Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2015 Pazar

Etgar Keret: gerçekten de "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin"!

Adını daha önce Gazze Blues ile duyduğum ancak henüz okumadığım bir yazardı Etgar Keret. Olağan bir kitap taraması (yılda iki kez yaptığım "okunacak neler varmış?" araması) sırasında bir İsrailli yazar ile bir Filistinli yazarın ortak çıkardığı kitabı okumamın iyi bir fikir olacağını düşünüp "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin" olarak nitelendirildiğini gördüğümde oldukça ilgilenmiştim. Sonrasında kitabı almadım ve okumadım (yani, kitap almama kararım uyarınca unuttum gitti).

Ta ki geçtiğimiz hafta sonu buluştuğum sevgili arkadaşım bana okumamı önerene ve hatta kitapçıya girdiğimizde "bunlardan birini oku derim" diyerek Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ile Buzdolabının Üstündeki Kız'ı bana gösterene dek. Rastgele birer öyküsünü okuyup arada seçim yapamayınca ikisini de aldım ve kısa sürede her ikisini de okudum.

Kısacık ve gerçekten de "tuhaf, kafası bozuk, komik ve keskin" öyküler var her iki kitapta da (demek ki bu yazarımızın genel huyu, sadece Gazze Blues'a ait değil bu tanımlama). Sevdiriyor kendini çünkü hem rahat okunuyor hem şaşırtıyor (buraya birazdan geleceğiz) hem de arada bir duygulandırıp arada bir düşündürüyor. Ve de kesinlikle çok komik! Ha, eğer siz çiçekler böcekler tatlı kahkahalar tarzında bir komedi isterseniz pek size göre olmayacaktır bu öyküleriyle Keret ama ironi ve kara mizah sizin damak tadınıza uygunsa, kaçırmayın derim.

Minik bir örnek koyalım buraya - televizyon izlemeyi hariç tutacak olursak "mutluluk" tanımı pek hoşuma gitti açıkçası (alıntı Buzdolabının Üstündeki Kız'dan) :



Okuduğum ilk bir iki öyküde (ki hemen hepsi oldukça kısa öyküler, genelde 1,5 sayfa kadar ama 1 sayfa ile 3 sayfa arasında oynadığını söyleyebilirim) şaşırdım ve eğlendim. Bir iki ters köşeye yatışım ve bu nedenle de ayrıca okuduklarımdan hoşlandığım oldu ancak her kitapta bir sürü öykü olduğunu ve bunların çoğunun da aynı tonda gittiğini akılda tutacak olursak bir süre sonra sürpriz faktörünün eridiğini görebiliriz. Nitekim, arka arkaya hepsini okuduğum için muhtemelen aralıklarla okuyacağım birer öyküden etkileneceğimden daha az etkilenmiş oldum öykülerden. Size tavsiyem kitapları almanız, başucunuzda bir yerde tutmanız ve biraz arayı da açarak arada sırada bir öykü okuyup kapağını kapatmanız. Sanırım o zaman daha lezzetli bir okuma olabilir.

Ama her halükarda okumayı seveceğiniz birden fazla öykü mutlaka bulacaksınız içinde, benden söylemesi.

Ah.. Unutmadan! Bir de novella var aslında Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nde! Esas sürpriz o oldu bana birer ikişer sayfalık öyküleri okurken birden karşılaşınca. Çok da tatlı bir öykü, muhakkak alın okuyun derim. Filmi de varmış, daha izlemedim ama Sundance'te oynamış zamanında ve de Tom Waits oynuyormuş bakın. Filme bakmak için şuraya tıktıktık lütfen. :)



En beğendiğim öyküleri şöyle listeleyebilirim sanırım (beğeni sırasında değildir) : Domuzu Kırmak, Katzenstein, Borular, Kal!, Hiç, Terminal ve beni tarifsiz hüzünlendirerek gözlerimi dolduran yarım sayfalık Yavşak Şelomo Homo. Beğendiğim başka öyküler de var, sadece bunlar değil elbet.

Yaşadığı ülkenin gerçekleriyle yüzleştiriyor bizi Etgar Keret her bir öyküde. Savaş ne beter şey ve ne hale getiriyor insan zihnini, sayfa sayfa görüyoruz bunu. Ne diyeyim... Okuyun işte.


Gazze Blues'u da alıp okuyacağım muhakkak.

Not: Yazarın hayatına dair pek bilgi vermediğimin farkındayım, bunun için zaten daha ilk cümlede kendi sitesine link verdim ve verirken Türkçe çeviri de barındırdığını görüp şaşırdım. Sanırım bizim ülkemizde fazla hayranı var ki sitesine Türkçe çeviri koyma ihtiyacı duymuş? Ne güzel!

20 Haziran 2015 Cumartesi

Belki Bir Gün Uçarız - Aylin Balboa

Öykü okumayı severim.
İnsanın kendi deliliğiyle kucaklaştığı, karanlığını cesaretle ortaya koyduğu, kendiyle konuştuğu metinleri severim.
Hal böyle olunca, bir de benden önce okuyan Özlem'cim çok beğenip de bana ödünç verince, 'Belki Bir Gün Uçarız'ı pas geçmem mümkün değildi.

