasına dair bolca vurgudan sonra insanları şaşırtacak / hayran bırakacak kadar güzel bir şekilde piyanoda chopin çalmasından sonra karakterlerden birinin sözleri) : "çok yetenekli bir chopin yorumcusu. bakışlarından hiç anlaşılmıyor değil mi?" (pardon ama nasıl bakıyormuş da anlaşılamıyormuş yetenekli olabileceği? sabit mi bakıyormuş yoksa gözleri fıldır fıldır dönüyor muymuş? yoksa acaba belki de ingilizce metinde burası "you can't tell it by her looks, can you?" mu acaba? tabii ingilizce metni görmediğim için bu cümleyi birebir tutturamamış olabilirim ama her şeye bahse girerim ki orijinalde "dış görünüş" veya benzeri bir anlama gelen "the looks" kullanılmıştır. kontrol edebilecek olan olursa haber versin.)

sayfa 132 : "bu sebepledir ki, fransa'ya demir atmış polonyalı chopin bir yüzyıl kadar sonra, büyük olasılıkla şehrin fransızca konuşulan bölümünde duydukları müziği new orleanslı zenci ragtime piyanistleri arasında rağbet görmüştü." (cümledeki anlam düşüklüğünü kaçırmak mümkün değil, eksik kelime(ler) tamamlansa bir şey ifade edecek elbet ama ne? bu sıkıntıyı gidermek için ciddi bir redaktöre dahi gerek yok, gözden geçiren her kim olursa olsun bu saçmalığı ıskalaması mümkün değil aslında! e peki o zaman bu cümle neden böyle?)

dahası da var elbette ama buraya o kadarını da taşıyacak halim yok. kalitesiz çeviriler okuduğum zaman yayınevine ve de o kitaba saygım o kadar azalıyor ki okumaya devam etmek dahi ek çaba gerektiriyor benim için. yazık olmuş diyelim ve öyle kalıversin.



not: kosiński'nin "boyalı kuş"unu ileriki bir tarihte kafamı toparlayarak yazmayı umduğum için burada çok değinmedim. ayrıca "being there" (bir yerde) toplantıda herkesten o kadar yüksek tavsiyeler aldı ki onu da en kısa sürede edinip okumak konusunda çok kararlıyım, bir gün o da olacak elbet. :-)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Döjira'ya kavuşma vakti: Yedinci Gün - İhsan Oktay Anar

Türkiye sınırları içerisinde yetişen en önemli romancılardan olduğunu düşünüyorum İhsan Oktay Anar'ın. Sadece dili ustaca kullanabilmesi ve amiyane tabiriyle aşmış ironi yeteneği sebebiyle değil, tarih ve felsefeyi de kurgusuna bayıldığım bir şekilde yedirebilmesi nedeniyle Anar'ın yeri bende bambaşka. Bundan iki yıl kadar önce yaptığımız bir anketimizde kimin romanı çıkarsa işi gücü bırakıp gider ve derhal satın alıp hemen okumaya başlarız diye sormuş ve ezici çoğunlukla İhsan Oktay Anar yanıtını almıştık (ki, ben de elbette İ.O.Anar oyu kullananlar arasındaydım).  Bu nedenle, bir gün twitter'da Anar'ın yeni romanının çıkmak üzere olduğunu gördüğümde ve ufak bir pasajını da okuduğumda yaşadığım heyecanı, kitabı ele aldığımdaki sevincimi tarif etmem neredeyse imkansız. Kitap okumak bir tutku ve favori yazarlarla tekrar buluşmak bir kavuşma anı olunca böyle oluyor: yaşayan bilir. :)  



Tarzı benzer olmakla birlikte her romanında seçtiği konu ve yoğunlaştığı hikaye farklıdır İhsan Oktay Anar'ın (benim favori Anar romanım Suskunlar'dır, bir gün onunla ilgili de bir yazı yazabilmeyi umuyorum). Usta bir romancı olmanın yanı sıra eşsiz bir masalcıdır Anar, gerçeği masallarla aktarırken masallarına gerçeği çok az kişinin yapabileceği şekilde yedirir. Düz bir hatta gitmez hiçbir zaman anlattıkları, geometrik değildir ve bu da bir Anar romanını diğerlerinden her zaman farklı kılar. Kısaca, canınızı yakarken dahi şefkatle yapar bunu Anar. Bu nedenle de bir kez tadına vardınız mı vazgeçmeniz pek kolay olmaz.

Yedinci Gün'ün vaadi şuydu: "İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. <...> Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz." (arka kapaktan). Okuyup bitirdikten ve üzerinden 1 hafta geçtikten sonra diyebilirim ki Anar vaadini yerine getirmiş. Asla düz bir çizgide ilerlemeyen, tarih ve masalı, felsefe ve bilimi birbirine yediren, insanı en iyi ve en kötü yüzüyle ortaya seren bir metin çıkmış ortaya. Konsantrasyon gerektiren ve biraz ipin ucunu gevşettiniz mi rahatça kaybolabileceğiniz bir roman Yedinci Gün. Okuması çok zevkli olsa da hiç kolay değil. Yazara borcunuzu ödemeniz ve kendinizi biraz zorlayarak iyi bir okur olmanız gerekli bu romanın tadına varabilmeniz için. Neden ve nasıl okuduğunuz sorusunun yanıtı bu romanı ne derece beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz konusunda önemli bir gösterge olacaktır.

