Uyarı: bu bir günah çıkartma yazısı ve bir kişisel günlük sayfasıdır…
Sanırım bir kez daha en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyerek yazının canına okuyacağım fakat (çok üzgünüm ama) hayatımın en büyük işkencesi oldu korkarım İki Şehrin Hikayesi! Aralık 2013 ve Ocak 2014 için bu kitabı seçmek üzere oylama yaparken bir Dickens okuma fikri ve klasik zamanının gelmiş olması nedeniyle hem heyecanlı hem de çok hevesliydim fakat o zaman tabii ki hayatımın belki de en zorlayıcı iki ayının önümde beni beklediğini bilmiyordum. Daha kötü günler görmemek dileğiyle diyeyim öncelikle…
Sonuç itibariyle, deli gibi çıkışların ve de yerin dibinin de altını gördüğüm inişlerin olduğu iki aylık bir sürede bir yandan da kitabı okumaya çalıştım. Haliyle konsantre olamadım, haliyle daraldım, haliyle bunaldım. Hayatımdaki sıkıntıları sayfalarda boğabilecekken sayfaların üzerime üzerime gelerek beni daha da boğmasına izin verdim. Ve itiraf ediyorum ki toplantı zamanına kitabı yetiştiremedim (yetiştirebilirdim evet fakat öyle bir zaman geldi ki elime kitabı dahi alamadım günlerce). Üstelik kurulduğumuz tarih olan Mart 2009′dan beri ilk kez bir iRo toplantısına da katılamadım bu sefer (hayır, okumadığım için değil, katılabilecek olsaydım mutlaka bir şekilde yetiştirebilirdim).
Biraz geriden gelerek de olsa, geçtiğimiz hafta sonunda nihayet ben de İki Şehrin Hikayesi’ni bitirmişler kervanına katıldım ve bunu (benimle birlikte kitabı bir salyangoz hızında okumama eşlik eden, beni yüreklendiren ve “bitecek ha gayret” tezahüratlarıyla bana destek olan sevgili arkadaşlarımla) kutladım!
Aslında Fransız İhtilali ve özellikle de Jakobenlik olgusu (ve tabii tarihi) bu kadar ilgimi çekerken bu kitabı beğenmemiş olmamı bir talihsizlik ve tamamen kişisel bir şuursuzluk olarak görüyorum. Kişisel algı ve sabır eşiğimizin ve ruhsal dalgalanmalarımızın beğenilerimizi ne kadar da yakından etkileyebileceğinin en güzel örneği olmuş olabilir benim İki Şehrin Hikayesi deneyimim. Üzgünüm, ama öyle.
Charles Dickens’ın her bir kelime başına ücret aldığını öğrendiğim gün zaten o “güzel” tasvirler birden “yuh amma uzatmış iki kuruş daha para kazanmak için, ne gereksiz şey!” yargısına dönüşmüştü bende ve bu sefer de farklı bir şey hissedip düşünemedim. Tek aklımdan geçen “e bunu daha iki sayfa önce yazmıştı” ya da “kısa kes bu ne böyle brezilya dizisi gibi be adam!” oldu evet. Bunun haricinde de diyecek söz bulmakta zorlandım açıkçası.
Kitap kulübüne ait olmak çok güzel bir şey, bunun aksini söyleyemem. Normalde alıp okumayacağınız kitapları okumak da hiç şikayet edilecek bir şey değil. Ama işte bazen olmuyor, yürümüyor, tıkanıyor insan. Sanırım bu aralar ben bir “reader’s block” (okur engeli?) yaşıyorum, ama geçecek biliyorum.