Öncelikle;
Benden daha dürüst oldukları ve kendi hakkımda benim ifade edemediklerimi sayfalara dökerek insanlara anlatabildikleri için bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor Aylin Balboa gibi yazarlar. Açık sözlü, cesur ve samimiler. Biraz uçuk, kaçık, deli belki ama bir o kadar da gözüpek olduklarını düşünüyorum. Yaşadıkları onca badireyi tebessümle aktaran herkese saygım sonsuz. Onları seviyorum, iyi ki varlar ve iyi ki bizlere de anlatıyorlar.


Güzel ve samimi bir metin. Gençlik ve isyan akıyor her satırından. Çok kolay okunuyor, birçok etkileyici ve altı çizilesi cümleler barındırıyor.

Misal:

"Yemek yiyor musun, dedi. Sizi seven bir adamla sevmeyen bir adamın soruları arasında fark vardır."

Ya da:

"Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten artık ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan...
Ama yine de, bile bile koşuyorsan... İçinde atlar varsa..."


Ama;
Benden geçmiş galiba artık bu gibi öykülerde kaybolmak. Sanırım yaşım ve de yaşadıklarım biraz törpülemiş isyanımı ve "gençlik" deliliğim ehlileşmiş. Günlük yazmak / okumak ve hatta kendimle konuşmak ya da birinin kendini tedavi etmesine şahitlik etmek heveslerim dinmiş. İnsanların defolarıyla didişmelerinin, kabullenmeyi reddedişlerinin ve hayatla tenis oynamalarının beyhudeliği işlemiş olmalı ki içime, "evet evet beni anlatıyor işte bu benim!" heyecanı düşmüş yakamdan.

Ve bu yüzden de bundan belki 10 yıl kadar önce büyük bir heyecanla ve bir tek günde ara vermeksizin okuyup şuraya çok farklı tonda taşıyacağım bir kitap şimdi sadece "evet ben de hissetmiştim, vay be kaç yıl geçmiş" gibisinden bir his uyandırmış bende.

Yanlış anlaşılmasın: beğendim. Kitapla değil derdim, kendimde keşfettiklerimle kavga halindeyim şu anda. İsyanım dinmeseymiş iyiymiş...

Aylin Balboa, sen bana bakma, bu benim kişisel sorunum. Senin kitabın ÇOK güzel.

Sizi şununla bırakmak istiyorum şimdi:


İyi okumalar.

24 Ağustos 2014 Pazar

3′ü 1 arada : Kolektif Kitap’tan leziz okumalar!

Bir süredir en şikayetçi olduğum konu gönlümce kitap okuyamamaktı, hem işler yoğun olduğu hem yapacak çok fazla iş peşinde koştuğum hem de kitap kulübü olarak okumak üzere seçtiğimiz romanlarımız çok vaktimi aldığı için kişisel keyfim için ayırdığım kitaplarım her zamankinden de çok yığıldı. Ve şimdi, hazır Ağustos - Eylül kitabımızı bitirmişken teker teker biriktirdiklerimden okumaya başladım. Çok mutluyum, tarifsiz derecede ÇOK hem de. :)

Bilen bilir, Kolektif Kitap'a karşı çok özel bir muhabbetim var. Kendileriyle organik ya da inorganik hiçbir bağım olmamasına (ve kitap fuarından kitap fuarına karşılaşmamıza) rağmen çıkarttıkları işleri o kadar çok beğeniyorum ki mümkün olduğunca kaçırmamaya çalışıyorum. Okuduklarımı da yapabildiğim ölçüde burada da paylaşmaya çalışıyorum ki iyi kitap okumak isteyenler mahrum kalmasın. Bazen gecikiyorum işte böyle ama artık bu kadar kusur kadı kızında da olur!

Bu uzun girişin sebebi, uzun zamandır okumak için merakla beklediğim üç kitabı dün arka arkaya bitirmiş olmamın heyecanıdır, kısaca aşağıda bulabilirsiniz (kısaca, çünkü alıp okuduğunuz zaman alacağınız tadı asla bozmak istemiyorum!)

***

GÜNLÜK RİTÜELLER (Büyük Eserlerin Yaratıcıları Nasıl Çalışır?)


Gönlünde yaratıcı olma hevesi yaşatan fakat bordrolu ve mesai saatlerine bağımlı birçok insanın bunu okumak isteyebileceğini düşünüyorum, bakın bakalım Beckett ya da Tolstoy ya da Munro ya da Dickens ya da Hugo ya da aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm hayranlık duyulan yaratıcı (yazar, şair, müzisyen, bilim insanı) nasıl çalışmış ve nasıl yaratmış! Birçok ismin mektuplarından, günlüklerinden ve röportajlarından faydalanılarak derlenmiş ilgi çekici bir "entelektüel magazin" söz konusu, hem çok rahat okunuyor hem de sizi 1 - 2 sayfalık metinlerle hayranlık duyduğunuz o büyük isimlerin günlük rutinlerine ortak ediyor. Meraklısının çok ilgisini çekeceğine eminim, ben çok severek okudum.

