28 Ağustos 2011 Pazar

Palahniuk'un Ölüm Pornosu

en son söylenecek sözü en başta söylerek demeliyim ki "ölüm pornosu" sıkı bir palahniukçu olan beni dahi tavlayamadı.

bundan yıllar yıllar önce dövüş kulübü ile tanıyıp beğendiğim ve de sonrasında aralarında gösteri peygamberi, ninni, günce ve tekinsiz'in de bulunduğu bazı kitaplarını okuduğum yazarımızın elini bu sefer porno endüstrisine attığını duyduğumda aklımdan geçen ilk düşünce "bakalım bunu türkiye'de nasıl bir fırtına karşılayacak" olmuştu. ve zaman bana yanılmadığımı gösterdi. önce soruşturmalar açıldı, sonrasında çevirmen funda uncu'nun ahlaki değerlerinin (utanmadınız mı bunu çevirmeye?) ve mesleğinin sorgulandığı (manken misiniz?) skandal sorguya şahit olduk. dava mava derken şu anda ne durumda bilemiyorum soruşturma, ben ilgimi kaybettim maalesef (ülkede bir çok şeye ilgimi kaybetmiş olduğum gibi).




kitabı seçme nedenim tamamiyle bu soruşturmanın tepemin tasını attırmasıydı açıkçası. palahniuk okutması riskli bir yazar bence, herkesin damak tadına uyması mümkün olmaz diye düşünmüştüm. fakat üzülerek demeliyim ki, benim dahi damak tadıma uymadı. çünkü: kitap eksik. evdeki hesap çarşıya uymamış. palahniuk'un klasik sorgulayıcılığı, sivri dili, günümüz kapitalizmine yergisi, kara mizahı ve aralıklarla indirdiği şamarı yok bu romanda. karikatürize edilmiş karakterler ne güldürüyor ne de kızdırıyor. uzaktan uzağa izliyoruz onları leş gibi ortamlarında ve pek dokunmuyor insana.

pornoya uzak bir insan olmamdan ötürü mü bana dokunmadığını sorguladım bir ara fakat konumuz bu değil. konu zaten porno da değil. palahniuk burada anne ile evladı arasındaki bağı mı işledi acaba diye tutmaya kalksan o da yok. illa bir mesaj mı taşımalı kardeşim yahu oku geç git işte desen, pek eğlendirici bir yan da yok sayfalarda.

palahniuk'tan bahseder ve onu tanıtırım diyordum ama romanın yarattığı hayalkırıklığı sonrasında bunu yapmaya pek hevesim de yok (şimdilik! daha sonra, mutlaka yazacağım).

kısa ve öz olmak gerekirse : "ölüm pornosu" palahniuk'a giriş için kötü bir seçim olur. diğer kitapları ise her zaman bakmaya değer. özellikle de (benim kişisel favorim olan) gösteri peygamberi şiddetle önerilir!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

sadece A ve Z. sadece iki harf : hakan günday. az.

yanılmıyorsam 1,5 yıl kadar önce, kitap kulübümüz sayesinde ve ziyan ile tanıştım ben hakan günday'la. çok etkilendiğimi hatırlıyorum, üstelik (enteresandır) okuduğum bir çok kitabı bir iki ay içerisinde unutmama rağmen ziyan neredeyse kelime kelime hatırımda kaldı, hala alıntı yapabilecek seviyede hatırlıyorum bir çok kısmını. sonrasında tüm kitaplarını aldım günday'ın, sıraya koydum ve okudum (daha önceki bir tarihte kendisiyle ilgili yazdığım bir yazıyı okumak için tıklayınız).