Klasikler arasında bunca önemli yeri olan bir romanı böyle yerlerde sürümek de harcım mı bilmiyorum elbette ama yaptım bir kere, oldu bitti.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
Kitaplara Dair Kişisel Fikirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitaplara Dair Kişisel Fikirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2014 Pazar
Aşk ve Öbür Cinler - Gabriel Garcia Marquez
Normalde yazılarını fazla biriktirmeyen ve bekletmeyen bir insan olarak uzun zamandır ilk kez başıma gelen bir şeyle karşı karşıya kalıyor ve okuduktan aylar sonra bir kitapla ilgili yorum yapmaya çalışıyorum. Bir yandan da enteresan gelen, heyecan verici bir şey de olabilir bu tabii, bakalım tortular oturup ilk yargılar yatıştıktan sonra kitaptan bana ne kalmış, içimde ne oluşmuş bunu görme imkanı olacak.
Kısaca: tamamıyla kişisel düşünce ve hislerimden oluşan fena halde subjektif bir yazı sizi bekliyor…
İzninizle, G.G.Marquez ile ilgili hiçbir yorumda bulunmayacağım (zira gerek aşığı olduğum Yüzyıllık Yalnızlık gerekse de Kolera Günlerinde Aşk başta olmak üzere diğer romanları benim lehte ya da aleyhte konuşmamı bir tokatla engelleyecek kadar üstün gördüğüm eserler). Büyülü gerçeklik ve gerçeküstücülük ise en çok sevdiğim akımlar olarak zaten gönlümde o kadar ayrı bir yer tutmakta ki benim bu tarzda gelen herhangi bir metni sevmeme imkanım asla yok!
Fakat… her şeyi karıştıran ve tüm hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi BEKLENTİLER bir kez daha görev başında bu deneyimimde de… Çok güzel roman, çok güzel konu, çok güzel her şey ama bir şey eksik. Bir şey benim bir Marquez romanına aşık olmamı engelliyor bu sefer. Seviyorum evet, ama öyle büyük haksızlık yapıyorum ki yazarına, o kadar çok “yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık” olmasını istiyorum ki okuduklarımın, doğal olarak farklı bir şeyle karşılaştığımda bünyem reddediveriyor. Bir okurun asla yapmaması gereken hata, her şart altında uzak durması gereken o kibirli şımarıklık yakamı bırakmıyor okuma sürem boyunca.
Ve evet şimdi fark ediyorum ki geçen süre benim hayal kırıklığımı maalesef giderememiş. Üstelik bu kırgınlıkta kendi sorumluluğumu (tamamı bende bu sefer) kabul etmekten başkaca bir çarem de yok.
Sözün özü, bu kitapla ben bir roman okumanın tadından çok kendi roman okurluğumun detaylı sorgulamasını yapıp durdum ve bu nedenle de ne okuduğumdan bir tat alabildim ne de kendimi kaybedip ayıla bayıla bir Marquez deneyimi yaşayabildim. Sanıyorum elimdeki stoğu erittiğim anda bir sonraki Marquez okumama geçmeden önce bir kez daha okuyacak ve bu sefer kaçırdığım her şeyi yakalayabileceğim.
Siz bana bakmayın, beni dinlemeyin ve okuyun lütfen. Ben kendi kendimle hesaplaşıyorum burada nihayetinde!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Kısaca: tamamıyla kişisel düşünce ve hislerimden oluşan fena halde subjektif bir yazı sizi bekliyor…
İzninizle, G.G.Marquez ile ilgili hiçbir yorumda bulunmayacağım (zira gerek aşığı olduğum Yüzyıllık Yalnızlık gerekse de Kolera Günlerinde Aşk başta olmak üzere diğer romanları benim lehte ya da aleyhte konuşmamı bir tokatla engelleyecek kadar üstün gördüğüm eserler). Büyülü gerçeklik ve gerçeküstücülük ise en çok sevdiğim akımlar olarak zaten gönlümde o kadar ayrı bir yer tutmakta ki benim bu tarzda gelen herhangi bir metni sevmeme imkanım asla yok!
