uygarlıklarının felaketini (savaşlar, açlık, teknoloji kaynaklı çeşitli afetler) kendi elleriyle getiren bir dağgelinciği ırkı. tek bir kahramanın çabasıyla (mı gerçekten?) tekrar ve çok daha güçlü bir düzen kuruyorlar. bu düzende sadece çok gereken teknolojilere yer var, her şeyin temelinde ve merkezinde manevi değerler ve doğrular yatıyor. dağgelincikleri geçmişlerini pek hatırlamıyorlar, ana hatlarıyla bir "felaket" olduğundan belli belirsiz haberdarlar, dogmatik değer yargıları çok net ve kesin: kendine yapamayacağın hiçbir şeyi bir başkasına yapma.
böylece herkes iyilik yapmak peşinde (ki kendisine de hep iyilik yapılsın), kimse yalan söylemiyor ve herkes güvenilir (ki kendilerine de yalan söylenmesin ve herkese güvenebilsinler), suç diye bir şey yok (ufacık tefecik suçlar burada kast ettiğim, cinayet ve hırsızlık benzeri ağır suçlar akıllara dahi gelebilecek gibi değil). ve tabii şu cümledeki tüm parantez içi notlar bana ait çünkü onların aklına böyle bir karşılık dahi gelmiyor, hepsi bunu yapmak istedikleri için yapıyorlar, doğru olan öyle davranmak olduğu için.
5 hikaye anlatılıyor kitap boyunca, 5 ana karakter ekseninde. fakat karakterlerin hemen hepsinin yolu bir noktada birbiriyle kesişmiş ya da kesişmekte, bazıları çocukluk arkadaşı, bazılarının bu yol kesişmelerinden haberleri dahi yok: tesadüfler biz farkında değilken gerçekleşiyor ve hayatlarımız bazen varacağı noktadan çok daha öte yerlere esneyebiliyor. medeni ve saygın bir hayat peşinde tüm gerçek olanları merak eden, araştıran, dedektifliğe ayrı bir saygı duyan dağgelinciği ırkının peşinde 471 sayfa macera sizi bekliyor. ve tabii richard bach, her zaman olduğu gibi, satırlara ve satır aralarına serpiştirdiği "hayat dersleri" ile kulağınıza küpe olabilmek için elinden geleni yapıyor.
sevgili patronum tarafından doğumgünümde bana hediye edilen bu kitabı çok severek, çok eğlenerek okudum. richard bach'ın zaman zaman kapıldığı didaktik tonlamayı görmezden gelebildiğinizde çok neşeli hikayeler okuyacağınızı garanti edebilirim. ve, günümüz dünyasından çok farklı olmakla birlikte, bizim uygarlığımızın varacağı noktayı düşündükçe, dağgelincikleri kadar şanslı olacağımızı umuyorum.
6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
2 Eylül 2011 Cuma
1 Eylül 2011 Perşembe
Sen Uyumadan Önce - Linn Ullmann
güzeller güzeli, seksiler seksisi, bir bakışıyla ya da bir gülüşüyle etrafındaki tüm erkekleri meftun eden "yıldız" bir anne, annenin parlaklığı yanında soluk kalmaya alışmış ve nihayetinde kapıyı çekip çıkan, bu arada çocuklarını da doğal olarak bırakan bir baba, nazik ve düşünceli, güzel ama biraz hantal, intihara meyilli bir abla ve ailedeki tüm olumlu özellikler zaten kapılmış olduğu için çılgınlığı ve hayal gücüyle varlığını ortaya koyan, kendi büyülü gerçekliğinin kahramanı bir kadın: karin.
kovboy çizmeli balıklar, sıvı yüzlü insanlar ve benzeri gerçeküstü karakter ve olaylar barındırsa da, ayakları sağlam yere basan ve mesajını çok net veren bir romandı "sen uyumadan önce". tahminimce yazar hayatından çok fazla öğeyi kurgusuna katmış. ingmar bergman ve liv ullmann'ın kızı olan linn ullmann'ın babasıyla ilişkisinin olmadığını anlatmıştı zeynep bize kitabı ilk önerdiğinde. romandaki karin'in babası tarafından terk edildikten sonra onunla kalan kısıtlı ilişkisinin büyük çoğunluğunun da sinema salonlarında geçmesi beni bu bağlamda çok şaşırtmadı. ullmann'ın da babası ile görüşmemesine rağmen sanatına büyük saygı beslediğini biliyoruz çünkü.
aslında deli bir tempoyla gidiyor roman. nesiller arası sürekli bir gidiş geliş söz konusu: amerika'ya göç eden büyükbaba ve orada kurduğu ailesinin öyküsünü okurken zamanda geriye gidiyor, büyükbabanın ölümünü takiben memlekete dönen büyükanne ve kızlarının öyküleri için arada tekrar zaman yolculuğu yapıyoruz. bu arada da sürekli olarak günümüzde karin'in ailesi ve erkeklerle ilişkilerine şahit oluyoruz.
akıcı ve ferah bir roman. son zamanların en güzel toplantılarından birini sayesinde yaptığımızı düşünüyorum, konuyu ara sıra dağıtmış olsak da, okurken de konuşurken de yazarken de çok iyi vakit geçirdim. kitabı okuduktan hemen sonra seveceğini düşündüğüm bir arkadaşıma ödünç verdiğim için pek alıntı yapamıyorum ama herkese tavsiye ediyorum. teyzesi karin ile birlikte büyükbüyükbabasının eski bir fotoğrafına bakan sander'in saf ve heyecan dolu "eskiden renkler ne kadar azmış!" tepkisine kim kayıtsız kalabilir ki?