her günday kitabı sonrasında hissettiğim ve yazmaya yeltendiğim şey şu : hakan günday eğlence için okunacak bir yazar değil. zaten böyle bir isteği ya da hedefi olduğunu hiç sanmıyorum. çok can yakan, derin ve kapkaranlık düşündüren, beynini sökerek bir kenara atmayı istetecek kadar üst üste yumruklarla seni yerlere düşüren acımasız bir kalemi var. sert hikayeleri var. kelimeleri sivri, cümleleri kısa, net, acı. hem acıklı hem acı. ve belki de sırf bu nedenle bu kadar başarılı. acıklı bir ülkenin acıyı görmezden gelmekte başarılı çocukları olduğumuz için bu derece silkeliyor bizi hakan günday belki de. başka ülkenin ikliminde yaşıyor olsak , okuduğumuzda "fantastik olaylar bunlar" diyip ürpererek kenara koyacağız kitabı belki fakat bu toprağın mahsulü olunca inanmak istemesek de içten içe bizi tırmalayan bir pençe hatırlatıyor her şeyin ne kadar da gerçek olduğunu.

"AZ" ile ilgili yazmaya yeltenmişken aklımdan geçen cümleler hep yukarıda yazdıklarım minvalinde dönüp duruyor. ne derdâ'yı ne de derda'yı anlatacak halim var kitabı okumuş olmamın üzerinden geçen 2 aya rağmen. sürprizleri ele vermekten çekindiğim ve haksızlık yapmak istemediğim için günday'a ve okurlarına, bir mini alıntı yaparak sizi kitabı okumaya davet edeceğim:

"Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım o sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi..."



bir süre önce okuduğum bir röportajında "insan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır, tadı da kötüdür. ama toplum denilen yaratığın midesi öyle sağlamdır ki, hazmedilmesi için birkaç nesil yeter." diyen hakan günday'ı seviyorum. daha güzel özetlenebilir miydi içinde olduğumuz durum, bilemiyorum.


son not olarak, maalesef beceremedim youtube'daki bir videoyu "embed" etmeyi buraya. bugünün beceriksizliği bu olsun, videoyu izlemek için sizi şuraya alayım :  AZ - fragman @ Youtube

10 Temmuz 2011 Pazar

Murathan Mungan'la Yıllar Sonra Bir Kez Daha - Şairin Romanı

ille de ROMAN olsun! kuruldu kurulalı en zorlanarak yazdığım yazı olabilir bu. tamamıyla görev olarak görerek yazmak zor. haftalardır sırtımda dolaştırdığım yükten kurtulacağımı düşünmek tek motivasyonum. bu nedenle de çok fazla sözüm yok korkarım paylaşacak bu roman ile ilgili, yazacağım ve kurtulacağım sanırım. üzgünüm murathan mungan, ama bu sefer de uyuşamadı seninle kimyamız.

bu giriş bir bakıma zorunluydu benim için. işkence gibi süren bir okuma deneyimini takiben toplantımızı yaptık ve eve döner dönmez kitabı raflardan birinin bir köşesine bıraktım, araya 3,5 kitap soktum, biraz çıktım o sıkıntılı ruh halimden ve şimdi yazabiliyorum ancak bu romana dair düşüncelerimi:

- murathan mungan, yeni türkü sayesinde tanıştığım ve sonrasında da edebiyatımızda önemli bir yer tuttuğu için de şiir ve düzyazılarını aralıklarla takip ettiğim ancak çok da fazla yıldızımın barışmadığı bir isim. maalesef negatif bir önyargı ile başladım şairin romanı'nı okumaya bu nedenle. özlem kitabı getirdiğinde sanırım en fazla direnci gösteren bendim, kitaba başladıktan sonra da o direnci kırmam çok zaman aldı. nihayetinde kırdım, okudum, bitirdim. ama çok yoruldum, sanırım iRo için okumasaydım yarıda bir yerde bırakırdım "sonra devam ederim" diye düşünerek ve sonra da devam etmezdim muhtemelen.

- çok zor girdim ben bu romana. sanırım 350.sayfa civarındaydım ve hala "ne okuyorum ben ya?" diye düşünmeyi bırakamamıştım. benim romanla bağımı sağlam tutan tek karakter zeheyra oldu. bir tek onu "gerçek" bir insan olarak kabul edebildim bu hikayeler bağında. geri kalan karakterlerin neredeyse tamamı romanın son sayfasını da okuduktan sonra esti gitti aklımdan.