Fakat… her şeyi karıştıran ve tüm hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi BEKLENTİLER bir kez daha görev başında bu deneyimimde de… Çok güzel roman, çok güzel konu, çok güzel her şey ama bir şey eksik. Bir şey benim bir Marquez romanına aşık olmamı engelliyor bu sefer. Seviyorum evet, ama öyle büyük haksızlık yapıyorum ki yazarına, o kadar çok “yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık” olmasını istiyorum ki okuduklarımın, doğal olarak farklı bir şeyle karşılaştığımda bünyem reddediveriyor. Bir okurun asla yapmaması gereken hata, her şart altında uzak durması gereken o kibirli şımarıklık yakamı bırakmıyor okuma sürem boyunca.
Ve evet şimdi fark ediyorum ki geçen süre benim hayal kırıklığımı maalesef giderememiş. Üstelik bu kırgınlıkta kendi sorumluluğumu (tamamı bende bu sefer) kabul etmekten başkaca bir çarem de yok.
Sözün özü, bu kitapla ben bir roman okumanın tadından çok kendi roman okurluğumun detaylı sorgulamasını yapıp durdum ve bu nedenle de ne okuduğumdan bir tat alabildim ne de kendimi kaybedip ayıla bayıla bir Marquez deneyimi yaşayabildim. Sanıyorum elimdeki stoğu erittiğim anda bir sonraki Marquez okumama geçmeden önce bir kez daha okuyacak ve bu sefer kaçırdığım her şeyi yakalayabileceğim.
Siz bana bakmayın, beni dinlemeyin ve okuyun lütfen. Ben kendi kendimle hesaplaşıyorum burada nihayetinde!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
genelleme
kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.
istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.
istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
22 Haziran 2009 Pazartesi
"okumak" üzerine…
kitap okumak, bizimkisi gibi "kısa yoldan köşeyi dönmek ve de bu yolda her şeyi mübah saymak" öğretisi üzerine kurulu düzenlerde, zaman kaybı olarak görülmektedir. eğitim sistemi sorgulamak / araştırmak / sindirmek / anlamak yerine tamamiyle ezbere dayalı olduğunda insanlar sadece zorunlu kaldıkları zaman bir kaç satır okurlar ve zorunluluk ortadan kalkar kalkmaz (mezuniyet sonrası) kitaplar raflarda aksesuar olmaktan öteye gitmez... çarşı dolaşıp vitrin bakmaya ya da televizyonda herhangi bir program seyretmeye gereksinim olarak bakılırken kitap okumaya hiç bir zaman vakit yoktur ne hikmetse...
kişisel fikrim, özellikle bizimkisi gibi düzenlerin sürebilmesi için (ki burada sadece ülkemizden bahsettiğim sanılmasın, mevcut dünya düzeni de böyledir) insanların kafalarını çalıştırmaları, düşünmeleri ve sonuçlara varmaları önlenmelidir ki kişiler dolap beygiri gibi "üzerlerine düşenleri" yapabilsinler. sonra, allah korusun, okudukları bir şeyler beyinlerinde bir çağrışım yapar, düşünürler, fark ederler, sonuca varırlar, harekete geçerler... neme lazım! okunmamalı, yazılmamalı, düşünülmemeli. verilen her ne kadar ise ona kanaat edilmeli ve ötesi aranmamalı.
böylece, garantilenir düzenin devamı.
ufak bir kitle kalır "okuyan". düşünen. soran. anlamaya çalışan. tartışan. fikir oluşturan.
bilgi sahibi olmak ile fikir sahibi olmak arasındaki farkı belirleyendir "okumak". okuduğunu işlemek ve sonuca varmak.
bu arada "okuyan" kitle de kendi arasında bölünür... entelektüel okurlar (ki ben bunun günümüzde herhangi boş bir kavramdan öte bir şey olmadığını düşünürüm) ve bu entelektüel okurların burun kıvırdığı roman okurları.
ne okunmalıdır? ne vakit kaybıdır? neden uzak durulmalıdır? kime ağza gelen saydırılmalıdır? kim "zırva" dahi yazsa alkışlanmalı ve göklere çıkartılmalıdır?