***

BAY JULES İLE BİR GÜN


Çok güzel... Yani gerçekten ve sadece ÇOK GÜZEL... Dün sabah 4'te uyanıp da önce elimdeki kitabı bitirdiğimde - bir öykü tutkunu olduğum için - heyecanla kahve yaparak elime aldım bu kitabı ve de (78 sayfalık bir uzun öykü olması sayesinde) bir oturuşta, bayılarak okudum. Hakkında çok uzun yazmak istemem ama okuyun isterim kesinlikle, özellikle öykü severler kaçırmasın. Sabah uyanan Alice'in her zamanki rutinine başlarken önce kocasının o uyanmadan hemen önce ölmüş olduğunu fark etmesi ve gün boyu sanki her şey normalmiş gibi davranmaya devam ederek 50 küsür yıllık evliliğinin hesaplaşmasını yapması başka nasıl anlatılabilirdi, çok emin değilim. Kendimi tekrarlayacağım biliyorum ama: çok güzel..!

***

YENİ BİR BAKIŞLA DELEUZE


Aslına bakarsanız en az hakkında yazmak istediğim kitap şu an için bu. Çünkü hem Kolektif'in yeni serisi "Yani bir bakışla..." hakkında hem de Deleuze hakkında iki ayrı yazı planlıyorum önümüzdeki ay için ve burada yazarsam orada tekrarlamak istemiyorum. Bu nedenle ufak bir not düşerek önereceğim sadece kitabı: felsefeyle, sanatla, sanat felsefesi ile ilgiliyseniz ama okumalara nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız bu seriden çok faydalanabilirsiniz. Ya da, derinlemesine okumalar yapıyorsanız ve bunun günümüzdeki pratik yansımalarını güzelce derlenmiş ve herkesin anlayabileceği dilde aktarılmış bir hali de kütüphanenizde bulunsun istiyorsanız, asla kaçırmamalısınız. Deleuze yüzyılımızın önemli ve "moda" düşünürlerinden ve benim gibi son bir yıl içerisinde kendisine özel merak duymaya başlamış birisi için bu kitap biçilmiş bir kaftan oldu diyebilirim. Seveceğinize neredeyse eminim, kaçırmayın! Ufak bir kuple şurada:


***

Hangisini daha çok sevdiğimi yazmam mümkün değil, her damak tadına ve meraka göre bir şey var sanırım gerek bu post'ta gerekse de Kolektif Kitap'ta. Bir gözden geçirin, okuyun

27 Ekim 2013 Pazar

hikayem paramparça & bangır bangır ferdi çalıyor evde..

Okuduğum öykü kitaplarıyla ilgili her yazıya öyküleri romandan ya da tüm diğer yazın türlerinden daha çok sevdiğimi yazmam alışkanlık oldu sanırım, bu yazım da daha farklı başlayamayacak haliyle... Geçen yılın kitap fuarında satın aldığım, çok uzun süre çeşitli sebeplerden ötürü rafta bekletmek zorunda kaldığım ve aylar önce okumuş olmama rağmen ancak oturup yazısını yazabildiğim iki öykü kitabı var elimde şu anda. Öyküseverler şu saate kadar mutlaka okumuşlardır eminim her ikisini de ama ben yine de bir iki satırla şuraya kayıt düşmek istedim.



Hikâyem Paramparça - Emrah Serbes, İletişim Yayınları 2012

Emrah Serbes'in Behzat Ç. serisini okumamış olsam da kendisini (bayılarak okuduğum) Erken Kaybedenler'den zaten tanıyordum ve büyük bir beklentiyle aldım bu kitabını da elime. Okuyup bir kenara koyalı neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen hikayelerinin tamamı hala bir şekilde aklımda kalabilmiş Erken Kaybedenler'in maalesef (bence tabii!) oldukça uzağına düşmüş Hikâyem Paramparça. Emrah Serbes'in alamet-i farikası sert ve karanlık cümleleri baştan sona insanın zihnini ve kalbini çizmeye aday evet fakat bir duygu eksik gibi. Yüksek beklentili okumalar sonrasındaki olağan hayal kırıklığı belki de bu, afili filintalar blogunu takip edenlerin (örneğin ben) hikayelerin birçoğunu zaten önceden okumuş olmalarının getirdiği bir "e ben bunu biliyorum ki!" hissi ya da... Yeni bir öykü kitabı yerine "internet ve Birikim Dergisi'nde önceden yayımlanmış öykülerin derlemesi" diye elime almış olsaydım belki bu kadar hevesim kursağıma tıkalı kalmayacaktım (burada ufak bir not düşmek istiyorum, bu hisse maruz kalmam tamamıyla kendi hatamdır, kitabın kapağına açtığınızda bu kitabın bir derleme olduğu bilgisini görüyorsunuz - bakmayan, bilmeyen, ironik bir şekilde okumayan benim).