- şiir ile ilgili felsefe yapmaya çalışmış mungan ama tabii tüm filozoflar gibi o da işin fazlaca didaktik yanına kaçınca ağızda ekşi ve acı bir tat bıraktı çabaları. ya da, benim ağzımın tadına pek uymadı diyelim.

- 13 yıl gibi bir zamana yayıldığı için mi sık tekrarlar yapmış mungan yoksa sadece "uzun bir roman olmalı bu, epik olmalı" diye düşündüğü için mi uzatmaya çalışmış bilemiyorum ama bir süre sonra o tekrarlar gerçekten bana kendimi salak gibi hissettirdi. belki de 250 sayfada bitebilecek bir hikayeyi 582 sayfa boyunca okuduk, okuduk, okuduk, okuduk... bir yerde tırmansın diye bekledim, bir yerde sürpriz olsun istedim ama maalesef olamadı. daha ilk 300 sayfa içerisinde bu "şairlerin seri katili" kimdir bilebildim (son 100 sayfaya kadar %100 emin olmasam da, %75 ihtimalle tahmin edebildim) ve yanılmadım. hikayenin gereksiz tekrarlarla bezeli olması beni intiharın eşiğine kadar getirdi (örneğin, ilk 40 sayfa içerisinde makrakamash'ın eskiden küçük ve şirin bir sahil kasabası olduğunu en az 3 kere okuyoruz, hepsi de bendag'ın ağzından. bir süre sonra kabak tadı veriyor. ya da, bir cümleyi yazıp, iki satır sonra aynı cümlenin başını sonuna getirerek tekrarlamak ne katıyor örgüye? örnekler BOLCA çoğaltılabilir).

- genel anlamıyla beğenmemiş olsam da, beni tavlayan sayfaları hiç mi olmadı şairin romanı'nın? oldu elbette. yazarımız şair yanını ve kelimelerle arasındaki iyi ilişkiyi birden fazla "başucu cümlesi" yazarak karmış romanına. biraz daha açık fikirli bakabilseydim yazdıklarına, sanırım sayfalarca alıntı yapabilirdim. ama işte, özgün olmayınca, nereden tutsanız bir şekilde elinizde kalıyor tüm cümleler.

- benim gibi fantastik edebiyata meraklı bir okur için, bir tolkien, bir le guin, bir eddings varken masada, şairin romanı maalesef çok kabul edilebilir bir fantastik eser olarak kabul görmüyor. felsefi bir yolculuk olarak bakmaya kalksam, didaktik yapısı nedeniyle beni felsefeden de, nesnesi şiirden de soğutuyor. üstelik (yukarıda da dediğim gibi) özgün değil. tolkien'in "takanı görünmez kılan kudret yüzükleri"ne kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir antoloji gibi olmuş şairin romanı.

sonsöz:

yazarımızdan ve okurlarından özür dileyerek (zira bunca çabayı bir anda silip atmak büyük kibir gerektirir fikrimce ve ben kibir hiç sevmem, insana yakışmaz!) demeliyim ki : olmamış. sıkılarak okudum ve gerçekten çok yoruldum, işyerimde ve özel hayatımda zaten sıkıntılı günler geçirirken bir yandan da bu romanla boğuşmak zorunda kalmak beni bir aydan uzun süreyle hayattan soğuttu.

çok üzülerek, yazımı burada sonlandırıyorum. belki yazacak çok fazla şey var ama ben şimdiden yoruldum.



