6 Haziran 2012 Çarşamba

No pasarán! (Çanlar Kimin İçin Çalıyor - Ernest Hemingway)

“ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” (john donne’a ait olan bu satırların çevirisi vikipedi‘den alınmıştır.)

hemingway'le tanışmam yaklaşık olarak 20 yıl önceydi sanırım. adını önceden duymuştum evet ama hiç okumamıştım, ta ki bir "edebi metinler" dersi dönem ödevine kadar. bir vesileyle hemingway'e değinmem gerekiyordu ve o dönemin kısıtlı kaynakları arasında yaptığım araştırmada hemingway'in hayatı boyunca bir sürü - çoğu aslında ölümcül - kaza ve/veya hastalık geçirdiğini ve buna rağmen çok dolu bir hayat yaşadığını ama nihayetinde 60lı yaşlarında kendini öldürdüğünü okuduğumda buna bir anlam veremediğimi ve adamı daha iyi tanımak istediğimi hatırlıyorum ("kısıtlı kaynak" demişken: internetin yokluğunda ansiklopedilere ve "büyüklerimiz"in hafızalarına yaslanmak zorunluluğumuz yaşıtım ve büyüğüm olan herkesin kafasını sallamasına sebep olacaktır şimdi eminim). ilk okuduğum hemingway romanı sanırsam silahlara veda idi (ya da belki de çanlar kimin için çalıyor idi). her iki romanı da aynı gün satın almam ve de arka arkaya okumam nedeniyle bugün dahi emin değilim önce hangisini okuduğuma. hatırladığım tek şey soluksuz bir şekilde okuduğumdu her ikisini de, ve sonrasında satın alıp okuduğum ve kitaplığıma kattığım diğer hemingway eserlerini de.

hemingway benim "özel yazar"ım. her şart altında elimin altında bir romanının bulunmasını istediğim, kendime yakın hissettiğim bir dost o benim için. tüm eksikliklerine, aldığı eleştirilere, hatalarına, yanlışlarına rağmen her zaman samimi ve yakın gördüğüm bir tonton ihtiyar... :) ve bu nedenle de, kendimi çok yorgun ve bitmiş hissettiğim şu dönemde iRo! için seçtiğim roman da bir hemingway klasiği oldu elbette.

ernest hemingway'in hayatı ve kişiliği ile ilgili çok fazla yazmayacağım burada, internette o kadar çok kaynak var ki bu büyük yazar hakkında, oradan buraya kopyalayıp yapıştırmak yetersiz kalacak diye düşünüyorum. bu nedenle isteyen herkese öncelikle wikipedia'yı, sonrasında da hemingway hayranlarının kurduğu bir websitesini öneriyorum. bunlar kesmezse ve daha fazlasına ihtiyaç duyarsanız, the hemingway society de ilginizi çekebilir. bu kadar detaya ihtiyaç ya da ilgi duymayanlar için ise ben kısa bir özet geçerek hemingway'i büyük yazar yapanın ne olduğunu kendimce ve kısaca buraya almak isterim:

her şeyden önce, insana vakit kaybettirmeyen, okurunu hayalkırıklığına uğratmayan bir yazar hemingway. kendine has ve özel bir stili var: net, sade, kısa cümlelerden oluşan anlatımında tarif ve doğa betimlemelerine bolca yaslanan, en iyi tanınan iki romanı da savaş temalı olsa da asla romantizme sapmayarak insanın canını acıtacak kadar gerçekçi kalabilen, modern çirkinlikleri ve savaşın yol açtığı yıkımı kestirmeden ve ajitasyon yapmadan okuruna aktarabilen bir adamdan bahsediyoruz. kelimelere saygı gösteren bir yazar hemingway. dilin kuralına ve "başka diller"in yapılarına duyarlı. belki de bu nedenle bu kadar başarılı.



ben zaten kütüphanemde yer alan eski ve ingilizce bir kopyasını okudum ancak kitabı yeni alan arkadaşlarımız çanlar kimin için çalıyor'u bilgi yayınevi'den okudular. iyi bir çeviri ve redaksiyon olduğunu söylüyorlar. sonuç: kesinlikle tavsiye ediyoruz!



ispanya iç savaşı sırasında, cumhuriyetçi cephenin galibiyete en ve tek yakın olduğu dönemde, belki de zafere giden ilk adım olacak bir saldırı planlanmaktadır. saldırının başarısı için uluslararası kuvvetlerden patlayıcı uzmanı / ispanyolca öğretmeni amerikalı robert jordan bir köprüyü havaya uçurmalıdır ve bunu tek başına yapamayacağı için de dağdaki gerillanın yardımına ihtiyaç duymaktadır. yaşlı rehberi anselmo ile dağlara çıkarlar, gerillalarla tanışır, olaylar gelişir... kafası çalışan herkes farkındadır ki köprünün havaya uçurulması artık o dağlarda barınma imkanının kalmamasına ve bu gerillaların yerlerinden yurtlarından olmalarına sebep olacaktır. üstelik bu EN İYİ ihtimaldir çünkü aslında önünü görebilen herkes eğer biraz gözünü açarsa görecektir ki bu görev intihara eşdeğerdir.