son olarak, ufak bir not düşmek isterim: kitabı alıp da kapağını açtığımda gördüğüm ve düzeltiyi murat uyurkulak'ın yaptığını yazan not beni sevindirmişti, okuduğum kitaplarından m.uyurkulak'ın dilimizi çok güzel kullanan bir yazar olduğunu görmüştüm. fakat maalesef düzelti çok başarılı değil, ya fazla vakit ayırılamamış ya da bir hata var bir yerlerde. yayınevlerinin daha dikkatli olmalarını bir kez daha dilemekten başka bir şey kalmıyor korkarım. ve ben pek umutlu değilim!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
kovboy çizmeli balıklar, sıvı yüzlü insanlar ve benzeri gerçeküstü karakter ve olaylar barındırsa da, ayakları sağlam yere basan ve mesajını çok net veren bir romandı "sen uyumadan önce". tahminimce yazar hayatından çok fazla öğeyi kurgusuna katmış. ingmar bergman ve liv ullmann'ın kızı olan linn ullmann'ın babasıyla ilişkisinin olmadığını anlatmıştı zeynep bize kitabı ilk önerdiğinde. romandaki karin'in babası tarafından terk edildikten sonra onunla kalan kısıtlı ilişkisinin büyük çoğunluğunun da sinema salonlarında geçmesi beni bu bağlamda çok şaşırtmadı. ullmann'ın da babası ile görüşmemesine rağmen sanatına büyük saygı beslediğini biliyoruz çünkü.
aslında deli bir tempoyla gidiyor roman. nesiller arası sürekli bir gidiş geliş söz konusu: amerika'ya göç eden büyükbaba ve orada kurduğu ailesinin öyküsünü okurken zamanda geriye gidiyor, büyükbabanın ölümünü takiben memlekete dönen büyükanne ve kızlarının öyküleri için arada tekrar zaman yolculuğu yapıyoruz. bu arada da sürekli olarak günümüzde karin'in ailesi ve erkeklerle ilişkilerine şahit oluyoruz.
akıcı ve ferah bir roman. son zamanların en güzel toplantılarından birini sayesinde yaptığımızı düşünüyorum, konuyu ara sıra dağıtmış olsak da, okurken de konuşurken de yazarken de çok iyi vakit geçirdim. kitabı okuduktan hemen sonra seveceğini düşündüğüm bir arkadaşıma ödünç verdiğim için pek alıntı yapamıyorum ama herkese tavsiye ediyorum. teyzesi karin ile birlikte büyükbüyükbabasının eski bir fotoğrafına bakan sander'in saf ve heyecan dolu "eskiden renkler ne kadar azmış!" tepkisine kim kayıtsız kalabilir ki?
son olarak, ufak bir not düşmek isterim: kitabı alıp da kapağını açtığımda gördüğüm ve düzeltiyi murat uyurkulak'ın yaptığını yazan not beni sevindirmişti, okuduğum kitaplarından m.uyurkulak'ın dilimizi çok güzel kullanan bir yazar olduğunu görmüştüm. fakat maalesef düzelti çok başarılı değil, ya fazla vakit ayırılamamış ya da bir hata var bir yerlerde. yayınevlerinin daha dikkatli olmalarını bir kez daha dilemekten başka bir şey kalmıyor korkarım. ve ben pek umutlu değilim!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Felsefe, Yelken ve Caz - Asiye Koray Bendon
kişisel gelişim kitapları normalde benim kalemim değildir. pek sevmem okumayı. bir başkasının hayatın sırrına varmışçasına kestiği ahkam nadiren kafama yatar ve ruhuma iyi gelir. pek gelişemem anlayacağınız bu kitaplardan ve genelde kişisel gelişim gurularının da kendi keselerini doldurmak peşinde olduğunu düşünürüm. aslında, bu düşündüğümde (ve haliyle de bu guruların yaptığında) pek de olağandışı, abes bir durum yok. kapitalist dünyada herkes bir şekilde kendini kurtarmak isteğinde haklı olarak. ben de, aynı hakkı kullanarak kişisel gelişim kitaplarından uzak durmaya devam ediyorum.
dedikten sonra... geçtiğimiz aylardan birinde okuduğum fakat yazmak için ancak zaman bulabildiğim FELSEFE, YELKEN VE CAZ adlı kişisel gelişim kitabına geçelim! :) evet, okudum. ama neden okudum? elma yayınevi referansı benim için önemli, daha önceden bu yayınevinden okuduğum hiçbir kitaptan pişmanlık duymadım. felsefe, yelken ve caz da beni yanıltmadı.
yazar asiye koray bendon'un ahkam kesen ve dikte eden bir tarz kullanmaması kitabını diğer kişisel gelişim kitaplarından daha farklı bir noktaya taşımış. samimi, sohbet eder gibi, kendine de iğne batırarak yazmış bendon. "tatlı tatlı" anlatmış, okurunu eksik hissettirmeden ince ince vermiş mesajını. benim gibi dikbaşlı ve hatalarını kabul etmeye pek yanaşmayacak okurların bu "gelişim" ve "ilerleme" satırlarını daha kolay sindirebileceğini düşünüyorum.
caz pek benim kalemim bir müzik türü değil aslında. ama hayatın tüm akortlarıyla belki de bir caz seansı olabileceğini düşündüm okurken. yelken terimlerini öğrenmiş oldum satır aralarında ve dipnotlarda. kitabın adında beni tavlayan anahtar kelime felsefeye gelecek olursak, demeliyim ki okuru düşünmeye sevk eden kitaplar güzel kitaplardır, felsefe ile haşır neşir olmak iyidir ve kişinin kendini geliştirebilmesi için anahtardır.