Bu kadar şikayet ettim ve olumsuz sözler sarf ettim evet ama pişman mıyım aldığıma ve okuduğuma? Asla! Erken Kaybedenler deneyimimden sıyrılıp da okuduğumda yine de çok beğenebilirim biliyorum ve bu nedenle de karanlık metinleri, Serbes'i ya da öyküleri seven herkesi her zaman Emrah Serbes öykülerini okumaya davet ediyorum. Beğeneceksiniz, biliyorum! Hatta belki de benim gibi bazı paragraf ve cümlelere işaretler koyup notlar düşeceksiniz ve kendi yaşam öykünüz ya da hatıralarınızla paralellik yakalayıp dalıp gideceksiniz...
"İnsan bir yerde doğdu mu oralı olmuyor, o zamanlı oluyor daha çok. Memleketi o zaman oluyor. Doğduğumuz büyüdüğümüz şehirdeki bütün değişimleri hüzünle kaydetmemizin nedeni bu. Hüzünlenmek için illa somut bir yıkıma da gerek yok. "Eskiden bu okulun kapısı paslıydı ne güzel," diye üzüldüğüm de oldu. Konu, doğduğumuz yerin mazisi olunca asla vazgeçemeyeceğimiz takıntılar var çünkü. Renkler var, sesler var, kokular var, binlerce ıvır zıvır var. Sonsuza kadar yitirilmiş anlar var. İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir." (S.40 - Zamanın Memleketi)
"- Hocam sınav nereden nereye kadar? / - 1915'ten Hrant'ın vurulduğu yere kadar." (S.38 - Haysiyet Sınavı) 
 Okuyun lütfen!


 
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... - Mahir Ünsal Eriş, İletişim Yayınları 2012

Belki de son yazmam gerekeni en başta yazacağım ama ben Eriş'in öykülerine tek kelimeyle, B A Y I L D I M !

Her fırsatta dile getirmeye çalıştığım gibi, çocukların gözünden bakılan hikayeleri, insanın içini sızlatan o naif (ve bu nedenle belki daha da çok can yakan) metinleri çok sevmiyorum. İyi yazıldıkları zaman çok güzel olduklarına bir lafım yok, kesinlikle öyle oluyorlar evet ama çocukların başına gelen tüm talihsizliklere karşı o kadar hassasım ki, mümkün olduğunca kaçıyorum bu tip metinlerden. Ve nasıl oluyorsa, ben ne kadar kaçarsam kaçayım, onlar bir yerde beni mutlaka yakalıyorlar. Yakalıyorlar ve kalbimi çizip kendilerine bir su yolu oluşturuyorlar, orada sürekli olarak akıyorlar ve birikiyorlar sonrasında. Kurtulamıyorum etkisinden. Eriş'in ilk öyküsü başta olmak üzere bazıları işte aynen böyle karşılayıp yakalıyor beni ve şimdi o bahsettiğim çizikte, içimde sızlıyor ben bunu yazarken.

"Bir gece, daha Mobilet'i kazımaya başlamamızdan önceki zamanlardı, okul devam ediyordu. Ben ikiye geçmemiştim daha, abim dördü bitiriyordu. Henüz sandalye yardım ve yataklığa başlamamıştı Bergen'in ıstırap dolu çığlığına. Gök gürleyince korkup uyanmıştım. Dışarıda bir yağmur toprağı dövüyordu şiddetle ve toprağın ağlayışını duyuyordum sanki iniltiler halinde. Abimin yanına yattım önce. Abim, Kuran kursuna gittiğimiz caminin halıları gibi kokan ağzını yarı açmış, hırıldayarak uyuyordu. Geçmedi korkum. Sanki yukarılarda, bizim hiç göremeyeceğimiz bir yerlerde, çok ama çok büyük, boş bidonlar devriliyordu. Allah'ı seviyordum ben ama korkuyordum da. Korkmadan sevgi mi olur zaten? Abim mesela, Atatürk'ü seviyordu ama korkmuyordu ondan. Resmini bile asmıştı yatağının üstüne. Allah'ın resmi yoktu, annem kızmıştı sorunca zaten. Ben de asmak istiyordum bir resmini abime hava atmak için; belki o zaman daha az da korkardım." (S.76 - Ringo) 
Önerdiğim / beğendiğim tüm öykülerde olduğu gibi, burada da kahramanlarımızın her biri birer kaybeden ve de hepsi bunun farkında. Hepsi farkında ve bu hiçbirinin umurunda değil. Bu nedenle de öykülerin hiçbirinde duygu sömürüsü yok. Hepsi net ve temiz, bu nedenle de çok vurucu. Tavsiye ederim.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Karahindiba: "Hepimiz biliyoruz değil mi: 21.yüzyılda en fazla beş dakika sürer başkalarının ölüm acısı"

1 – Öykü okumayı çok seviyorum.
2 – Daha önce hiç okumadığım yazarlarla (hele ki genç bir yazarsa bu yazar) tanışmayı çok seviyorum.
3 – Duygusal açıdan sıkıntılı karakterleri seviyorum – bir nevi kendi acıyan yanlarımla yüzleşip hesaplaşıyorum ve kendimi iyileştiriyorum böyle hikayeler sayesinde.