o kadar subjektif yanıtlara sahiptir ki bu sorular... tek bir doğrusu olmadığı halde, bir kısım insan - sırf kabul edilmek hatrına - ömürlerini kendileri için aslında tek bir anlam dahi ifade etmeyen kitapları hatmetmeye adarlar. ne zaman kaybı!!
oysa ki, bir kitabı okumak istemenin, o kitabı sevmenin bir çok farklı nedeni olabilir... ben bir kitabı sadece kapağını beğendiğim için okuduğumu (kitab-ı duvduvani bunun için harika bir örnektir bu arada!) ya da önyargılarla işlenmiş bir merak nedeniyle elime aldığımı (bakınız, aşk) ve sonrasında "sadece roman" okumadığımı, nedenini bilmediğim bazı davranış ya da alışkanlıklarımın derinine inmemi sağlayacak anahtarı da orada bulabildiğimi görürüm. olağan koşullarda gidip de rafta görüp satın almayacağım herhangi bir kitabı okumuş olmak, o kitabın popüler olup olmaması, beni ne derece zorladığı ve sıktığı ikincil konulardır artık... önemli olan o kitabın içinde kaybolabilmem ve bir şekilde o kitaptan kendime bir şeyler katmamdır.
ve - bazı istisnai durumlar hariç - her romanın ufak bir şekilde dahi olsa okuruna bir şeyler katacağı bence kesindir. en kötü ihtimalle, "iyi roman" ve "kötü roman" arasındaki ayrımı yapabilecek deneyime daha çabuk ulaşmamızı sağlar.
aslına bakarsanız, iyi bir roman okuru değilim ben. büyürken, yurtdışında olmam nedeniyle, okuduğum tüm türkçe kitaplar anne babama aitti ve annem aşk romanlarını severken (pek benim tarzım değil ama hele de çocukken iyice bana uzak konulardı bunlar) babam araştırma ve belgesel konulu kitaplarını tercih ederdi. o sebeple de hep "yaşımın ötesinde" kitaplar okuyarak - bazıları vaktinden evvel oluşmuş - düşüncelerle oluştu benim kitap zevkim. kitap okumaktaki itici güç benim için ilk başlarda çok yalnızlığımdan kurtulmaktı. ama oyun da oynayabilirdim, kitapları seçtim. sayfaları sevdim (hala internette bulduğum hoş makale ve yazıları mümkün olduğu ölçüde çıktı alıp elimde tutarak okumayı, evirip çevirmeyi severim). yazarla okur arasındaki benzersiz ve çok özel olan o ilişkiyi kurmayı sevdim. çok uzun yıllar öncesinden gelen türlü fikir ve hayallerin kendi kafamda yankılanmasını hissetmeyi ve çok önceden üzerinde bir başkası tarafından kafa yorulmuş bir konu üzerinde düşünerek kendi fikrimi oluşturmayı sevdim.
denemeleri sevdim, felsefe ve tarih okudum sıklıkla. romandan uzak düştüm. şimdi telafi ediyorum bir anlamda. ve de hiç sıkılmıyorum "ooooo ciddi hanım, siz böyle romanlar okur muydunuz nerede sizin felsefe kitaplarınız" diye bana takıldıklarında. bilakis, hoşuma gidiyor - ufkumun daha geniş, insanlara daha yakın, biraz daha sempatik olabildiğimi hissetmeye başladım son zamanlarda.
itiraf ediyorum, gene oldukça önyargılıyım, her yazara, her yayınevine, her konuya kendimi birden atamayacak kadar seçici davranıyorum... ama yine de, hele şu mülksüzler'le birlikte (bir itiraf daha, ben daha önce okumuştum ama o kadar uzun zaman geçti ki üzerinden, tekrar okumak çok büyük keyif!) içinde felsefenin, toplum bilimin, fiziğin, fantezinin bulunduğu müthiş bir roman ve harika bir kitap okuyorken, diyorum ki :
istediğiniz kitabı okuyun.
yeter ki okuyun.
ille de okuyun.