kitap kulübümüzün misyonu olan ROMAN candır. ama ara sıra kurgunun biraz dışına çıkıp samimi, yürekten yazılan öykülere dalmak da insanı ferahlatır. kitabımız belki bazı gedikli gelişim okurları için basit kaçacaktır fakat benim en hoşuma giden bu "basitlik" oldu, günlük yazarmış gibi kahraman arayışını bizimle paylaşan bendon, bana bugünün blog yazarlarını ve satırlarındaki içtenliği, hesapsızlığı düşündürdü. ara sıra keşke biraz daha üzerinde çalışsaymış da tekrarlar ya da hatalardan arındırsaymış eserini yazar diye düşünmedim değil fakat eğer öyle olsaydı bu samimiyet kalır mıydı emin olamadım. en güzeli böylesi olsa gerek.
sayfa 177'den bir alıntı:
hoca, leo tolstoy'un (1829-1910) anna karenina romanından alıntılıyor:
"bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama mutsuz ailelerin her birinin öyküsü farklıdır."
bundan çok emin değilim.
birkaç mutlu aile bulabilirsem etrafta, birbirine benzeyip benzemediklerini de görebilirim herhalde... ama mutsuz olanların senaryoları da üç aşağı beş yukarı aynı gibi geliyor bana:
bir "aldanma ve aldatma diyalektiği."
sanırım, önemli bir bölümü sıradan ve renksiz geçen bir hayatı, bir de evlilik cenderesine sokunca, insanların kendilerini bir aldanma ve aldatma diyalektiği içinde bulmaları üzerine binlerce şarkı da yazılabilir, öykü de, roman da...
dedikten sonra... geçtiğimiz aylardan birinde okuduğum fakat yazmak için ancak zaman bulabildiğim FELSEFE, YELKEN VE CAZ adlı kişisel gelişim kitabına geçelim! :) evet, okudum. ama neden okudum? elma yayınevi referansı benim için önemli, daha önceden bu yayınevinden okuduğum hiçbir kitaptan pişmanlık duymadım. felsefe, yelken ve caz da beni yanıltmadı.
yazar asiye koray bendon'un ahkam kesen ve dikte eden bir tarz kullanmaması kitabını diğer kişisel gelişim kitaplarından daha farklı bir noktaya taşımış. samimi, sohbet eder gibi, kendine de iğne batırarak yazmış bendon. "tatlı tatlı" anlatmış, okurunu eksik hissettirmeden ince ince vermiş mesajını. benim gibi dikbaşlı ve hatalarını kabul etmeye pek yanaşmayacak okurların bu "gelişim" ve "ilerleme" satırlarını daha kolay sindirebileceğini düşünüyorum.
caz pek benim kalemim bir müzik türü değil aslında. ama hayatın tüm akortlarıyla belki de bir caz seansı olabileceğini düşündüm okurken. yelken terimlerini öğrenmiş oldum satır aralarında ve dipnotlarda. kitabın adında beni tavlayan anahtar kelime felsefeye gelecek olursak, demeliyim ki okuru düşünmeye sevk eden kitaplar güzel kitaplardır, felsefe ile haşır neşir olmak iyidir ve kişinin kendini geliştirebilmesi için anahtardır.
kitap kulübümüzün misyonu olan ROMAN candır. ama ara sıra kurgunun biraz dışına çıkıp samimi, yürekten yazılan öykülere dalmak da insanı ferahlatır. kitabımız belki bazı gedikli gelişim okurları için basit kaçacaktır fakat benim en hoşuma giden bu "basitlik" oldu, günlük yazarmış gibi kahraman arayışını bizimle paylaşan bendon, bana bugünün blog yazarlarını ve satırlarındaki içtenliği, hesapsızlığı düşündürdü. ara sıra keşke biraz daha üzerinde çalışsaymış da tekrarlar ya da hatalardan arındırsaymış eserini yazar diye düşünmedim değil fakat eğer öyle olsaydı bu samimiyet kalır mıydı emin olamadım. en güzeli böylesi olsa gerek.
sayfa 177'den bir alıntı:
hoca, leo tolstoy'un (1829-1910) anna karenina romanından alıntılıyor:
"bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama mutsuz ailelerin her birinin öyküsü farklıdır."
bundan çok emin değilim.
birkaç mutlu aile bulabilirsem etrafta, birbirine benzeyip benzemediklerini de görebilirim herhalde... ama mutsuz olanların senaryoları da üç aşağı beş yukarı aynı gibi geliyor bana:
bir "aldanma ve aldatma diyalektiği."
sanırım, önemli bir bölümü sıradan ve renksiz geçen bir hayatı, bir de evlilik cenderesine sokunca, insanların kendilerini bir aldanma ve aldatma diyalektiği içinde bulmaları üzerine binlerce şarkı da yazılabilir, öykü de, roman da...