Karahindiba, bu manada, bir üçübirarada oldu benim için. Çok severek okudum, daha bitirmeden tavsiye etmeye başladım. Size de, daha yazımın başında peşin peşin tavsiye ediyorum. :)



Üç öyküden oluşuyor kitap: Aralık, Mavi Pelikan ve Karahindiba. Her birinde ayrı bir kaybedenle tanışıp ayrı yaraları iyileştirmeye merhem buluyoruz. Her biri ayrı bir tat bırakıyor damakta, bunu size kesin bilgi olarak söyleyebilirim.

Aralık'ta karşılaştığım Edip Cansever sürpriziyle vuruldum (ki bu vesileyle aslında Bir Meyhane Garsonu‘nu hatırlamakta fayda var).

Mavi Pelikan'da büyülü gerçekçilik ve gerçeküstücülük merakım beni hikayeye bağladı.

Karahindiba'da ise kendimi kaptırıp gittim Adnan’ın kayboluşunda.


Çok detaya girmek istemem, öykülerden alacağınız lezzeti bozmayacağım. Yine de, Karahindiba öyküsünden ufacık minicik bir pasaj vermekten kendimi alamıyorum:
Belki de bu yüzdendi, ne zaman birileri "Adnan aklından bir sayı tut" dese hep sıfırı tutmam. Bu benim kaderimdi. Ben sıfırdım. İnsanların birbirlerini çarparak yaşadığı bu dünyada istenmeyen rakamdım. 
Tanrı benden bir ısırık almış, tadımı beğenmemiş, bir kenara fırlatıvermişti. 
Git gide kararıyor ve çürüyordum.   
Adnan(lar) güzeldi(ler). Bakmayın kaybeden olduğuna... Hem zaten eğer ve keşke silinseydi dünyadan, ne öykü olurdu ne de roman.


Taaa geçtiğimiz yılın kitap fuarında almıştım Karahindiba'yı ben. Çok uzun aylar boyunca rafta sabırla sırasını bekledi. Elime geçen ilk fırsatta da direkt olarak elimi ona attım. İyi ki de öyle yapmışım! Sinan Sülün, biliyorum sen bir süredir varsın artık ama maalesef ben ancak tanışabildim, kitaplığıma hoş geldin! :)

2 Nisan 2013 Salı

Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor (Hoşgör Köftecisi)

"Ben sanatla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum. Roman, hikâye ve tiyatro edebiyat çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Ama, edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur-yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım… Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Bizde bu telakkide bir edebiyat üzerinde çalışanlar var. Bunların birtakım kusurları göze çarpıyor. Henüz mükemmel değildirler. Fakat aynı yoldan yürüyecek olan edebiyatçılar bu işi daha mükemmel bir hale getirebilirler. Bunun için şartlardan bir tanesi de dilin konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir. Dili kelimelere karşılık bulmaktan ibaret sayan Dil Kurumu gibi müesseseler var, bunların yolu yanlıştır. Dilin zenginleşmesini müesseselerden değil, sanat adamlarından beklemeliyiz."

21.3.1947 tarihinde Tasvir’de yayımlanan bir Orhan Veli söyleşisinden (Bahadır Dülger)

Çok sevgili kardeşim Ahmet’in armağanı olan Hoşgör Köftecisi’nin sonunda yer alan “Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor” bölümünden aldığım bu parça ile ilgili sizlerin de düşüncelerini merak ediyorum.

Ben hak veriyorum Orhan Veli’ye.



İçerisinde 6 adet kendi kaleminden 1 adet de kendisi tarafından çevirisi yapılmış toplamda 7 öykü ve bir de söyleşi barındıran bu ufacık tefecik ama aynı zamanda da sıcacık öykü kitabını herkese büyük şiddetle tavsiye ediyorum. Öykülerden hangi birini daha çok beğendiğim konusunda kararsızım ama bildiğim tek şey ağzımda şahane bir tat bıraktığı herbirinin ayrı ayrı.

Arka kapakta da yazdığı gibi:

Hoşgör Köftecisi okurlarının, “keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikâyelerden de daha çok yazsaydı” diyeceğini düşünüyoruz.