***yazının bitiminden sonra bir ekleme***

az önce okuduğum, 9 nisan 2011 tarihli vatan kitap ekindeki buket aşçı yazısından bir alıntı yapmak istiyorum. 13 yıl önce m.m. ile yaptığı bir röportajda, o zaman romana yeni başlamak üzere olan yazar şöyle demiş:

"bu kitap şiir üzerine felsefe yapmama olanak sağlayacak bir metin. hem roman sanatının çeşitli anlatı oyunlarından yararlandığım hem de şiir üzerine uzun uzadıya düşünmeme olanak sağlayacak bir tür metafor romanı. bir ütopya kitabı, belki bilim-kurgu da denilebilir. bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin hayati önem taşıdığı adı yerküre olan bir gezegende geçen olayların anlatıldığı bir kitap. bu kitapla sanıyorum gerek kendi şiirimi gerekse genel olarak şiiri ve şiirin 21. yüzyıldaki geleceğini daha derin ve sakin düşünebilme fırsatı bulacağım".

murathan mungan'ın hatrına, bu fırsatı bulmuş olduğuna inandığını umuyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

30 Nisan 2011 Cumartesi

deniz kazası (a.k.a. virginia woolf'un deniz feneri)

virginia woolf'un deniz feneri açık sulara açılmış güzel güzel yüzerken (iyi okurum ben, hızım ve hevesim genelde fena değildir) denizin ortasında kafamı yararcasına tosladığım kaya oldu çıktı.




ömrümde ilk defa hepi topu 250 sayfa olan bir kitap tam 3 hafta boyunca elimde süründü, çantamda her gün benimle işe gidip geldi ve yine de bitmedi, bitemedi... toplantıya 1,5 gün kala nihayet (ve son bir gayretle) bitirdiğimde ise aklımdan geçen tek düşünce: "eeee? yani? höf!" oldu ve benim woolf aşkım başlamadan bitti.

ilk virginia woolf deneyimimdi, sanmıyorum bir daha (okunacak bunca kitap varken) elime bir v.w. kitabı daha alayım. bu kült yazarın hayranlarına saygısızlık yapmak amacıyla demiyorum bunu elbette. eminim üzerinde düşünmeye ve hissetmeye vakit bulabilenler için çok etkileyici bir romandır bu da. fakat benim çok yanlış bir zamanıma denk gelmiş olmalı ki (gerçekten de günde yarım saati okumaya zor ayırabildiğim ve bazen onu dahi ayıramadığım günler geçiriyorum ve daha bir süre böyle olacak) ben bu kitaptan tat alamadığım gibi konsantre olup derinine de inemedim.

belki bir başka zamanda, başka yerde...

kitapla ilgili teknik bilgileri ve detaylı yorumları internette bolca bulabiliriz. ben sadece (içimdeki şeytanın kulağıma tüm fısıldadıklarına rağmen) kitabı yine de bitirmiş olmanın sevinç ve rahatlamasını hissediyorum. ve saplantılı kişiliğimin ardına sığınarak sadece çevirideki "kellifelli" hatası ve "fenasına gitmek" uydurmasına hafiften laf dokundurarak bir sonraki kitabımıza yelken açıyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

10 Nisan 2011 Pazar

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

yıllar önce okuduğum kürk mantolu madonna'yı geçenlerde tekrar elime aldım (yapı kredi yayınları'ndan 43.baskıyı satın alarak nihayet kitaplığıma da eklemiş oldum). 20li yaşlarımın başında beni çok etkileyen bu roman 30larımda ilerlemeye başlamışken bir kez daha avcunun içine aldı beni, sayfalar boyu nefes almadan okudum desem yeridir. sabahattin ali’nin bu harika romanını, belki de hakkı yenmiş bu başyapıtı okumayan kaldı mı bilmiyor olmakla birlikte, herkese kesinlikle öneriyorum.

daha da ileri gitmeden, bir uyarı: bu yazı yüksek miktarda “spoiler” içermektedir.



her şeyden önce, kitapta beni sonsuza dek tavlayan paragrafı buraya almak istiyorum:

"bir akşam eve dönerken mahallenin bakkalına uğramış, öteberi almıştım. tam kapıdan çıkacağım sırada, karşı evin bir odasında kira ile oturan bekarın radyosu weber’in oberon operası uvertürünü çalmaya başladı. az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun weber’e hususi bir muhabbeti olduğunu biliyordum; yolda hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı. kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. bunun sebebi herhalde “bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır."