28 Ağustos 2011 Pazar
Necib Mahfuz - Miramar: hayat kime ne veriyor ki?
bir pansiyon. pansiyonun sahibi yabancı kadın. çeşitli yaş grupları ve sosyal arkaplanlardan gelen, farklı statülerde karakterler. her birinin bakış açısından olayların bambaşka şekillerde izahı. aynı ülkenin tarihine ve ülkede olup bitenlere (hem makro hem de mikro açıdan) farklı bakış açıları ve yaklaşımlar.
metaforlar çok başarılı, kullanılan dil çok akıcı, karakterler sağlam. kitabın aslının arap dilinde yazılmış olması bir avantaj bence, dilin zenginliği satırlara da yansıyor ve mahfuz'un başarılı kullanımıyla güzel bir okuma deneyimi oluyor. tek üzüntüm kitabımızın çevirisinin orijinalinden değil ingilizce çeviriden yapılmış olması (bunu tahmin ediyorum sadece, arkadaşlarımızla da bunda hemfikir olduk zira arap dilinden direkt çeviri olsaydı bir çok noktada çok daha etkileyici cümleler okuyabilirdik diye düşünüyorum).
birinci dünya savaşı ve sonrasındaki emperyalist / kapitalist düzenin bakış açısını tek bir cümleyle çok güzel bir şekilde özetliyor bize necib mahfuz ve ben çok etkileniyorum: pansiyon sahibi madam (ki kendisi bir fransızdır) mutsuz bir şekilde pansiyon konuğuna döner ve "ikinci dünya savaşının eski güzel günleri"ni ne kadar aradığını söyler. çünkü artık sömürecek bir şey kalmamıştır.
bunun akabinde bir yerde devrim sonrası seçenekler tartışılırken bir çıkışın daha olduğu ve bunun da amerikan yönetiminin mısır'ı bir kukla hükümetle yönetebileceği tek bir cümlecikte geçiveriyor ve ben kendi ülkemiz de dahil olmak üzere bu düzenin ne zaman nasıl kurulduğu ve teker teker tüm kehanetlerin nasıl gerçekleştiğini düşünüyorum.
vesaire, vesaire...
ben en çok zühre'nin öyküsünü sevdim. "halk"ın öyküsünü yani. bir çok insanın romantik ve "yazıldığı gibi" okuduğu öykümüze biraz farklı bir gözle bakınca gördüm ki mahfuz aslında diğer sınıfların halk üzerine oyunlarını ve planlarını son derece siyasi bir duruşla yazmış. öngörüler ve çıkarımlar sağlam, ayakları yere basan bir siyasi metin oluveriyor kitap birden. nasıl ve ne okumak istediğinizle çok alakalı aslında miramar'dan alacaklarınız. çok çeşitli düzeylerde çok farklı şeyler yakalayabileceğiniz bu kitabı mutlaka öneriyorum.
not: kitap filmleştirilmiş. görsel filmin dvd kapağına aittir.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
metaforlar çok başarılı, kullanılan dil çok akıcı, karakterler sağlam. kitabın aslının arap dilinde yazılmış olması bir avantaj bence, dilin zenginliği satırlara da yansıyor ve mahfuz'un başarılı kullanımıyla güzel bir okuma deneyimi oluyor. tek üzüntüm kitabımızın çevirisinin orijinalinden değil ingilizce çeviriden yapılmış olması (bunu tahmin ediyorum sadece, arkadaşlarımızla da bunda hemfikir olduk zira arap dilinden direkt çeviri olsaydı bir çok noktada çok daha etkileyici cümleler okuyabilirdik diye düşünüyorum).
birinci dünya savaşı ve sonrasındaki emperyalist / kapitalist düzenin bakış açısını tek bir cümleyle çok güzel bir şekilde özetliyor bize necib mahfuz ve ben çok etkileniyorum: pansiyon sahibi madam (ki kendisi bir fransızdır) mutsuz bir şekilde pansiyon konuğuna döner ve "ikinci dünya savaşının eski güzel günleri"ni ne kadar aradığını söyler. çünkü artık sömürecek bir şey kalmamıştır.
bunun akabinde bir yerde devrim sonrası seçenekler tartışılırken bir çıkışın daha olduğu ve bunun da amerikan yönetiminin mısır'ı bir kukla hükümetle yönetebileceği tek bir cümlecikte geçiveriyor ve ben kendi ülkemiz de dahil olmak üzere bu düzenin ne zaman nasıl kurulduğu ve teker teker tüm kehanetlerin nasıl gerçekleştiğini düşünüyorum.
vesaire, vesaire...
ben en çok zühre'nin öyküsünü sevdim. "halk"ın öyküsünü yani. bir çok insanın romantik ve "yazıldığı gibi" okuduğu öykümüze biraz farklı bir gözle bakınca gördüm ki mahfuz aslında diğer sınıfların halk üzerine oyunlarını ve planlarını son derece siyasi bir duruşla yazmış. öngörüler ve çıkarımlar sağlam, ayakları yere basan bir siyasi metin oluveriyor kitap birden. nasıl ve ne okumak istediğinizle çok alakalı aslında miramar'dan alacaklarınız. çok çeşitli düzeylerde çok farklı şeyler yakalayabileceğiniz bu kitabı mutlaka öneriyorum.
not: kitap filmleştirilmiş. görsel filmin dvd kapağına aittir.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Palahniuk'un Ölüm Pornosu
en son söylenecek sözü en başta söylerek demeliyim ki "ölüm pornosu" sıkı bir palahniukçu olan beni dahi tavlayamadı.
bundan yıllar yıllar önce dövüş kulübü ile tanıyıp beğendiğim ve de sonrasında aralarında gösteri peygamberi, ninni, günce ve tekinsiz'in de bulunduğu bazı kitaplarını okuduğum yazarımızın elini bu sefer porno endüstrisine attığını duyduğumda aklımdan geçen ilk düşünce "bakalım bunu türkiye'de nasıl bir fırtına karşılayacak" olmuştu. ve zaman bana yanılmadığımı gösterdi. önce soruşturmalar açıldı, sonrasında çevirmen funda uncu'nun ahlaki değerlerinin (utanmadınız mı bunu çevirmeye?) ve mesleğinin sorgulandığı (manken misiniz?) skandal sorguya şahit olduk. dava mava derken şu anda ne durumda bilemiyorum soruşturma, ben ilgimi kaybettim maalesef (ülkede bir çok şeye ilgimi kaybetmiş olduğum gibi).