sevin. ve nedenini de bilin ki kendinizi tanıyın. :)
kişisel fikrim, özellikle bizimkisi gibi düzenlerin sürebilmesi için (ki burada sadece ülkemizden bahsettiğim sanılmasın, mevcut dünya düzeni de böyledir) insanların kafalarını çalıştırmaları, düşünmeleri ve sonuçlara varmaları önlenmelidir ki kişiler dolap beygiri gibi "üzerlerine düşenleri" yapabilsinler. sonra, allah korusun, okudukları bir şeyler beyinlerinde bir çağrışım yapar, düşünürler, fark ederler, sonuca varırlar, harekete geçerler... neme lazım! okunmamalı, yazılmamalı, düşünülmemeli. verilen her ne kadar ise ona kanaat edilmeli ve ötesi aranmamalı.
böylece, garantilenir düzenin devamı.
ufak bir kitle kalır "okuyan". düşünen. soran. anlamaya çalışan. tartışan. fikir oluşturan.
bilgi sahibi olmak ile fikir sahibi olmak arasındaki farkı belirleyendir "okumak". okuduğunu işlemek ve sonuca varmak.
bu arada "okuyan" kitle de kendi arasında bölünür... entelektüel okurlar (ki ben bunun günümüzde herhangi boş bir kavramdan öte bir şey olmadığını düşünürüm) ve bu entelektüel okurların burun kıvırdığı roman okurları.
ne okunmalıdır? ne vakit kaybıdır? neden uzak durulmalıdır? kime ağza gelen saydırılmalıdır? kim "zırva" dahi yazsa alkışlanmalı ve göklere çıkartılmalıdır?
o kadar subjektif yanıtlara sahiptir ki bu sorular... tek bir doğrusu olmadığı halde, bir kısım insan - sırf kabul edilmek hatrına - ömürlerini kendileri için aslında tek bir anlam dahi ifade etmeyen kitapları hatmetmeye adarlar. ne zaman kaybı!!
oysa ki, bir kitabı okumak istemenin, o kitabı sevmenin bir çok farklı nedeni olabilir... ben bir kitabı sadece kapağını beğendiğim için okuduğumu (kitab-ı duvduvani bunun için harika bir örnektir bu arada!) ya da önyargılarla işlenmiş bir merak nedeniyle elime aldığımı (bakınız, aşk) ve sonrasında "sadece roman" okumadığımı, nedenini bilmediğim bazı davranış ya da alışkanlıklarımın derinine inmemi sağlayacak anahtarı da orada bulabildiğimi görürüm. olağan koşullarda gidip de rafta görüp satın almayacağım herhangi bir kitabı okumuş olmak, o kitabın popüler olup olmaması, beni ne derece zorladığı ve sıktığı ikincil konulardır artık... önemli olan o kitabın içinde kaybolabilmem ve bir şekilde o kitaptan kendime bir şeyler katmamdır.
ve - bazı istisnai durumlar hariç - her romanın ufak bir şekilde dahi olsa okuruna bir şeyler katacağı bence kesindir. en kötü ihtimalle, "iyi roman" ve "kötü roman" arasındaki ayrımı yapabilecek deneyime daha çabuk ulaşmamızı sağlar.
aslına bakarsanız, iyi bir roman okuru değilim ben. büyürken, yurtdışında olmam nedeniyle, okuduğum tüm türkçe kitaplar anne babama aitti ve annem aşk romanlarını severken (pek benim tarzım değil ama hele de çocukken iyice bana uzak konulardı bunlar) babam araştırma ve belgesel konulu kitaplarını tercih ederdi. o sebeple de hep "yaşımın ötesinde" kitaplar okuyarak - bazıları vaktinden evvel oluşmuş - düşüncelerle oluştu benim kitap zevkim. kitap okumaktaki itici güç benim için ilk başlarda çok yalnızlığımdan kurtulmaktı. ama oyun da oynayabilirdim, kitapları seçtim. sayfaları sevdim (hala internette bulduğum hoş makale ve yazıları mümkün olduğu ölçüde çıktı alıp elimde tutarak okumayı, evirip çevirmeyi severim). yazarla okur arasındaki benzersiz ve çok özel olan o ilişkiyi kurmayı sevdim. çok uzun yıllar öncesinden gelen türlü fikir ve hayallerin kendi kafamda yankılanmasını hissetmeyi ve çok önceden üzerinde bir başkası tarafından kafa yorulmuş bir konu üzerinde düşünerek kendi fikrimi oluşturmayı sevdim.