hemingway romanlarıyla biraz haşır neşir olan herkesin bilebileceği gibi, hemingway genelde kendi hayatında bir parçası olduğu ya da bir şekilde şahit olduğu olayları aktarır bize hikayelerinde. henüz 19 yaşındayken birinci dünya savaşının italya cephesinde tanışır yıkımla genç yazar ve sonrasında da izmir'in yunan askerleri tarafından işgalinden tutun ikinci dünya savaşının paris yeraltı cephesine kadar bir sürü cephede ya gazeteci ya da bizzat milis kuvvetin bir parçası olarak yer alır. ispanya iç savaşı sırasında da gazeteci olarak cumhuriyetçilerin yanında olduğunu biliyoruz. bu nedenle ben - hiçbir yerde açıkça söylenmemiş olsa da - robert jordan'ın (en azından his ve düşünceleri açısından) otobiyografik bir karakter olduğunu düşünüyorum. büyük bir keşif değil, biliyorum :) ama yazarın iç dünyası ile ilgili bize verdiği ayrıntılar açısından çok önemli.

hiçbir savaş güzel değildir elbette. kahramanlık hikayeleri sonraki nesilleri uyutmak içindir. savaşı yaşayan - hele ki savaşların belki de en kötüsü olan iç savaşı yaşayan - kimsenin bunu bir madalya gibi gururla göğsünde taşıyabileceğine inanmam mümkün değil. hemingway'in tabiriyle, yaptığımıza süslü adlar vermek yaptığımızı (öldürmeyi ve dahi ölmeyi) daha farklı kılmıyor ve savaştan sonra ne yapacağımızı kestiremeden oradan oraya sürükleniyoruz kendi kafamızın içinde. 4 günlük bir süreye bütün bir hayatı ve konsantre bir aşkı (ki zaten hayat dediğimiz de aslında bundan ibaret nihayetinde) sığdırmamız belki de hayalkırıklıklarının en büyüğü çünkü daha en baştan biliyoruz ki ne kadar kendimizi kandırmaya çalışırsak çalışalım, plan yaparken bunun olmayacağını bile bile ümit etmemiz her şeyi kabullenmemizi daha da zor kılıyor. insanız ve sorgulamak zorunda kalıyoruz. ve bundan nefret ediyoruz. hele bir de partizansak ve de aslında dışarıdan gelmişsek, sadece "girip görevimizi yapıyor ve çekip gidiyoruz", sonrasında bize yardım edenlere ne olacağını, bizim zaferimizin cezasını kimlerin nasıl çekeceğini düşünmeden. suçluluğumuz ve vicdan yükümüz artıyor. bizim de onlar gibi öldüğümüz güne kadar. zor iş! harika roman!

her karakterin derinliğinde savaşı ayrı ayrı yaşatıyor bize hemingway. acılarını da gururlarını da hayallerini de kayıplarını da birinci elden deneyimliyoruz. cumhuriyetçilerin yanında olmaları ve dolayısıyla da muhafazakarlara karşı savaşmaları nedeniyle aslında kafalarının ne kadar da karışabildiğini, solda yer almak adına dinlerinden vazgeçmelerinin onları zaman zaman ne kadar zorladığını, ölmekten (ve daha da beteri, öldürmekten) korkmaları, ne kadar insan oldukları geçiyor gözlerimizin önünden. öğreniyoruz ki, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir köyde devrimin ilk gününe şahit olmadıysak henüz hiçbir şey görmüş sayılmayız. ve robert jordan sesleniyor bize: yapacağımızın imkansız olduğunu onu denemeden nasıl bilebiliriz ki?



betimlemeler sayesinde cepheyi görüp koklayabiliyoruz. kitap bittiğinde yazarın bizi romanının bu kadar içine çekebilme ustalığına şapka çıkartmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

romanı henüz okumamış olanların ilgilenme ihtimalini düşünerek daha fazla detay vermekten kaçınıyorum. zaten ben ne yazarsam yazayım hemingway'in son cümlede yarattığı ve içe işleyen ironisinin hakkını veremeyeceğim.

bitirmeden önce küçücük, ufacık iki alıntı yapmak istiyorum, ingilizce olmasından ötürü lütfen kusuruma bakmayınız, elimdeki kitaptan birebir alıyorum çünkü:

"it is only orders that come between us. those men are not fascists. i call them so, but they are not. they are poor men as we are. they should never be fighting against us and i do not like to think of the killing."
"who do you suppose has it easier? ones with religion or just taking it straight? it comforts them very much but we know there is nothing to fear. it is only missing it that's bad."
(for whom the bell tolls, triad/grafton books 1990, sayfa 174 & 410)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

10 Nisan 2012 Salı

okurun da yazarın da el kitabı: bir kış gecesi eğer bir yolcu

yazmak da okumak da bir serüven. kitap dediğin de nihayetinde başı sonu belli, belirli sayıda sayfadan oluşan ve bir süre devam ettikten sonra sona eren bir yol. belki de değil. okurluk (iyi okurluk) asla tembel işi değil.