kitabı seçme nedenim tamamiyle bu soruşturmanın tepemin tasını attırmasıydı açıkçası. palahniuk okutması riskli bir yazar bence, herkesin damak tadına uyması mümkün olmaz diye düşünmüştüm. fakat üzülerek demeliyim ki, benim dahi damak tadıma uymadı. çünkü: kitap eksik. evdeki hesap çarşıya uymamış. palahniuk'un klasik sorgulayıcılığı, sivri dili, günümüz kapitalizmine yergisi, kara mizahı ve aralıklarla indirdiği şamarı yok bu romanda. karikatürize edilmiş karakterler ne güldürüyor ne de kızdırıyor. uzaktan uzağa izliyoruz onları leş gibi ortamlarında ve pek dokunmuyor insana.
pornoya uzak bir insan olmamdan ötürü mü bana dokunmadığını sorguladım bir ara fakat konumuz bu değil. konu zaten porno da değil. palahniuk burada anne ile evladı arasındaki bağı mı işledi acaba diye tutmaya kalksan o da yok. illa bir mesaj mı taşımalı kardeşim yahu oku geç git işte desen, pek eğlendirici bir yan da yok sayfalarda.
palahniuk'tan bahseder ve onu tanıtırım diyordum ama romanın yarattığı hayalkırıklığı sonrasında bunu yapmaya pek hevesim de yok (şimdilik! daha sonra, mutlaka yazacağım).
kısa ve öz olmak gerekirse : "ölüm pornosu" palahniuk'a giriş için kötü bir seçim olur. diğer kitapları ise her zaman bakmaya değer. özellikle de (benim kişisel favorim olan) gösteri peygamberi şiddetle önerilir!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
bundan yıllar yıllar önce dövüş kulübü ile tanıyıp beğendiğim ve de sonrasında aralarında gösteri peygamberi, ninni, günce ve tekinsiz'in de bulunduğu bazı kitaplarını okuduğum yazarımızın elini bu sefer porno endüstrisine attığını duyduğumda aklımdan geçen ilk düşünce "bakalım bunu türkiye'de nasıl bir fırtına karşılayacak" olmuştu. ve zaman bana yanılmadığımı gösterdi. önce soruşturmalar açıldı, sonrasında çevirmen funda uncu'nun ahlaki değerlerinin (utanmadınız mı bunu çevirmeye?) ve mesleğinin sorgulandığı (manken misiniz?) skandal sorguya şahit olduk. dava mava derken şu anda ne durumda bilemiyorum soruşturma, ben ilgimi kaybettim maalesef (ülkede bir çok şeye ilgimi kaybetmiş olduğum gibi).
kitabı seçme nedenim tamamiyle bu soruşturmanın tepemin tasını attırmasıydı açıkçası. palahniuk okutması riskli bir yazar bence, herkesin damak tadına uyması mümkün olmaz diye düşünmüştüm. fakat üzülerek demeliyim ki, benim dahi damak tadıma uymadı. çünkü: kitap eksik. evdeki hesap çarşıya uymamış. palahniuk'un klasik sorgulayıcılığı, sivri dili, günümüz kapitalizmine yergisi, kara mizahı ve aralıklarla indirdiği şamarı yok bu romanda. karikatürize edilmiş karakterler ne güldürüyor ne de kızdırıyor. uzaktan uzağa izliyoruz onları leş gibi ortamlarında ve pek dokunmuyor insana.
pornoya uzak bir insan olmamdan ötürü mü bana dokunmadığını sorguladım bir ara fakat konumuz bu değil. konu zaten porno da değil. palahniuk burada anne ile evladı arasındaki bağı mı işledi acaba diye tutmaya kalksan o da yok. illa bir mesaj mı taşımalı kardeşim yahu oku geç git işte desen, pek eğlendirici bir yan da yok sayfalarda.
palahniuk'tan bahseder ve onu tanıtırım diyordum ama romanın yarattığı hayalkırıklığı sonrasında bunu yapmaya pek hevesim de yok (şimdilik! daha sonra, mutlaka yazacağım).
kısa ve öz olmak gerekirse : "ölüm pornosu" palahniuk'a giriş için kötü bir seçim olur. diğer kitapları ise her zaman bakmaya değer. özellikle de (benim kişisel favorim olan) gösteri peygamberi şiddetle önerilir!
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
sadece A ve Z. sadece iki harf : hakan günday. az.
yanılmıyorsam 1,5 yıl kadar önce, kitap kulübümüz sayesinde ve ziyan ile tanıştım ben hakan günday'la. çok etkilendiğimi hatırlıyorum, üstelik (enteresandır) okuduğum bir çok kitabı bir iki ay içerisinde unutmama rağmen ziyan neredeyse kelime kelime hatırımda kaldı, hala alıntı yapabilecek seviyede hatırlıyorum bir çok kısmını. sonrasında tüm kitaplarını aldım günday'ın, sıraya koydum ve okudum (daha önceki bir tarihte kendisiyle ilgili yazdığım bir yazıyı okumak için tıklayınız).
her günday kitabı sonrasında hissettiğim ve yazmaya yeltendiğim şey şu : hakan günday eğlence için okunacak bir yazar değil. zaten böyle bir isteği ya da hedefi olduğunu hiç sanmıyorum. çok can yakan, derin ve kapkaranlık düşündüren, beynini sökerek bir kenara atmayı istetecek kadar üst üste yumruklarla seni yerlere düşüren acımasız bir kalemi var. sert hikayeleri var. kelimeleri sivri, cümleleri kısa, net, acı. hem acıklı hem acı. ve belki de sırf bu nedenle bu kadar başarılı. acıklı bir ülkenin acıyı görmezden gelmekte başarılı çocukları olduğumuz için bu derece silkeliyor bizi hakan günday belki de. başka ülkenin ikliminde yaşıyor olsak , okuduğumuzda "fantastik olaylar bunlar" diyip ürpererek kenara koyacağız kitabı belki fakat bu toprağın mahsulü olunca inanmak istemesek de içten içe bizi tırmalayan bir pençe hatırlatıyor her şeyin ne kadar da gerçek olduğunu.