özlem çok fena bir şey. hiç senin olmamış, hiç bilmediğin ve tanımadığın bir şeyi özlemek yeteri kadar kötü elbet. ya hayatının en güzel günlerinin geçtiğini düşünürken, senin diğer yarın olan “o” kişiyi fiziksel olarak canın yanacak kadar özlerken bir daha asla göremeyeceğini, onun yıllar öncesinde ve çok çok uzaklarda kaldığını biliyorsan nasıl yaşarsın? yaşamak mıdır bu? ölmeyi beklersin, “bitse de gitsek” diye her nefesini bir sonrakine bağlarken bir yandan da kalbinde hala “o”nu yaşatırsın. dışarıdan senin umursamaz, hiçbir şeye değer vermeyen sakin bir kişi olduğunu sanıyorken insanlar, sen aslında umarsızca hayatını biteceği günü bekleyerek yaşamaktasındır ve aslında isyanların en büyüğünü içinde yaşıyorsundur. bu nedenle de “gerçek” hayat hiçbir anlam ifade etmemektedir senin için. senin gerçekliğin geçmişte takılmış kalmıştır çünkü.

benim dilim ancak bu kadar dönüyor raif’in iç dünyasındaki çalkantıları aktarmaya. kendisine acı veren hayatından defterine sığınarak kaçan ve kendine her şeye rağmen aşkını yaşamaya devam ettiği bir dünya yaratan raif efendi. ve büyük aşkı maria puder. gösterdiği o kendine güvenli ve sert tavırlarına rağmen aslında son derece kırılgan, çekingen, birine güvenmeye can atan, kendini verebileceği bir adam için her şeyi göze alabilecek olan güzel maria puder. tesadüfler, güzellikler, güven, özlem, imkansızlıklar, isyan ve fedakarlıklar.

kaybettiğine inandığın bir insanı gerçekten kaybettiğini yıllar sonra öğrensen, ne yaparsın? ne hissedersin? nasıl bir acı çekersin? nasıl teselli bulursun?

bana dostoyevski’yi ve yarattığı karakterler ile olay örgülerini düşündürdü kürk mantolu madonna. bir kez daha bayıldım. bayıldım!

aralıklarla, tekrar tekrar okuyacağıma eminim.

Paul Auster - Sunset Park : çevirmen mahareti!

çok genç yaşında, anlık bir öfkeyle hayatının "hata"sını yapan ve bunun kefaretini ödemek için sahip olduğu her şey ve herkesten vazgeçerek daha yaşarken kendini öldüren fakat "aşk" nedeniyle tekrar kendine gelen bir adam. çevresindeki insanların öyküleri. ve tabii brooklyn.

gene vicdani bir yükün altında eziliyor, kaybedenlerin arasında dolaşıyor ve bir çok uç arasında gidip gelen insanların duygu, düşünce, sorgulamalarının tam ortasına düşüyoruz.



ben paul auster'la geçen yıl, gaye'nin (ki bu kitabı da bize o okuttu sonuçta) ödünç verdiği görünmeyen ile tanıştım ve o kadar beğendim ki hemen akabinde elime geçen başka bir kaç kitabını da okudum (sırasıyla, brooklyn çılgınlıkları, new york üçlemesi, leviathan ve son olarak da kısa zaman önce kırmızı defter). derin bir analiz yapmaya yetecek kadar bir auster stoğum olmasa da, kişisel olarak sunset park hakkında şunu diyebilirim:

rahat okudum ve okurken sıkılmayarak hoşça vakit geçirdim. yine de, sunset park'ın paul auster'ın en parlak kitabı olmadığını söylemeliyim kısıtlı "auster" bilgimle. tamam, gene kaybedenler resmigeçidi, gene bir şeylerden kaçan insanlar, gene tesadüfler, karakterlerin kendileriyle ve kaçtıkları şeylerle yüzleşmeleri ve tam her şey yoluna girmişken tekrar tepetaklak olması. klasik auster çatışmalarından ve alt metin bombardımanından gene muaf değiliz. ama işte o "auster" tadı yok, bir şey eksik, ama ne?