denemeleri sevdim, felsefe ve tarih okudum sıklıkla. romandan uzak düştüm. şimdi telafi ediyorum bir anlamda. ve de hiç sıkılmıyorum "ooooo ciddi hanım, siz böyle romanlar okur muydunuz nerede sizin felsefe kitaplarınız" diye bana takıldıklarında. bilakis, hoşuma gidiyor - ufkumun daha geniş, insanlara daha yakın, biraz daha sempatik olabildiğimi hissetmeye başladım son zamanlarda.
itiraf ediyorum, gene oldukça önyargılıyım, her yazara, her yayınevine, her konuya kendimi birden atamayacak kadar seçici davranıyorum... ama yine de, hele şu mülksüzler'le birlikte (bir itiraf daha, ben daha önce okumuştum ama o kadar uzun zaman geçti ki üzerinden, tekrar okumak çok büyük keyif!) içinde felsefenin, toplum bilimin, fiziğin, fantezinin bulunduğu müthiş bir roman ve harika bir kitap okuyorken, diyorum ki :
istediğiniz kitabı okuyun.
yeter ki okuyun.
ille de okuyun.
sevin. ve nedenini de bilin ki kendinizi tanıyın. :)
6 Nisan 2009 Pazartesi
zor iş!
iyi bir roman okuru olmak kolay değildir...
her şeyden önce, yazarın tamamen kendi düşünce, hayalgücü ve istekleri doğrultusunda çizdiği dünyaya uyum sağlamayı gerektirir. açık fikirli olmayı, farklı dünyaların, bize çok uzak karakterlerin sadece varolabileceklerini değil aynı zaman varolmaya sonsuz hakları olduğunu kabullenmeyi başaramıyorsak eğer, elimizde "dünyanın en harika romanı" olsun, bizi mutlu etmez. karakterlerle ve kurguyla sürekli kavga halinde bir okuma süreci ise tamamıyla boş yere yorar kişiyi.
(yeri gelmişken, "dünyanın en harika romanı" biraz komik bir tanım elbet... pek mümkün değil yani anlayacağınız - bence tabii!)
iyi bir roman okuru bağnaz olamaz. herkesin harcı değildir roman okumak, çok subjektif bir deneyimdir bir romanda "kaybolmak". ama ne deneyimdir!!
herşeyden önce önyargılardan kurtulmak, kendimize biçtiğimiz değerlerden ve rollerden sıyrılmak, yazarı anlamak, karakteri anlamak, "ben olsaydım"lardan uzaklaşıp "neden"lere yoğunlaşmak, bunların hepsini hayatın kendisinden kopmadan - sorgulayarak ama yargılamadan yapabilmek...
yapabilen için büyük keyiftir. ve bazen, tek bir roman nelere kadirdir! :)
Görsel : Rob Gonsalves - Written Worlds
**
son yıllarda romandan çok denemelere ve tarihi kitaplara çevirmiştim yüzümü, araştırmalar ve belgelendirilmiş gerçekleri okudum daha çok. arada belki tek tük - o da arkadaşlar tarafından "aman mutlaka okumalısın!!" diye heyecanla önerilen - roman okudum, hemen hepsini de çok sevdim. ve de, uzunca bir aradan sonra dün akşam itibariyle kendimi başka bir hikayenin içinde buluverdim : aşk'a daldım.
ne de iyi ettim... şimdilik herşey yolunda :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