"AZ" ile ilgili yazmaya yeltenmişken aklımdan geçen cümleler hep yukarıda yazdıklarım minvalinde dönüp duruyor. ne derdâ'yı ne de derda'yı anlatacak halim var kitabı okumuş olmamın üzerinden geçen 2 aya rağmen. sürprizleri ele vermekten çekindiğim ve haksızlık yapmak istemediğim için günday'a ve okurlarına, bir mini alıntı yaparak sizi kitabı okumaya davet edeceğim:
bir süre önce okuduğum bir röportajında "insan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır, tadı da kötüdür. ama toplum denilen yaratığın midesi öyle sağlamdır ki, hazmedilmesi için birkaç nesil yeter." diyen hakan günday'ı seviyorum. daha güzel özetlenebilir miydi içinde olduğumuz durum, bilemiyorum.
son not olarak, maalesef beceremedim youtube'daki bir videoyu "embed" etmeyi buraya. bugünün beceriksizliği bu olsun, videoyu izlemek için sizi şuraya alayım : AZ - fragman @ Youtube
her günday kitabı sonrasında hissettiğim ve yazmaya yeltendiğim şey şu : hakan günday eğlence için okunacak bir yazar değil. zaten böyle bir isteği ya da hedefi olduğunu hiç sanmıyorum. çok can yakan, derin ve kapkaranlık düşündüren, beynini sökerek bir kenara atmayı istetecek kadar üst üste yumruklarla seni yerlere düşüren acımasız bir kalemi var. sert hikayeleri var. kelimeleri sivri, cümleleri kısa, net, acı. hem acıklı hem acı. ve belki de sırf bu nedenle bu kadar başarılı. acıklı bir ülkenin acıyı görmezden gelmekte başarılı çocukları olduğumuz için bu derece silkeliyor bizi hakan günday belki de. başka ülkenin ikliminde yaşıyor olsak , okuduğumuzda "fantastik olaylar bunlar" diyip ürpererek kenara koyacağız kitabı belki fakat bu toprağın mahsulü olunca inanmak istemesek de içten içe bizi tırmalayan bir pençe hatırlatıyor her şeyin ne kadar da gerçek olduğunu.
"AZ" ile ilgili yazmaya yeltenmişken aklımdan geçen cümleler hep yukarıda yazdıklarım minvalinde dönüp duruyor. ne derdâ'yı ne de derda'yı anlatacak halim var kitabı okumuş olmamın üzerinden geçen 2 aya rağmen. sürprizleri ele vermekten çekindiğim ve haksızlık yapmak istemediğim için günday'a ve okurlarına, bir mini alıntı yaparak sizi kitabı okumaya davet edeceğim:
"Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım o sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi..."
bir süre önce okuduğum bir röportajında "insan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır, tadı da kötüdür. ama toplum denilen yaratığın midesi öyle sağlamdır ki, hazmedilmesi için birkaç nesil yeter." diyen hakan günday'ı seviyorum. daha güzel özetlenebilir miydi içinde olduğumuz durum, bilemiyorum.
son not olarak, maalesef beceremedim youtube'daki bir videoyu "embed" etmeyi buraya. bugünün beceriksizliği bu olsun, videoyu izlemek için sizi şuraya alayım : AZ - fragman @ Youtube
10 Temmuz 2011 Pazar
Murathan Mungan'la Yıllar Sonra Bir Kez Daha - Şairin Romanı
ille de ROMAN olsun! kuruldu kurulalı en zorlanarak yazdığım yazı olabilir bu. tamamıyla görev olarak görerek yazmak zor. haftalardır sırtımda dolaştırdığım yükten kurtulacağımı düşünmek tek motivasyonum. bu nedenle de çok fazla sözüm yok korkarım paylaşacak bu roman ile ilgili, yazacağım ve kurtulacağım sanırım. üzgünüm murathan mungan, ama bu sefer de uyuşamadı seninle kimyamız.
bu giriş bir bakıma zorunluydu benim için. işkence gibi süren bir okuma deneyimini takiben toplantımızı yaptık ve eve döner dönmez kitabı raflardan birinin bir köşesine bıraktım, araya 3,5 kitap soktum, biraz çıktım o sıkıntılı ruh halimden ve şimdi yazabiliyorum ancak bu romana dair düşüncelerimi:
- murathan mungan, yeni türkü sayesinde tanıştığım ve sonrasında da edebiyatımızda önemli bir yer tuttuğu için de şiir ve düzyazılarını aralıklarla takip ettiğim ancak çok da fazla yıldızımın barışmadığı bir isim. maalesef negatif bir önyargı ile başladım şairin romanı'nı okumaya bu nedenle. özlem kitabı getirdiğinde sanırım en fazla direnci gösteren bendim, kitaba başladıktan sonra da o direnci kırmam çok zaman aldı. nihayetinde kırdım, okudum, bitirdim. ama çok yoruldum, sanırım iRo için okumasaydım yarıda bir yerde bırakırdım "sonra devam ederim" diye düşünerek ve sonra da devam etmezdim muhtemelen.