bir yola çıkıyorsun ancak tam adımını yere basacakken toprak ayağının altında kayıp gidiveriyor ve "ışınla beni skati" [sic] misali kendini bambaşka bir zaman ve mekanda, alıştığının çok dışında karakterlerin ortasında buluyorsun. yeni ortamına tam alışıyorsun, hooop güm! gene bir duvar, gene bir zamansız son ve gene bir başka hikaye. hem de sayısız kere.

bir erkek okur, erkek okurun "yanaşmaya" çalıştığı bir kadın okur (ki kendisi ikinci plandaymış gibi görünse de her şeyin merkezine kurulmuş bir halde) ve bir yazar. bir takım yan karakterler. yayınevleri, yasadışı örgütler, başka yazarlar, profesörler, kitapçılar. fazlaca emek harcanarak kurulmuş komplike bir düzen - bir düzmece. sürekli olarak kursakta kalan bir heves. bu hevesin kamçıladığı ve ipin ucunu bırakmaksızın sürekli olarak ilerlemek istemeni sağlayan bir merak. ve bir arayış.

'bir kış gecesi eğer bir yolcu' bir arayışın hikayesi. aramanın, bulmanın, yitirmenin, kazanmanın, korkmanın, fark etmenin, kabul etmenin türlü safhalarından geçiriyor bizi oyun içinde oyun ve kitap içinde kitapla. okuması çok zevkli, insanın ufkunu açarken, okumanın da en az yazmak kadar önemli olduğunu ve öğrenilmesi gerektiğini kafanıza iyice sokuyor. fark ediyoruz ki calvino'nun aptal / kötü / tembel okura tahammülü yok. ve bu nedenle olsa gerek, bu kitap çok eğlenceli ve ilginç; alışılageldik romanlardan farklı. belki bir şaheser değil ancak çıkış noktası ve de diğerlerinin yanında sivrilmesi nedeniyle dikkate ve okumaya kesinlikle değer.

benim ilk calvino deneyimimdi: yazarın zekasına, kendine güvenine, öğretmek istediklerini ortaya koyuş yöntemine hayran kaldım. tamamiyle hak edilmiş olduğunu düşündüğüm ukalalıkları (başka bir yazar yapmış olsaydı beni belki de çok rahatsız edecekken) hiç gözüme batmadı. aynı şekilde, yer yer son derece didaktik bir tarz benimsemesine rağmen öğrettikleri canımı hiç sıkmadı. başlarda tamamen interaktif olacağını sandığım hikayeler bütününün zaman içerisinde daha farklı bir örgüye dönüştüğünü gördüğümde bir şeyleri atladığımı sandım ve keşke başta yakalanan yazar-okur ilişkisi ortalarda bir yerde yitip gitmeseydi diye düşündüm aslında ancak o bile keyfimi bozmadı. hayıflandığım tek nokta kitabı geniş zamanda rahat rahat ve tadını çıkartarak okuyamamış olmamdır. farklı olana bazen hasret kalıyor insan. ve bu kitap kesinlikle farklı. :)

yazarların, yazar adaylarının, yazarlık heveslilerinin ve iyi bir okur olmak isteyen herkesin kendisine bir iki ders çıkartabileceğini düşünüyorum calvino'nun yazdıklarından. şimdi, kendinize bir iyilik yapın. bundan sonra bir kitaba başlayacağınız zaman derin bir nefes alın ve yazarın sözünü dinleyin, ona güvenin:

"rahatla. toparlan. zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin."


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

24 Mart 2012 Cumartesi

Her şey yalnızlıktan ötürü: Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar

"şarkı acının içinden umudu çıkarırken meydana gelen sürtünmenin sesidir"
bu cümleyle karşılıyor bizi sarp kaya daha ilk sayfada. katil zanlısı yazar.

karşısında hayatından bezmiş, yorgun bir polis komiseri: sorgu şefi. onun bir adı yok. adının olmasına aslında ihtiyacı da yok sanki.

bir sorgu odası, bir apartman dairesi, bir çay bahçesi, iki hapishane hücresi arasında gidip gelen bu sorgunun hikayesi: sorgulanan cinayet midir yoksa hayatlar mı? yoksa tüm hayatlar o nihai cinayet anına mı götürür bizleri? katil de maktül de bellidir belli olmasına ya, yoldan çıkan kimdir işte onu satır aralarında okumak gerekir. aynen hayatta olduğu gibi: hiçbir şey göründüğü gibi değildir aslında. ne düşündüğümüz, ne istediğimiz, ne hissettiğimiz bizi herkesten ve her şeyden ayırır her zaman. ayırır ve yalnız bırakır.

ama bir yandan da düşünüyorum: bunca uzak hayatlar yaşayan, bunca farklı yerlerden gelen iki insan eğer bu kadar aynı iseler, aynı olmaya aç iseler, belki de herkes aynıdır, kimsenin bir diğerinden farkı yoktur, öyle değil mi? yoksa bu da yalnızlıktan mıdır? o kadar yalnızızdır ki, kendi sesimizden başka bir sesi, başka bir sözü duyduğumuzda (bir başkasını anlamamız zor olduğu için) ona inanarak bağlanıveririz belki de.