suçun büyükçe bir kısmı bence kitabın kötünün de ötesindeki çevirisinde. can yayınları bir faciaya imza atmış bu çeviriyle. çevirmen olarak ismini kitabın kapağına bastıkları seçkin selvi maalesef ya vakitsizlikten ya da dalgınlık nedeniyle başarısız bir iş çıkarmış. düzelti de olmayınca (bunun yapıldığına dair hiçbir işaret ya da bir isim yok iç sayfalarda) tamamiyle evlere şenlik ve şaka gibi bir şey olmuş sunset park. takip eden baskılarda düzelteceklerini umarak sayfa 125'e bakmalarını ve "christmas break"i noel'deki ders kesimi olarak çevirirken ne düşündüklerini iletmelerini rica ediyorum. ya da sayfa 170'deki her tarafı ayrı bir telden çalan o uzun cümlenin anlamını bana iletmelerini. ya da neden sayfa 110'da "superior" kelimesini eşsiz olarak kullandıklarını. vs vs vs... daha bir çok bu gibi rahatsız edici şey çarptı gözüme kitap boyunca ve ben bezdim bir kez daha çeviri roman okumaktan. yazıktır bu okura! bu kadar da çantada keklik bilmeseniz ve biraz özen gösterseniz ne olur? profesyonel bir çevirmen olmadığım halde ben dahi auster'ın dilini ve kelime oyunlarını bozmadan bir çok farklı alternatif kelime ve cümle kurabilirdim bu kitapta. neyse, artık, olan olmuş ve gene olan kaliteli kitap okumak isteyen okurlara olmuş...

daha fazla uzatmadan ve orijinal dilinde paul auster'ın sunset park okumasından bir mini parça:





ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Nisan 2011 Salı

Anna Karenina: Tolstoy'un "ilk roman"ı (!)



Çarlık dönemi Rus sosyetesi, kocasına ihanet eden “düşmüş” Anna, sosyetenin kesif ikiyüzlülüğü, narin ve masum Kitty, ona aşık idealist ve “doğru” karakter Levin, Kitty’nin ölümden dönmesine ve Anna’nın ölümüne sebep olan Vronski… Karakterden karaktere, fikirden fikire, ilişkiden ilişkiye koşturmaya doyuyoruz yaklaşık 700 sayfa boyunca. Romanı okumamış olanların alacakları tadı çok da bozmadan kısaca – ama gerçekten kısaca – konuya değinelim önce:


Hisleri ve istekleri ne olursa olsun, toplum tarafından “doğru” kabul edileni yaparak kendinden yaşça büyük ve çok farklı olan bir adamla evlenen genç Anna, yıllar sonra (ve sevmediği bir erkekle evli olmaya alışmışken) genç ve yakışıklı subay Vronski ile tanışır. Başlarda karşı koymasına rağmen, sonunda uzun yıllar bastırdığı duygularına daha fazla hakim olamayarak kendisinden vazgeçmeyen Vronski’nin ilgisine kayıtsız kalamaz. Zamanla “yoldan çıkar”, kocasını ve çocuğunu bırakır, sevgilisiyle kaçar. Bu arada koca kendi kendine kalır ve hesaplaşmalarıyla boğuşur, yeni bir bebek doğar, kendi hayatlarında gizli kapaklı birçok şeyi hoş gören insanlar açık açık yaşanan bu yasak ilişkiyi iştahla dillerine dolar… Olaylar gelişir ve bir noktadan sonra artık Anna’nın “frenleri boşalır”… Sevgilisini elinde tutabilmek için yapmayacağı yoktur. İntiharın eşiğine gelir ancak bu dahi kendine acıdığından değildir aslında, her şey Vronski’nin onu tekrar sevmesi içindir! Hayatı o kadar boştur ki tek amacı/isteği/ihtiyacı Vronski tarafından sevilmektir artık ve tam da bu nedenden ötürü Vronski onu artık sev(e)mez. Çok beğendiğim bir “mum” benzetmesi yapan Tolstoy Anna’ya cinnet getirterek ona hem kendini hem de akıl gücünü kaybettirir ve hikaye burada biter…