- çok zor girdim ben bu romana. sanırım 350.sayfa civarındaydım ve hala "ne okuyorum ben ya?" diye düşünmeyi bırakamamıştım. benim romanla bağımı sağlam tutan tek karakter zeheyra oldu. bir tek onu "gerçek" bir insan olarak kabul edebildim bu hikayeler bağında. geri kalan karakterlerin neredeyse tamamı romanın son sayfasını da okuduktan sonra esti gitti aklımdan.
- şiir ile ilgili felsefe yapmaya çalışmış mungan ama tabii tüm filozoflar gibi o da işin fazlaca didaktik yanına kaçınca ağızda ekşi ve acı bir tat bıraktı çabaları. ya da, benim ağzımın tadına pek uymadı diyelim.
- 13 yıl gibi bir zamana yayıldığı için mi sık tekrarlar yapmış mungan yoksa sadece "uzun bir roman olmalı bu, epik olmalı" diye düşündüğü için mi uzatmaya çalışmış bilemiyorum ama bir süre sonra o tekrarlar gerçekten bana kendimi salak gibi hissettirdi. belki de 250 sayfada bitebilecek bir hikayeyi 582 sayfa boyunca okuduk, okuduk, okuduk, okuduk... bir yerde tırmansın diye bekledim, bir yerde sürpriz olsun istedim ama maalesef olamadı. daha ilk 300 sayfa içerisinde bu "şairlerin seri katili" kimdir bilebildim (son 100 sayfaya kadar %100 emin olmasam da, %75 ihtimalle tahmin edebildim) ve yanılmadım. hikayenin gereksiz tekrarlarla bezeli olması beni intiharın eşiğine kadar getirdi (örneğin, ilk 40 sayfa içerisinde makrakamash'ın eskiden küçük ve şirin bir sahil kasabası olduğunu en az 3 kere okuyoruz, hepsi de bendag'ın ağzından. bir süre sonra kabak tadı veriyor. ya da, bir cümleyi yazıp, iki satır sonra aynı cümlenin başını sonuna getirerek tekrarlamak ne katıyor örgüye? örnekler BOLCA çoğaltılabilir).
- genel anlamıyla beğenmemiş olsam da, beni tavlayan sayfaları hiç mi olmadı şairin romanı'nın? oldu elbette. yazarımız şair yanını ve kelimelerle arasındaki iyi ilişkiyi birden fazla "başucu cümlesi" yazarak karmış romanına. biraz daha açık fikirli bakabilseydim yazdıklarına, sanırım sayfalarca alıntı yapabilirdim. ama işte, özgün olmayınca, nereden tutsanız bir şekilde elinizde kalıyor tüm cümleler.
- benim gibi fantastik edebiyata meraklı bir okur için, bir tolkien, bir le guin, bir eddings varken masada, şairin romanı maalesef çok kabul edilebilir bir fantastik eser olarak kabul görmüyor. felsefi bir yolculuk olarak bakmaya kalksam, didaktik yapısı nedeniyle beni felsefeden de, nesnesi şiirden de soğutuyor. üstelik (yukarıda da dediğim gibi) özgün değil. tolkien'in "takanı görünmez kılan kudret yüzükleri"ne kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir antoloji gibi olmuş şairin romanı.
sonsöz:
yazarımızdan ve okurlarından özür dileyerek (zira bunca çabayı bir anda silip atmak büyük kibir gerektirir fikrimce ve ben kibir hiç sevmem, insana yakışmaz!) demeliyim ki : olmamış. sıkılarak okudum ve gerçekten çok yoruldum, işyerimde ve özel hayatımda zaten sıkıntılı günler geçirirken bir yandan da bu romanla boğuşmak zorunda kalmak beni bir aydan uzun süreyle hayattan soğuttu.
çok üzülerek, yazımı burada sonlandırıyorum. belki yazacak çok fazla şey var ama ben şimdiden yoruldum.
***yazının bitiminden sonra bir ekleme***
az önce okuduğum, 9 nisan 2011 tarihli vatan kitap ekindeki buket aşçı yazısından bir alıntı yapmak istiyorum. 13 yıl önce m.m. ile yaptığı bir röportajda, o zaman romana yeni başlamak üzere olan yazar şöyle demiş:
"bu kitap şiir üzerine felsefe yapmama olanak sağlayacak bir metin. hem roman sanatının çeşitli anlatı oyunlarından yararlandığım hem de şiir üzerine uzun uzadıya düşünmeme olanak sağlayacak bir tür metafor romanı. bir ütopya kitabı, belki bilim-kurgu da denilebilir. bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin hayati önem taşıdığı adı yerküre olan bir gezegende geçen olayların anlatıldığı bir kitap. bu kitapla sanıyorum gerek kendi şiirimi gerekse genel olarak şiiri ve şiirin 21. yüzyıldaki geleceğini daha derin ve sakin düşünebilme fırsatı bulacağım".
murathan mungan'ın hatrına, bu fırsatı bulmuş olduğuna inandığını umuyorum.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
bu giriş bir bakıma zorunluydu benim için. işkence gibi süren bir okuma deneyimini takiben toplantımızı yaptık ve eve döner dönmez kitabı raflardan birinin bir köşesine bıraktım, araya 3,5 kitap soktum, biraz çıktım o sıkıntılı ruh halimden ve şimdi yazabiliyorum ancak bu romana dair düşüncelerimi:
- murathan mungan, yeni türkü sayesinde tanıştığım ve sonrasında da edebiyatımızda önemli bir yer tuttuğu için de şiir ve düzyazılarını aralıklarla takip ettiğim ancak çok da fazla yıldızımın barışmadığı bir isim. maalesef negatif bir önyargı ile başladım şairin romanı'nı okumaya bu nedenle. özlem kitabı getirdiğinde sanırım en fazla direnci gösteren bendim, kitaba başladıktan sonra da o direnci kırmam çok zaman aldı. nihayetinde kırdım, okudum, bitirdim. ama çok yoruldum, sanırım iRo için okumasaydım yarıda bir yerde bırakırdım "sonra devam ederim" diye düşünerek ve sonra da devam etmezdim muhtemelen.