belki de, yalnızlık korkusu o denli ağır bir şeydir ki canavarlara bile ihtiyaç duyarız. (sayfa145)



korkularınızdan kurtulamazsınız ama onlarla yaşamayı öğrenebilirsiniz

okumaya alışkın olduğumuzdan daha kısa ama son derece yoğun bir roman var şu anda önümde, kapağına bakarak yazdığım. içinde bekleyen sürprizleri kimse için bozmak istemem, bu nedenle (şimdilik) kısa tutuyorum. alın, okuyun, okutun, pişman olacağınızı hiç sanmıyorum.

raflarda yerini almasının hemen ertesi günü elime aldığım ancak maalesef işlerimin izin vermemesinden ötürü biraz uzunca bir sürede okuyabildiğim, normal şartlar altında su gibi akan, enteresan bir roman çocuklar ve canavarları. ahmet tulgar'ın kalemini zaten güçlü bulurum, bu romanında seçtiği anlatım tarzı ile kalbimi bir kez daha fethetti. zaman zaman tokadı indirmekten çekinmeyen ama hemen ardından da bir şekilde okurunun gönlünü almayı bilen bir yazar olduğunu düşünüyorum tulgar'ın. çok yaşasın, daha çok yazsın.

siz de alın ve okuyun. bu arada, bölüm başlıklarının da ayrıca tadını çıkartın, çok sevdim ben.



"senin mantığını bilirim, sakın ölümle doğumun dengesinden bahsetme. ikisi birbirini dengelediği için dünya hep yörüngesinde kalıyor da deme. matematik, geometri, istatistik dediysek o kadar da değil yani. abartmayalım. sevgi diye bir şey de var ve olduğu sürece de doğum ile ölüm arasında bir denge olmayacak. ölüm hep daha fazla. olacak." (Sayfa 133)

26 Şubat 2012 Pazar

Oblomov: kendini yok etmeye varan bir istemsizlik

klasiklere merak saldığım ilk gençlik yıllarımda bir büyüğüm bundan sonraki okurluk hayatımın belki de en önem taşıyacak öğüdünü vermişti:

"asla okuduğun kitabı günümüz şartlarına göre değerlendirme. geçmiş dönem insanıyla ve onların alışkanlıklarıyla, onların doğrularıyla, onların bildikleriyle empati kur".

benim gibi okuduğu, izlediği ve hatta düşündüğü her şeyle kavga etmeye meraklı birine verilebilecek belki de en yararlı öğüt bu olmuştu ve sadece okurken değil, hayatımın her aşamasında ve her yönüyle empati yeteneğimi geliştirmem için itici faktör olmuştu bu iki cümlecik.

klasik okumak zor iştir: senden çok uzak bir zamanda, senden çok farklı bir coğrafyada, senin hiç bilmediğin toplumsal doğrularla yoğrulmuş karakterleri sevmesen de kabul etmen gerekir kendini olayların akışına bırakabilmen için. her babayiğidin harcı olmadığını düşünüyorum bir klasiğin hakkını vermenin. benim bunu ne derecede yapabildiğim de bir soru işareti taşıyor elbette. yine de, her zaman ve öncelikle klasik olsun derim. hatta mümkünse bir rus klasiği olsun elimdeki kitap. ve de birazcık da olsun yakaladıysa beni karakterler, o zaman iki elim kanda olsa o kitabı sular seller gibi yalayıp yutuveririm.

oblomov'da olduğu gibi.



hareketli, hevesli, meraklı bir çocuk olan ilya iliç oblomov'u toprak ağası ailesi pamuklara sarmalayarak, terlememesini - yorulmamasını - gerekmedikçe konuşmak için dahi efor harcamamasını sağlayarak, elini / kolunu / zihnini budayarak yetiştirirler. içinde bir yerlerde tıkılı kalan - yıllar geçtikçe solan, ölmese de sürünen ve en sonunda sönen - yaşama hevesinden yoksun bir yetişkin olup çıkar efendi oblomov. yaşamak ister (ya da istediğini sanır diyelim), isteklerini gerçekleştirmek için önce hayal kurmak sonra da plan yapmak gerektiğini bilir ama nereden başlayacağına karar veremediği için adım atamaz, hayalleriyle yaşar ama bunları bir amaca dönüştüremediği (ve dolayısıyla da hangi araçları kullanacağını bir türlü kestiremediği) için kendi kozasından dışarı asla çıkamaz.

babasından, dedesinden ve onlardan önceki nesillerden hiçbir farkı yoktur aslında ancak oblomov'un talihsizliği artık zamanın değişmiş olması ve sanayi devrimi ile birlikte kök salmış feodal yapının artık geçersizliğini her geçen gün daha da hissettirmesidir. eski sistem değişmektedir ve efendi artık hayatın her şeye rağmen merkezi olamayacaktır. hal böyle olunca, amaç ve araçlardan da yoksun olan oblomov depresyonun derinliklerinde alışkanlıklarına yapışıp kalır. hayat, onun için yemek-içmek-uyumaktır, bir şeyler yanlıştır evet ama bunun ne olduğunu düşünerek kendini rahatsız edecek değildir!

ta ki, hayatına olga girene kadar. bir kez daha bir kadın karakter silkeler, tokatlar, kendine getirmeye çalışır onu ama o kadar derine işlemiştir ki oblomov'un korkaklığı, umursamazlığı ve dahi güçsüzlüğü, hiçbir şey yapamayacağını kabul eden olga onu bırakır ve kendini kurtarma yolunu seçer.