…diyebilseydim keşke! Son 50 sayfa boyunca uzun uzun Balkan savaşlarına dair fikirlerini ve Levin’in felsefi debelenmelerini okumak maalesef romanın ağzımda beklediğim tadı bırakmasına engel oldu. Her ne kadar kitap kulübümüzün takipçilerinden ve fahri illederomancılardan sevgili Kenan Hızır ŞAKRAK bu son 50 sayfanın tansiyonu düşürmek adına faydalı olduğunu söylese de ben pek kendisine katılamayacağım. Bu noktada, Kenan Hızır ŞAKRAK’ın güzel ve faydalı yorumunu kendi kaleminden aşağıya kopyalamak istiyorum:

“Bitti… Arka arkaya klasik, özellikle Rus klasiği okumanın bir iyi bir de kötü yönü var. İyi yönü, Edebiyat sanatının doruklarında dolaşıyorsunuz. Kötü yönü ise, güncel kitaplara dönüldüğünde insanda “ne kadar basit, istesem bunun gibi on… tane yazarım ben de…” duygusunu uyandırıyor. :) Karenina’da, olaylar, Savaş ve Barış’takinin aksine daha dar kapsamlı olduğundan, başta Anna olmak üzere diğer kişilerin düşüncelerine daha fazla ve ayrıntılı şekilde yer verilmiş. Anna’nın tüm roman boyunca dışa dönük ve sosyal bir kişilikten adım adım bir psikopat’a dönüşmesi, abartısız ve detaylı bir şekilde işlenmiş. Her bir kişinin karakteri ayrı ayrı oluşturulmuş, çevre ile ilişkileri tutarlı bir şekilde kaleme alınmış. Öncelikle koşulların tüm olumsuzluğuna karşın, dolu dizgin bir aşk… Ardından canlı bir organizma gibi aşk’ın mikrop kapması, iltihaplanması, ateş yükselmeleri, sanrılar, isyanlar… Sonuçta, salt sevdiğine azap çektirme düşüncesinin güzelliği ( ! ). Aslında roman burada bitebilirdi. Ama Tolstoy, özellikle tansiyonu düşürmek, belki de kendi düşüncesini de yansıtmak amacıyla birkaç sayfa daha ilâve etmiş. Burada son olarak söylenen, nedeni bilinmeyen ve gerekliliği da anlaşılamayan bir “iyilik” duygusunun insanlarda egemen olduğu…
(Ardından hızla Dostoyevski’nin Budala’sına başladım… :) )
Sağlıcakla kalın…”


Özellikle romanın sonlarına doğru “manipülatif kadın” stereotipini doya doya okuyoruz: Tolstoy da tüm çağdaşları (ve hatta günümüzde de kadınları yazdığını söyleyen birçok erkek yazar) gibi bir erkek bakış açısından kadın düşünce ve hislerini anlatmaya kalkışıyor. Fena da etmiyor aslında, her ne kadar günümüz algısıyla yazdığı bazı şeyler bize ters gelse de birçok akranına göre çok daha güzel işliyor kadın karakterlerin detaylarını. Belki eksik, belki yanlış ama en azından tek taraflı değil… Zaten işliyor olması dahi bir fark kendi adına!