- çok zor girdim ben bu romana. sanırım 350.sayfa civarındaydım ve hala "ne okuyorum ben ya?" diye düşünmeyi bırakamamıştım. benim romanla bağımı sağlam tutan tek karakter zeheyra oldu. bir tek onu "gerçek" bir insan olarak kabul edebildim bu hikayeler bağında. geri kalan karakterlerin neredeyse tamamı romanın son sayfasını da okuduktan sonra esti gitti aklımdan.
- şiir ile ilgili felsefe yapmaya çalışmış mungan ama tabii tüm filozoflar gibi o da işin fazlaca didaktik yanına kaçınca ağızda ekşi ve acı bir tat bıraktı çabaları. ya da, benim ağzımın tadına pek uymadı diyelim.
- 13 yıl gibi bir zamana yayıldığı için mi sık tekrarlar yapmış mungan yoksa sadece "uzun bir roman olmalı bu, epik olmalı" diye düşündüğü için mi uzatmaya çalışmış bilemiyorum ama bir süre sonra o tekrarlar gerçekten bana kendimi salak gibi hissettirdi. belki de 250 sayfada bitebilecek bir hikayeyi 582 sayfa boyunca okuduk, okuduk, okuduk, okuduk... bir yerde tırmansın diye bekledim, bir yerde sürpriz olsun istedim ama maalesef olamadı. daha ilk 300 sayfa içerisinde bu "şairlerin seri katili" kimdir bilebildim (son 100 sayfaya kadar %100 emin olmasam da, %75 ihtimalle tahmin edebildim) ve yanılmadım. hikayenin gereksiz tekrarlarla bezeli olması beni intiharın eşiğine kadar getirdi (örneğin, ilk 40 sayfa içerisinde makrakamash'ın eskiden küçük ve şirin bir sahil kasabası olduğunu en az 3 kere okuyoruz, hepsi de bendag'ın ağzından. bir süre sonra kabak tadı veriyor. ya da, bir cümleyi yazıp, iki satır sonra aynı cümlenin başını sonuna getirerek tekrarlamak ne katıyor örgüye? örnekler BOLCA çoğaltılabilir).
- genel anlamıyla beğenmemiş olsam da, beni tavlayan sayfaları hiç mi olmadı şairin romanı'nın? oldu elbette. yazarımız şair yanını ve kelimelerle arasındaki iyi ilişkiyi birden fazla "başucu cümlesi" yazarak karmış romanına. biraz daha açık fikirli bakabilseydim yazdıklarına, sanırım sayfalarca alıntı yapabilirdim. ama işte, özgün olmayınca, nereden tutsanız bir şekilde elinizde kalıyor tüm cümleler.
- benim gibi fantastik edebiyata meraklı bir okur için, bir tolkien, bir le guin, bir eddings varken masada, şairin romanı maalesef çok kabul edilebilir bir fantastik eser olarak kabul görmüyor. felsefi bir yolculuk olarak bakmaya kalksam, didaktik yapısı nedeniyle beni felsefeden de, nesnesi şiirden de soğutuyor. üstelik (yukarıda da dediğim gibi) özgün değil. tolkien'in "takanı görünmez kılan kudret yüzükleri"ne kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir antoloji gibi olmuş şairin romanı.
sonsöz:
yazarımızdan ve okurlarından özür dileyerek (zira bunca çabayı bir anda silip atmak büyük kibir gerektirir fikrimce ve ben kibir hiç sevmem, insana yakışmaz!) demeliyim ki : olmamış. sıkılarak okudum ve gerçekten çok yoruldum, işyerimde ve özel hayatımda zaten sıkıntılı günler geçirirken bir yandan da bu romanla boğuşmak zorunda kalmak beni bir aydan uzun süreyle hayattan soğuttu.
çok üzülerek, yazımı burada sonlandırıyorum. belki yazacak çok fazla şey var ama ben şimdiden yoruldum.
***yazının bitiminden sonra bir ekleme***
az önce okuduğum, 9 nisan 2011 tarihli vatan kitap ekindeki buket aşçı yazısından bir alıntı yapmak istiyorum. 13 yıl önce m.m. ile yaptığı bir röportajda, o zaman romana yeni başlamak üzere olan yazar şöyle demiş:
"bu kitap şiir üzerine felsefe yapmama olanak sağlayacak bir metin. hem roman sanatının çeşitli anlatı oyunlarından yararlandığım hem de şiir üzerine uzun uzadıya düşünmeme olanak sağlayacak bir tür metafor romanı. bir ütopya kitabı, belki bilim-kurgu da denilebilir. bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin hayati önem taşıdığı adı yerküre olan bir gezegende geçen olayların anlatıldığı bir kitap. bu kitapla sanıyorum gerek kendi şiirimi gerekse genel olarak şiiri ve şiirin 21. yüzyıldaki geleceğini daha derin ve sakin düşünebilme fırsatı bulacağım".
murathan mungan'ın hatrına, bu fırsatı bulmuş olduğuna inandığını umuyorum.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