sadece olga değildir kendini ilya iliç'i oblomovschinadan kurtarmaya vakfeden. oblomov'un çocukluk arkadaşı, can dostu andrey ştoltz vardır bir de (iyi ki de vardır! zira ştoltz olmasaydı eğer, oblomov şu 600 sayfa boyunca yatağından dışarı tek adım atmazdı, bundan kesinlikle eminim). babası alman annesi rus olan ştoltz, her iki kültürün de (görece) olumlu olarak adlandırılabilecek özelliklerini üzerinde öyle bir buluşturmuş ki, burjuva olması gibi ufak bir pürüzü atlayabilsek neredeyse ideal karakter olduğunu düşündürecek bize! ama bu tuzağa düşmeyerek gonçarov'un onun da olumsuzluklarını acımadan sergilediğini görüyoruz. ya da ben okuyanların bunu böyle yorumlayacağını umuyorum. :)

unutulmaması gereken önemli bir nokta şudur:

19.yüzyılın ortalarında rusya hala feodal derebeyliğinin hakim olduğu bir ülkeydi, sanayileşmenin eşiğindeydi belki ama kapitalizmden uzaktı ve hala serflik mevcuttu. yine de, insanlar yavaş yavaş toprak ağası sınıfının (dönemin aristokratları) ne işe yaradığını, gerekli olup olmadıklarını ve hatta ahlaklarını sorgulamaya girişmişlerdi. hepsinin üstüne bir de ekonomik sıkıntılar artınca huzursuzluklar tırmanmaya başlamıştı. kitabın basılmasından 2 yıl önce tahta geçen çar II. aleksandr, serfliğin kaldırılması da dahil olmak üzere birçok liberalleşme amaçlı reform yapacaktır (komünist manifestonun da kitabın basım tarihinden bir 10 yıl kadar önce yayımlandığını unutmamak da faydalı olabilir bu noktada).

rusya bir eşiktedir, gonçarov da öyle.

zıtlıklar üzerine kurar romanını:

gelenekselliğin karşısına modernliği koyar ve dört temel karakteri üzerinden bunu işleyerek çiftlerini oluşturur: oblomov ştoltz'a, agafya olga'ya karşıt karakterlerdir ve dengeyi bir türlü oturtamaz, çalkalanır dururlar. rusya gibi. ve nihayetinde oblomov çökerken ştoltz daha da parlar: köhne rusya gider, modern rusya kurulur... mu gerçekten?

maalesef hayır. toplumlar değişmediği sürece hangi sistemi, hangi ideolojiyi getirirseniz getirin, sadece yüzeyde kalır yaptıklarınız. nitekim lenin de 1922'de rusya'nın 3 devrim yapmasına rağmen yine de oblomovlardan kurtulamadığını, o kesimin adam edilebilmesi için daha çok uzun bir süre yıkanıp temizlenmelerinin, hırpalanıp dövülmelerinin gerektiğini söyler. bu, ne yazık ki, o kadar kolay değildir.

dönem ödevi formatına sokmaktan çekindiğim için bu uzadıkça uzayan yazıyı, geleneksel uşak zahar'ı ve incilerini, toplumdaki yerini bellemiş ve ona göre davranmakta beis görmeyen dul evsahibesi agafya'yı, varlığıyla yokluğu bir alekseyev'i, şark kurnazı kötü kalpli tarantyev'i ve daha birçok irili ufaklı önem taşıyan karakteri bu yazının dışında bırakmak zorunda kaldığımı fark ettim şimdi: merak edenler kitabı okumakta serbest!

sözün özü, tembel ve umursamaz bir karakter olsa da efendimiz, onun için biraz da üzülüyoruz aslında. benim elimdeki 598 sayfalık kitabın (everest yayınları, eylül 2010) ilk 174 sayfası boyunca (ki o da sonrasında başka bir karakterin öyküsü için ara verilmesinden kaynaklı, yoksa daha da uzun bir süre) odasından çıkmayıp yatağı ile kanepesi arasında gidip gelen ilya iliç'ciğimiz kendisine "e ama başkaları nasıl yapıyor!" gibisinden bir yanıt verdiği / yol gösterdiği için emektarını paylarken bir de vicdanına sesleniyor (s.104-105) :

"ben 'başkasıyım' demek! uğraşıyor muyum ben, çalışıyor muyum? az mı yiyorum? kara kuru mu, yoksa zavallı mı görünüşüm? bana yetmeyen bir şey mi var? sanki yapacak, edecek biri var! bir kere olsun kendim giymedim çorabımı ayağıma, tanrı aşkına! huzursuz mu olacağım? bundan bana ne? ama kime söylüyorum bunları? sen çocukluğumdan beri benimle değil miydin? sen bunları hep biliyorsun, gördün benim nasıl zarif yetiştirildiğimi, ne soğuğu ne açlığı bildiğimi, ihtiyaç nedir bilmediğimi, ekmeğimi kendim kazanmadığımı ve pis işlerle hiç uğraşmadığımı sen biliyorsun. nasıl oluyor da gönlün beni 'başkalarıyla' karşılaştırmaya varıyor? yani ben 'başkaları' gibi sağlıklı mıyım? bütün bunları yapıp bunlara dayanabilir miyim?"