9 Kasım 2012 Cuma

Küçük Kara Balık - Samed Behrengi

çocukken de (bugün olduğu gibi) en sevdiğim şey kitap okumaktı. genelde çocuklar (en azından benim tanıdıklarım) oyuncak hediye almayı sever, kitaplara burun kıvırırlardı. ben ise tam tersiydim: ne kadar çok kitap, o kadar "çok" iyi!

yetişkinlik hayatımda dahi o kadar üzerinde düşünmeme rağmen karar veremediğim bir şey var: kitap okumayı sevmek doğuştan gelen bir şey midir yoksa edinilen bir alışkanlık mıdır? bana kimse kitap okumayı sevdirmeye çalışmadı eğer yanlış ya da eksik hatırlamıyorsam. çevremde elinden kitap düşürmeyen kimse de olmadı. ama ben kitaplara, kitapların dünyasına aşık büyüdüm (hala da öyleyim!). bunun tam tersi, kitaplara aşık olduğunu bildiğim ailelerin çocuklarında hiç kitap merakı olmadığını da görmüşlüğüm var. sözün özü: kim neden ve nasıl sever kitapları, düşünmeye devam edeceğim sanırım daha uzun bir süre!

geçtiğimiz günlerde kitap okumayı da seven can bir kardeşimle konuşurken (kendisine kardeş diyişim yaştan değil histen tamamen) bana en sevdiği çocuk kitabından bahsetti ve sonrasında da kitabı bana okumam için verdi:



bayıldım. bayılmak ne kelime, aşık oldum kitaba! çocukken es geçmişim bunu, nasıl olduğunu anlayamadım ama olmuş işte. 25-30 yıl gecikmeli de okumuş olsam, eksiğimi giderdiğim ve küçük kara balık'la tanıştığım için çok çok mutluyum. kendisine buradan kalpten teşekkür ediyorum ve bu kitabı yetişkin ya da çocuk herkese mutlaka tavsiye ediyorum.

"sürünün dışında olsun benim çocuğum: sorgulasın, merak etsin, maceralara açık olsun" diyorsanız, onca görece beyaz içerisinde siyah olmasını teşvik ediyorsanız lütfen okutun çocuklarınıza. küçücük bir derenin yeknesak hayatına mahkum kalmayı reddederek büyük denizin peşine düşen küçük kara balıkla tanıştırın onları. siz de tanışın ve düşünün: tüm çocuklar bu küçük kara balıkla tanışmış olsaydı zamanında daha güzel olmaz mıydı bugün hayatımız?

okurken bir yandan da yazarı samed behrengi'yi düşündüm: gencecik yaşında öğretmenlik yapabilmek için dağ tepe köy kasaba gezen iranlı genç. anlattıklarının tehlikesi nedeniyle şah rejimi tarafından ortadan kaldırılan binlerin içinde bir kişi. bugün dahi bölge köylerinde behrengi dendiğinde, insanların kendilerine atılan yalanı yemediklerini gösterircesine "bir kaşık suda boğuldu behrengi!" dedikleri ödüllü öykü yazarı. 28 yaşında ölmüş, doğruyu anlatmak için çabalayan birçokları gibi.

"on bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık iyi geceler diledikten sonra yuvalarına gidip uzandılar, hemen de uykuya daldılar. balık nine de uyudu. ama küçük bir kırmızı balığın gözüne uyku girmedi. bütün gece boyunca hep denizleri düşündü, düşündü..." 

not: ben cem yayınevi'nin 1989 baskısını okudum, ama görebildiğim kadarıyla bir çok yayınevi basmış sonrasında bu güzel öyküyü. anlayacağınız, seçenek çok: dikkatli seçin. ;)

4 Aralık 2011 Pazar

yazgıların tableti & erken kaybedenler: şu "öykü" dediğimiz şey ne güzel!

bir listem var, "okunacaklar" listesi: ne zaman bir yerde ilgimi çekeceğini düşündüğüm bir kitaba dair bir şey okusam ya da ne zaman birisi bir kitap önerse mutlaka eklerim listeme. liste sağlam, liste uzun, işimden ayrılsam da günümün 18 saatini kitap okumaya ayırsam bitirmem mümkün değil. ben de gözü asla doymayan ve kesinlikle iflah olmayan bir obur okur olarak bu listeyi sürekli olarak uzatıp duruyorum. ve listeden bir kitabın üzerini çizebilmek, "okunacaklar" arasından birini daha eksiltebilmek bana kendimi iyi hissettiriyor.

yazgıların tableti ve erken kaybedenler de bu listeden üzerini yakın geçmişte çizdiğim iki kitap (evet her iki kitabı da 'bazuka'yı okurken murat uyurkulak'ın notlarını görünce listeme eklemiştim). her ikisi de öykü kitabı, en sevdiğim türde! roman okumayı sevmeyi öğrendim geçen yıllar içerisinde ama öykünün insanı birden önüne katıp hızla derdini anlatan ve sonunda (genelde) tadını damakta bırakarak okurun hayalgücünü daha aktif kılan halini hala çok seviyorum.