Gelelim bazı “tarihsel” gerçeklere (kaynak: ağırlıkla vikipedi olmak üzere çeşitli internet siteleri) :

İlk olarak 1873 – 1877 yılları arasında bir gazetede dizi olarak yayımlanan hikayenin temel karakteri Anna Karenina’ya ilham kaynağının Puşkin’in büyük kızı Maria Gartung olduğu rivayet edilmektedir. Roman ilk yayımlandığında Rus kritikler “önemsiz sosyetik romans” olarak görerek burun kıvırmış olsalar da Dostoyevski’nin “hatasız bir sanat eseri” olarak görmesi ve Nabukov ile Faulkner’ın eseri övgüye boğması nedeniyle zaman içerisinde hak ettiği yeri bulmuş Anna Karenina (bence, Hollywood’un el atmasının da bunda çok büyük payı olmuş!). Tolstoy ise Savaş ve Barış’ı “roman”dan çok öte bulduğu için Anna Karenina’nın ilk romanı olduğunu söylemiştir. Romanın bir önemli özelliği de, ilerleyen yıllarda Virginia Woolf, James Joyce ve William Faulkner tarafından çok kullanılacak olan bilinç akışlarının bir anlatım metodu olarak ilk kez Anna Karenina’da kullanılmış olmasıdır. Levin’in otobiyografik bir karakter olduğu ise çok bilinen bir gerçek olduğu için daha fazla detaya girmeden ufak tefek notlarım ve kişisel fikrimle bitirmek istiyorum:

1 – Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim Anna Karenina’yı maalesef. Rus edebiyatı hayranlığım beni tanıyan herkesin hakkımda bildiği bir şeydir. Ama her ne kadar yazan Tolstoy olsa da, araya bir takım felsefi molalar (din, sosyete, toplum, tarım vb konularda yazarın görüşleri) girse de, hikayeyi klişeliğinden kurtaramadığı ve hatta Levin haricinde gözüme giren tek bir karakter dahi barındırmadığı için beni benden almadı bu hikaye açıkçası. Ama tabii yüzyıllara dayanan bir klasikten bahsediyoruz, “beğenmedim” diyerek geçmek pek kolay değil ki ben de diyemiyorum zaten! Bayılmamış olabilirim evet ama asla beğenmemiş de değilim. Bu noktada, en az romanın kendisi kadar iyi bilinen ve her seferinde beni benden alan giriş cümlesini şuraya almadan olmaz tabii : “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” – sadece bu cümle için bile bu romanı okumaya değer!

2 – 20.yüzyıl öncesine ait hemen her kitap bana geçen 100’ün çok az üstünde yıl içerisinde nasıl bir duygusal evrim geçirdiğimizi düşündürüyor, Kitty’nin hikayesi de bunu tamamen pekiştirdi: en ufak bir sarsıntı ya da minicik bir sıkıntıda hastalanıyor insanlar! Daha doğrusu, günümüzün hızlı temposunda ve iş hayatı & politika ve benzeri yoğun stresi içerisinde bize “küçücük” gelen şeyler onlar için dünyanın en önemli derdi ve kederi oluveriyor. Sanırım bizler, günümüzde hayatta kalabilmek için derimizi epeyce kalınlaştırmak zorunda kalmışız…

3 – Yıllar önce, 1997’de okumuştum Anna Karenina’yı (Wordsworth Classics serisinin öğrenci işi “paperback” baskı). 14 yıl sonra romanı tekrar elime aldığımda şaşırarak hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim! Hatta daha önceden okuyup okumadığımdan bile emin olamadım, imzamı kapağın arkasında görmeseydim şüphe etmeye devam ederdim sanırım. Bu arada, çantada taşına taşına zaten "eski" olan kitabım artık tamamen paramparça oldu, çok üzgünüm :(

4 – Eklemeden geçemeyeceğim, “saçı uzun aklı kısa” atasözümüzün aslında bir Rus atasözü olduğunu öğrenmek de hoş bir sürpriz oldu, hiç sevmem bu atasözünü, vebali Ruslara kalsın! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.