dayanamazsın ilya'cığım! çünkü sen oblomovschinaya tutulmuşsun, oblomovluk senin kanına işlemiş, sen artık başka türlü olamazsın. ve sanma ki sadece sen bu dertten muzdaripsin. siyasi feodal yapının efendilik algısı ortadan kalktı diye artık oblomovlar kalmadı sanmak yapabileceğimiz en saçma çıkarım olur. varlar, hem de sayıları hiç de öyle az değil. anneler her yıl milyonlarca modern oblomov yetiştiriyorlar erkek evlatlarının ev işlerinden uzak durmasını sağlayarak. yani, değişen bir şey yok dünyada, her şey aynı "doğu"da.



her şeye rağmen, kızamayız oblomov'a. çünkü o bir efendidir, onun doğasındadır hayatın merkezinde olmak. hakkıdır "sade, iyi, sevecen yüzler, varlıklarını onun yaşamını desteklemek, onun yaşamı fark etmemesine, hissetmemesine yardım etmek olarak gören" insanlarla çevrelenmek.

oblomovlar doğar, yaşar, ölür - bazıları işte böyle kitap olur. :)

-- daha fazlasını okumak isteyenlere nikolay dobrolyubov'un "oblomovluk nedir?" kitabını öneriyorum. ben henüz okumadım, ama alıp okuyacağım. --

***bu kitaba ben 10 üzerinden 10 veririm, 9'a elim varmaz. zaten anton çehov'un "benden 10 gömlek üstündür" dediği, dostoyevski'nin büyük saygı duyduğu, oblomov gibi ölümsüz bir karakteri yaratan bir yazar için daha ne denebilir ki?***


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

15 Ocak 2012 Pazar

Münir Göle - Fısıltılar : bin/bir kadın sövgüsü

satın alacağım kitapları genelde aşağıdaki yöntemlerden biriyle seçerim:

1 - eş dost önerisi

2 - yazarı önceki okumalarımdan tanımam

3 - dergi ya da internette yazar ya da kitap hakkında bir öneri / eleştiri görmem

yani, daha önce okumadığım bir yazarın adını ilk kez duyduğum / gördüğüm kitabını birisi önermemişse satın alma ihtimalim çok düşüktür. fısıltılar bir istisna. kitapçıda oyalanırken ve bu arada ne var ne yok diye bakarken tamamen tesadüfen elime geçen kitabın arka kapağındaki tanıtımı beni tavladı:

romalı apuleius'un çok kadınlı bir öyküsü. öyküyü yeniden yazmaya girişen ve bunu yaparken kadınlara sövüp sayan bir erkek kahraman. arada yazıya karışmayı, anlatıcıyı kışkırtmayı iş edinen bir başka erkek. kadınlarla, fısıltılarla örülü bir diyalog. yazdıkça kızan, kızdıkça yazan, konu dışına taşmaya meraklı anlatıcı, kendisine mutlak gibi görünen katı saptamalarıyla, kendini bir düğümün içinde, koca bir kabusun orta yerinde buluyor. münir göle, çok katmanlı, farklı türlere kapı aralayan yeni romanı fısıltılar'da sinsi sinsi, biraz haince damarımıza basıyor.



aldım ve okudum. hislerim karışık. sevdim ama bir yandan da neden sevdiğim konusunda biraz kararsızım.

öncelikle, bu bir roman değil. ya da en azından okullarda öğretildiği şekliyle "roman" tanımına pek uymuyor. bir diyalog var baştan sona. yazar (kendiyle mi benimle mi bilemiyorum) konuşuyor, anlatıyor, tartışıyor. ve bunu yapmak için de benim bir numaralı merakım olan mitolojiden faydalanıyor. üstelik de en sevdiğim iki öyküyü aktarıyor bize derdini anlatabilmek için: eros ve psykhe'nin öyküsü ekseninde persephone'un da hikayesine değiniyor, hem de taa kore olduğu zamanları unutmadan. böylesine bir metin söz konusuyken benim beğenmemem zaten mümkün olamazdı! iki mitolojik öyküyü satır satır anlatırken (yeniden yazarken) alt metinleri de ayrıca döşemiş ve kadınlar hakkında aklının almadığı her ne varsa önümüzde sıralayarak acımasızca psikolojik bir analiz yapmış yazar. dalga geçtiğinin erkekler tarafından anlatılan kadınlar mı yoksa sadece kadınlar mı olduğundan emin olamamış olsam da sivri bir kalem ve keskin bir dille aktarmış aktaracağını.

göle'nin çıkış noktası kadınların kendi aralarındaki çekişmeleri, kavgaları, kıskançlık ve merak ile bu hislerin sebep olduğu yıkımlar. haksız mı? pek değil. abartmış mı? bence hayır. ama tokat üstü tokat yemek her zaman zevkli olmayabiliyor. kadın okurlarının damarına bunca basarken bir yandan da anlatıcıya müdahele ederek onu da hizaya getiren göle ara sıra gönül almayı da ihmal etmemiş.