-I-

yazgıların tableti'nde reha mağden detektif murat davman'ın gözünden "yusuflar"ın türlü ama hep aynı hallerini anlatıyor bize. her bir hikayede mutlaka bir katil var bir de maktul. bir yusuf var her daim: bazen bıçağı tutan el yusuf, bazen kanıyla kaldırımları sulayan beden. hepsi bir ama hepsi de farklı aslında. hikayeler kısa, cümleler genellikle öz. eğlencelik bir polisiye öyküleri derlemesi de olabilecek olan bu kitabı benim gibi "mutlaka derin bir şeyler var burada! reha mağden başka yazmaz" diye düşünerek okursanız, cümleler gözlerinizin önünde derin anlamlarını açıyorlar size. isterseniz, bir nevi ezoterik külte inisiye olma şansını yakalayabiliyorsunuz. ben severek okudum. öykü severler, polisiye severler, serseri detektiflerden hoşlananlar, kısa ve akıcı bir metne kendini bırakmak isteyenler kaçırmasın diyorum.



"Babilonya'da Tanrı'nın sayılan niteliklerinden biri, Yazgıların Tableti'ne sahip olmaktı ve bunun çeşitli nedenlerle çalındığını ya da zorla ele geçirildiğini okuruz. Bunlara sahip olan Tanrı, evrenin düzenini denetleme gücüne de sahip oluyordu." (arka kapaktan)

-II-

itiraf ediyorum, emrah serbes adını önce afili filintalar kanalıyla duydum, iyi bir yazar olduğunu okumakla birlikte behzat ç ötesinde kendisine dair pek fikrim oluşmadı (behzat ç. de bana ultra itici geldiği için kendisinden iki adım ötede durdum şimdiye kadar). çok ayıp etmişim! uzun zamandır böyle bir kitap okumaya ihtiyacım varmış da haberim yokmuş! erken kaybedenler'de serbes erkek çocuklarının dünyasına dalmış. 5 yaşında, 8 yaşında, 12 yaşında, 16 yaşında erkek çocukları: düşünceleri, hisleri, hareketlerinin ardında yatan motivasyonlarının iç dünyası. nahif ve olgun bir dille çizmiş çocukları emrah serbes. saflıklarını kaybetmeden yetişkin zırhına büründürmüş onları fakat çocukluklarını yitirmemelerini sağlamış. ince ve yerinde bir dengeyi oturtmuş ve bence harika bir iş çıkartmış. su gibi aktı hikayeler: güldüm eğlendim duygulandım hüzünlendim. daha olsa daha da okurdum. ben uzak durmuş ve hata yapmışım, siz yakın olun: okuyun. erken kaybedenler'i "yoldan çıkmış bir neslin manifestosu" olarak tanımlamış serbes arka kapakta, çok da yerinde olmuş. kitap nefis, tek kelimeyle nefis!



'korhan ağbi'nin kardeşi'nden bir alıntıyla bitirelim:
"eve gidip kitabı okumaya çalıştım. beş sayfa sonra sıkıldım. orhan kemal iyi bir yazardı muhtemelen, beş sayfadan çıkardığım sonuç, ders kitaplarında okuduğum şeylerden daha güzel olduğuydu. ama bana okumanın kendisi saçma geliyordu. birinin anlatmak istediği bir şey varsa, başından geçen ilginç bir hadise örneğin, doğrudan bana gelip anlatmasını beklerdim. eğer bunu herkese birden anlatmak istiyorsa film falan çekmeliydi. ayrıca filmlerde insanlar gülerler, ağlarlar, öpüşürler, her şeyi görürsün. kitaplarda böyle bir şey yok, sadece her okuyana göre değişen birtakım yaklaşık hisler var, görüntüyü sen yapıştırıyorsun üstüne. olmayan bir filmi kafanda çekmeye çalışıyorsun, hiçbir şey görmediğin halde her şeyi gördüğünü zannediyorsun. ayrıca bir kitabı herkes aynı anda okuyamaz. ama filmi pek çok kişi aynı salonda seyreder. video bile olsa en azından iki üç kişi aynı anda seyredebilir. ve tabii sevgilinle beraber seyrediyorsan el ele tutuşabilirsin, konuyu kaçırmayacak oranda öpüşebilirsin. bunun da yarattığı bir enerji var. film akar, kitap durur. her neyse... o zamanlar kafam biraz karışıktı."

4 Eylül 2011 Pazar

BAZUKA: aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikayeler

kitap kulübümüzün ilk aylarında özlem bize tol'u okuttuğunda tanıştığım murat uyurkulak aklımı ve kalbimi “çünkü benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir” cümlesiyle kazanan ve bende (tol'u ve hemen sonrasında har'ı okuyup bayılmamın da etkisiyle) sonsuz kredisi olan bir yazar. cümleleri, seçtiği kelimeler, ülkemizin acılarına yaklaşımı derinden etkilediğinden olsa gerek, adının geçtiği her yazıyı, hikayelerini ve romanlarını takip ediyorum.