Ben çok da istediğim şartlarda okuyamadım Yedinci Gün'ü. Konsantrasyonum çok zayıftı, parçalanıp bölünerek ve sık sık kaybolarak (bu nedenle de başa dönüp karakterleri tekrar tekrar yakalayarak) okumak zorunda kaldım. Bu nedenle olsa gerek, daha önceki Anar okumalarım kadar fazla içine dalıp kendimi kaptıramadım hikayeye. Havada kalan noktaların bir kısmı yazarın bile isteye bıraktığı kusurlarsa bir kısmı da benim üstünkörü okumak zorunda kalışımın sonucu oldu, buna eminim. Buna rağmen büyük keyif aldığımı söylemezsem hem kendime hem de yazara büyük (ÇOK büyük) haksızlık yapmış olurum. Eğlenerek okudum, düşünerek okudum, hatırlayarak okudum, anlayarak okudum. Bunların hepsi Anar'ın yeteneği sayesinde oldu çünkü ben biliyorum ki kendim okur olarak üzerime almam gereken sorumluluğu alamadan takip ettim sayfaları (bu da benim kusurum olsun bu seferlik). Bir gün, emekli olup da kendimi kitaplara bütünüyle verebildiğimde ve maddi ya da manevi sıkıntıları bertaraf edebildiğimde ben de koşturmadan ya da paçalarımı tutuşturmadan kitap okumanın tadına varabileceğim elbet. Sadece, şimdi değil...

Romanı sindirebilmek, anlayabilmek ve okurken (muhtemelen) atlanan bir çok özel noktayı yakalayabilmek için "Türk" tarihini (hem resmi hem de gerçek tarihi, ayrı ayrı) ve "Türkçülük" denen kavramın nasıl geliştiğini bilmek ya da en azından açıkfikirli olup da bilmek istemek gerekiyor. Osmanlı'daki istibdat dönemini, 1.Dünya Savaşını, Cumhuriyetin ilk yıllarını bilmeden (ya da bilsek dahi resmi olarak okullarda öğretilenlerin önüne geçmeden) romanın hakkını vermek pek kolay değil. Anlatılanların çoğu masal tadı verse de nihayetinde İhsan Oktay Anar bizi kainatın yaratılmasından Türklerin Ergenekon'dan çıkması öyküsüne taşıyor, oradan Osmanlı'ya ve derken Cumhuriyet Dönemi'ne geçiyoruz. Ve bunu sırasıyla yapmıyor, kronolojik bir çizgi yerine çemberler arası geçişler yaşıyoruz. Masalın içindeki nokta gerçeklerden yola çıkarak gerçeklerden kurgulanan bir masalda buluyoruz kendimizi.

Bizim toprakların "doğulu duruş / batılıya öykünüş" ikilemi roman boyunca çok kereler çıkıyor karşımıza, çoğunlukla güldürse de aynı zamanda acıklı tarihimizi seriyor gözler önüne. İkisiyle de barışamayan, ikisini de içine sindiremeyen, sürekli olarak olduğunu yadsıyıp ne çaydan ne serden geçebilen insanımızın geçit törenine şahit oluyor ve bunu hiç yadırgamıyoruz. Kelime oyunları ve Anar'ın ironi yeteneği güldürse de bildiklerimiz (yaşadıklarımız) can yakıyor. Ama bir yandan da eğleniyoruz. İşte bu İhsan Oktay Anar'ın heyecan yaratan bir romancı olmasının sebebi olsa gerek.

Anar'ın bana hissettirdikleri ve onu neden bu kadar sevdiğimle ilgili sanırım daha sayfalarca yazabilirim ama bunu yapmayarak sizi Yedinci Gün'ü okumaya davet etmekle yetineceğim. Her ne kadar bazı yerlerde aceleye geldiği ve biraz daha zaman olsaymış daha sağlam geçişler yapılabilecekmiş izlenimi verse de o bir İhsan Oktay Anar romanı ve öncekilerinden çok farklı.

Son söz:

Doğu ve Batı zamanın sonuna kadar kapışmaya devam edecek ve biz de (aslında özünde aynı olan) bu iki kutup arasında gidip gelmeye devam edeceğiz.  

"Eflatun nâm bir feylesof, 'Bu dünya Fikirler âleminin bir taklididir' dediğinde, Fars kralı Dârâ, 'Nah! Asıl fikirler, bu Dünya'nın bir taklididir' demiştir."

(Sayfa 192)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.