ben severek okudum evet. ama başlarken de dediğim gibi, en çok neyi sevdiğimden emin değilim, özellikle çevremdeki bir sürü kadında gördüğüm sakat yanları öldüresiye eleştiren sivri dilini mi yoksa mitolojik temelini mi? bunu anladığım zaman kime tavsiye edip kime uzak durmasını söyleyeceğimi de kestirebileceğim. o zamana kadar, kendi riskinizdir alıp okuma kararı vermeniz ya da vermemeniz :)

bir mini kuple ile bırakıyorum sizi, sayfa 103'ten:

erkeksiz olmak, yalnız kalmak, dişiliği yaşayamamak, psykhe gibi, ablalarının da kabusu olmuştur bir zaman. kim olursa olsun, yeter ki bir erkek olsun düşüncesiyle inlemişlerdir. evde kalmak her kadının en korkulu rüyasıdır. erkek olsun, nasıl olursa olsun, diye çılgınlar gibi aranıp durur kadınlar. kadınlığın sağlaması, normalliğidir erkek. kadın, kendi kadınlığına inanabilmek için, kim olursa olsun sevmeyi öğrenir, sevmeyi öğrenmeyi bir şey sanır. ablalarda olduğu gibi, bu saplantılı arayış, harcanan zaman geçtiğinde hüsranla sonuçlanmaya yazgılıdır. erkeği elde etmenin yeterli olmadığı gerçeği çıkıverir saklandığı yerden. kadın, içinde büyüyen ekşimeyle yaşamayı kabullenmekle, yeni bir hüsranın peşine düşmek arası ikilemle karşı karşıya kalır.




Psyche at the Throne of Venus, (Matthew Edward Hale)

Güvercine Ağıt - Gürsel Korat (konu önemlidir, kurgu ise her şeydir!)

açık söylemek gerekirse, müge bize 'güvercine ağıt'ı önerdiğinde mutlu oldum çünkü:

1 - şimdiye kadar hiç okumadığım bir yazarla tanışacaktım
2 - bir yol hikayesi okuyacaktım, üstelik 13.yüzyılda anadolu nasıl bir yermiş görecektim
3 - ironiye doyacaktım

ya da ben öyle sanıyordum. hayallerim yıkıldı çünkü:

gürsel korat sanırım anadolu'nun 13.yüzyıldaki toplumsal halini iyi araştırmış, ya da zaten uzmanlık alanı olabilir o dönem. benim tarih bilgim o kadar derin olmadığı için işin bu kısmına yorum yapamıyorum. fakat rahatlıkla (benim uzmanlığım olmamasına rağmen) korat'ın edebi konsantrasyonunun çok kuvvetli olmadığını söyleyebilirim. sürükleyici bir romana dönüştürülebilecek çok güzel bir malzemeyi ele almış yazarımız fakat maalesef kurgudaki eksikliklerle kopuk ve altı boş bir metin koymuş ortaya.



karakterlerin aktarılan zaman dilimindeki hallerini tanıyoruz: adları nedir, nereden gelirler ve nereye giderler. fakat bizim için hikayeyi anlamlandıracak, hikayeyi yazacak olan o asıl sorunun yanıtı hiçbir yerde yok 261 sayfa boyunca: neden? ne oldu da bu insanlar bu ruh halindeler? ne yaşadılar ve bu onlara ne hissettirdi ki romanda yaptıklarını okuduğumuz o şeyleri yaptılar? bunların yanıtları yok.

bir noktada durdum ve düşündüm: başa dönüp tekrar okursam acaba atladığım bazı noktaları satır aralarında bulabilir miyim diye tekrar karıştırdım kitabı fakat hayır, sorun okurun konsantrasyonunda değil, sorun romanın 2 boyutlu olmasında. ona asıl derinliğini, anlamını kazandıracak olan 3.boyut yok bu deneyimde.

bir çok karakterle tanışıyoruz, biri bir kapıdan girerken diğeri öteki kapıdan çıkıp gidiyor. ama neden girdi sahneye, ne kattı hikayeye bunu göremiyoruz. başka bir karakterle ilgili bir ipucu mu verdi ya da bir olayın içyüzüne dair bir noktayı mı aydınlattı diye baktığımızda elimiz boş kalıyoruz ortada tekrar. sadece bir isim çorbası olup kalıyor kafamızda.

sanırım çok nahif yaklaşmış duruma gürsel korat. niyeti ve çıkış noktası çok iyi fakat maalesef uygulamada attığı teğelleri sağlamlaştıramaması nedeniyle kitabın parçaları elimizde kalır olmuş. karakterler ayrı ayrı geliştirilmiş, aradaki bağ kurulmadığı için hikayenin içine yedirilememiş. 5 kişi apayrı yollar almış, bir noktada yolları kesiştirilmek istenmiş ama çok da birbirinin içine geçirilememiş. bunu derken bir kez daha durdum düşündüm: acaba amaç bir anın fotoğrafını çekip onu mu okura göstermek, hayatta başa gelen felaketlerin aslında nedensizliğinden mi dem vurmak? öyle dahi olsa, karakterlerin iç dünyalarını ve geçmişlerinin onlarda bıraktığı izleri tanımadan ve bilmeden şahit olduklarımız da sadece şöyle bir bakıp (anlamlandıramadığımız için) bir kenara attığımız fotoğraf karesinden öteye gidemiyor his dünyamızda. his dünyamıza etki etmiyor bu roman.