hal böyleyken, geçtiğimiz hafta özlem'in de buraya taşıdığı bazuka'yı tabii ki ıskalamadım. ıskalamadım ve bir süre önce rafıma ekledim ya, daha bu sabah fırsat bulabildim elime alıp da kapağını açmaya. gün içerisinde yaratabildiğim fırsatlarla okuyup bitirebildim. mutluyum. aksini de beklemiyordum zaten, çünkü bir kez daha murat uyurkulak beni ilk satırdan yakaladı. shakespeare'ın sonelerinden birinden yaptığı bir alıntı ile açmış kitabını bize uyurkulak (çev: can yücel) :

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez...




kurgu konusunda çok başarılı bir yazar murat uyurkulak. sisteme her daim karşı. sistemin kendisine karşı ve bunu dile getirmekten kaçınmıyor asla. kelimeleri seçimi, cümle içerisinde onlarla oynadığı oyunlar iyi bir hikayeden her zaman keyif alacak her okur için çok çekici. çok vicdanlı bir insan olduğunu düşünüyorum murat uyurkulak'ın ben. direkt olarak vicdanımdan yakalıyor beni çünkü her seferinde. ve bu sefer de farklı olmadı. 9 hikayenin 9'unda da kafamı salladığım, "ah be!" diye iç geçirdiğim ya da minicik içimin sızladığını hissettiğim anlar oldu. su gibi aktı akmasına ya, çamur kaldı içimde kitabı bitirip de ne kadar "sahici" yazdığını düşündüğümde. bu kötü bir şey değil. bu - ülkenin bugüne kadar görüp yaşadığı ya da görmeyip yok saydığı her şey düşünüldüğünde - herkesin önce bir batması gereken bir çamur. her yanımıza bulaşmadan temizlenmeye kalkışacağımızdan şüpheliyim.

hikayelerin hiçbiri ile ilgili bilgi vermek istemem, kısacık öykülerden oluşturulmuş küçücük bir kitap. belki bir kaç saat sürecek bir okuma deneyimi. ama ıskalanmamalı. öykü severler mutlaka yakalamalı bir ucundan bu kitabı. öykü yazmak (layığıyla, güzel öyküler yazmak) her babayiğidin harcı değil. bulunduğunda da kaçırılmamalı diye düşünüyorum.




son olarak: yeni bir m.uyurkulak romanı bekliyoruz! çıksa da okusak :)

4 Ekim 2009 Pazar

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü - Stefan Zweig



ilk defa stefan zweig okudum, daha önce methini çok duyduğum bu yazarı ince ince didiklemeye çalıştım okurken. ilk öykü olan "bir kadının yaşamından 24 saat" bana bu çabamda bolca malzeme verdi. genel itibariyle sevdim. "öğreten adam" zweig'ın bazı önermelerine katıldım, bazılarını ise (hadde bakın şimdi bendeki!) yaşadığı ve yazdığı zamanın değerleri ölçüsünde hoşgördüm. ama mrs. c'yi anladım. yalnızlığını, çaresizliğini, kimsesizliğini, amaçsızlığını (bkz zweig'ın 53.sayfada altını özellikle çizdiği "belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır") ve sonucundaki feci hayalkırıklığını hissettim. normal şartlar altında detaylar beni son derece sıkarken bu öyküde hiç rahatsızlık hissetmedim.

sağlam bir vicdan işkencesi öyküsünü işleyen sayfaları çevirirken aklımı en çok meşgul eden şey, görece kısa sürede toplumsal ve insani olarak ne kadar çok değiştiğimizdi. artık bizi hiçbir şey şaşırtmıyor, her şeye alışmışız, değerlerimiz değişmiş. o zamanın insanlarını yataklara düşüren, intiharın eşiğine getiren, yıkan olaylar artık hayatımızda öneme sahip değiller ve bir kaşımızı kaldırıp "yaaa öyle mi" diyerek omzumuzun bir silkişi eşliğinde geçip gidiyorlar aklımızdan. bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışacak konumda değilim, bu zamanın insanıyım, alışkanlıklarım ve değerlerim de günümüze uyumlu. ama kendi değerlerimin farklılığı bu öyküden keyif almama ve anlamama engel olmadı.

ama... aynı şeyi ikinci öykü, "bir yüreğin ölümü" için söyleyemeyeceğim. içim daraldı, ruhum karardı, bugün toplantıda da söylediğim gibi bir ara içimden "yahu bir git öl!!" diye geçirdim birden fazla kere. kötü müyüm? belki... ama elden ne gelir, bende bundan başka hiçbir his uyandırmadı öykü. üzgünüm salomonsohn için.

bu arada, iki öyküyü sanırım farklı editörler elden geçirmiş. can yayınları bilmeli ki, birinci öykü hiç zorlamadan giderken, ikincisinde ben gibi dikkatli okurların yakalayabileceği bir çok hata var :)

son olarak, web'de görsel ararken (ki eski baskılardan birinin orijinal kapağını uygun boyutta bulamadım ve o nedenle de eklemedim) aşağıdaki link'e rastladım, ingilizce bilirlerimiz için ilgi çekici bir okuma olabilir :

http://books.google.com.tr/books?id=gNilRwQa24sC&lpg=


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.