ya da benim his dünyama etki etmedi. yol boyunca gidiyoruz bir patikada, bir kreşendoya vardığımızı sanıyoruz, patika çıkmaz sonlu, bir duvar karşılıyor bizi ve kreşendo olabilecek o yükseliş birden elimizde toz olup kalıyor. ben şahsen kendimi son cümledeki balık gibi hissettim. yazarla yapılmış şu (tıklayınız lütfen) söyleşiyi okumak da kafamdaki soruları pek yanıtlayamadı.

yine de, yazarın hakkını teslim etmem gereken bir kaç nokta var:

1 - seçtiği konu tamamiyle hoşuma giden bir alan. "13.yüzyıl anadolusu da nasılmış bakalım" diye meraklanarak okudum sıkılmadan.
2 - ironik bir anlatımdan bahsedildiğini hatırlıyorum. olayların kendisi bir bütün olarak ironik, burası kesin. bu nedenle de ironiseverler bu kitabı denemek isteyebilir, her şeye rağmen ve büyük bir beklenti oluşturmadan.
3 - yer yer kullanılan dönem dili (maalesef bu konuda bir uzmanlığım olmaması nedeniyle elbette doğru kullanımından emin olamam) ve günümüz yerleşim yerlerinin o dönemki isimleri (aklımda kaldığı kadarıyla erziron, trapezon, vb) ilgimi çekti ve hoşuma gitti.

son olarak, eklemek istediğim bir nokta da, kitabı okurken aklıma sık sık bir "ortadünya haritası"nın ne kadar da işe yarayabileceği geldi. belki sonraki baskılar için yazar / yayınevi bunu değerlendirebilir. :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

ONCA YOKSULLUK VARKEN ha Emile Ajar ha Romain Gary ne fark eder?


insana çok koyar yalnız bir çocuğun hali. hele benim gibi uçlarda bir yufka yürekli ve sulugöz iseniz size daha da fena koyar! sert olmaya çalışan ama yalnız bir çocuk, korkan ve bunu kendine dahi ifade etmekten çekinen... sözün özü: momo beni yerle yeksan eyledi. dağıldım onun peşinden şehrin sokaklarında, dükkanlarda, seslendirme stüdyolarında dolanırken, parça parça ayırdı beni bacaksız. sanırım biraz da bu nedenle üzerinden 2 ay kadar süre geçmiş olmasına rağmen pek de yazmaya yanaşmadım romanla ilgili. çok dokunaklı çünkü ve çekiniyorum yazdığım herhangi bir cümle ile henüz okumamış bir insanın romandan alacağı tadı bozmaktan. bu nedenle de detaya girmeden (ki zaten şu anda kalkıp da toparlayamıyorum anlamlı cümleler halinde düşüncelerimi) bir iki madde olarak şuraya notlarımı düşmek istiyorum:

- fahişelerin gayrımeşru çocukları için bir pansiyon işleten madam rosa ve hem azınlık hem de fahişe çocukları olan misafirlerinin öyküsü ilk satırından sonuna kadar beni esir aldı, kaptı götürdü.

- toplumsal adaletsizlik ve "ezilen" psikolojisini okuruna mizahla yoğurarak veren yazara saygı duydum.

- 10 yaşındaki bir çocuğun samimiyetini böylesine yansıtabilmek büyük başarı, bu arada dokunaklılıkta sınır tanımadığı ve yer yer beni perişan ettiği için yazara buradan teessüflerimi gönderiyorum! beni ağlatmayacak romanlar okumak istiyorum biraz da! önümüzdeki moderatörler, duyun şu sesimi!

bir alıntı yapmak istiyorum şuraya, sayfa 70'den:

yasalar, başkalarına karşı korunacak şeyleri olan kişileri korumak için yapılmıştır. mösyö hamil, yaşamın kutsal kitabında, insanlığın sadece bir virgül olduğunu söyler, yaşlı bir adam bu denli hıyarca bir söz ettiği zaman da benim buna ekleyecek hiçbir şeyim kalmaz. insanlık bir virgül değildir, çünkü madam rosa yahudi gözleriyle bana baktığı zaman bir virgül değildi, kutsal kitabın tümüydü belki, ben de artık bu kitabı görmek istemiyordum. madam rosa için iki kez camiye gittim, hiçbir şey fark etmedi, yahudiler için geçerli değildi çünkü. işte bu yüzden belleville'e dönemiyor, madam rosa ile göz göze gelemiyordum. madam rosa durmadan "oeil! oeil!" derdi, yahudilerin acı çığlığıdır bu, araplarda çok farklıdır, biz "hay hay" deriz, fransızlar da mutlu olmadıkları zaman "oh oh" derler, ne sanıyorsunuz, onların da başına gelir böyle şeyler. on yaşıma basacaktım, çünkü madam rosa öyle karar vermişti: kendimi bir doğum tarihine alıştırmalıydım, o da bugüne düşüyordu. madam rosa normal bir biçimde gelişmem için bunun önemli olduğunu söylüyordu, gerisi, anne adı, baba adı, hep züppelikti.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.