Geçtiğimiz günlerde yeni bir yayıneviyle tanıştım: KOLEKTİF KİTAP. Sloganları: "DAHA ÇOK KİTAP!" Gerek yayınevlerine seçtikleri isim, gerek logoları (bir fil - ben fillere bayılırım!) ve gerekse de sloganları sayesinde beni hemen etki alanlarına alıverdiler. Derken, iki adet kitapları geçti elime: Hayali Söyleşiler Serisi(*)nden PICASSO : Hayatı ve Düşünceleri ve FREUD : Hayatı ve Düşünceleri. İki kitabı toplamda üç günden kısa bir sürede bitiriverdim, tadı damağımda kaldı. Hal böyle olunca, yazıp duyurmak ve bilmeyenlere de anlatmak boynumun borcudur dedim.
Hayali Söyleşiler serisinde ünlü isimlerle sohbetler var. Adından da anlaşılacağı üzere tamamen hayal ürünü. Ya da şöyle diyelim: söyleşiler gerçek değil ama biyografik gerçeklere dayanıyor. Ciddi bir birikim ve araştırma gerektiren bir durum aslında bu. Her iki isimle de ilgili bir çok farklı kaynaktan, söyleşiden, makaleden ve tarihsel gerçeklerin farklı ağızlardan aktarılmasından faydalanılmış belli ki ve hepsi birbirine çok güzel bir şekilde bağlanarak hem akıcı hem de çok eğlenceli bir "sohbet" sunulmuş okura.
Ben, kişisel olarak, en çok rahat okunuyor olmasını ve de gerçekten ilgimi çeken iki ünlü ismin iç dünyasına ışık tutmasını sevdim bu kitapların. Eğlendim ve bilmediğim bir iki şeyi de bu şekilde öğrenmiş oldum. Her iki ismi de adlarından (ya da herkesin bildiği çok bilindik bazı özellik ya da eserlerinden) öte tanımayanlar için ise harika başlangıç noktası olacağını düşünüyorum bu serinin. Hem derli toplu bir çok bilgiyi kısa kısa ediniyorsunuz hem de eğleniyorsunuz: daha ne olsun? Gençlere okutulması taraftarıyım, ebeveyn sınıfı duyun sesimi! Kısa bilgileri bu kitapla edindikten sonra en ilgilerini çeken noktalarda detaya dalmak günümüzün internet dünyasında hiç de zor olmayacaktır. Bu isimleri fildişi kulelerinden indirip "sen-ben gibi" insan yüzleriyle tanıtan ve sempatik göstererek dediklerini daha rahat anlamamızı sağlayan bu seriyi mutlaka öneriyorum herkese. Ha, eğer siz "bilim tarihi" ve "sanat tarihi"ni gereğinden çok daha fazla ciddiye alan ve derin akademik araştırmalar haricinde her şeye burun kıvıranlardansanız, uzak durmak isteyebilirsiniz, onu bilemem.
Unutmadan, yabancı dilden (İngilizce) çevrilerek piyasaya sürülen bu kitaplarla ilgili ayrıca dikkatimi çeken bir noktaya değinmek istiyorum: çeviriler çok başarılı. Freud için Gonca Gülbey'i, Picasso için de Gülsüm Kara'yı tebrik ederim.
Yeni bir yayınevi bulmanın heyecanıyla sayfalarını incelerken yayına hazırlanmakta olan diğer kitapları da gördüm ve sanırım Kolektif Kitap'ın en yakın takipçilerinden biri ben olacağım. Hangi birini yazsam bilemedim ancak özellikle üç cilt olarak hazırlanan ve 'dünya edebiyatının başyapıtlarının kronolojik bir düzende özetlendiği' "Grafik Kanon" (The Graphic Canon) ve çocuklar için hazırlanmakta olan "Alfred & Agatha" serisi (evet, mesela Agatha Christie ve Alfred Hitchcock çocukluklarında arkadaş olmuşlar ve maceralar yaşamışlar) raflarda yerlerini alır almaz direkt olarak kitaplığıma girecekler. Bunların dışında Resimli Başyapıtlar serisi (Kafka'nın Dönüşüm'ü, Poe'nun Kara Kedi'si, Gogol'un Palto'su), Yeni Bakış Serisi ve Popüler Bilim ile İnceleme-Araştırma serileri de sanırım elimden kurtulamayacaklar. Yayına hazırlananları yayınevinin sayfasından incelersiniz artık, ben hepsini almak istediğim için aralarında kayboldum ve sanırım abonelik talep edeceğim yayınevinden :)
Bitirirken bir not eklemek isterim (yazarken birden aklıma geldi) : yayınevini ya da sahiplerini tanıyor değilim, reklam yapmak için bir çıkar da sağlamadım kendilerinden. Ancak incelediğim kadarıyla öyle heyecanlandım ve hoşuma gitti ki herkes mutlaka bir denesin istedim. Gönül ister ki yayınevlerimizin sayısı artsın - ama ayakta da kalabilsinler! - ve biz okurlar da daha kaliteli ve de uygun fiyatlı yayınlara erişebilelim.
Kitaplıklarımıza hoş geldin Kolektif Kitap! Kalıcı olabilmeni dilerim. :)
(*) Şu an için piyasada sadece Freud ve Picasso olsa da, kuşların söylediğine göre Shakespeare ve Einstein da yayına hazırlanmakta, yakında elimizde olabilecek kıvama gelirler eminim. Benden söylemesi. ;)
6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
29 Eylül 2012 Cumartesi
Döjira'ya kavuşma vakti: Yedinci Gün - İhsan Oktay Anar
Türkiye sınırları içerisinde yetişen en önemli romancılardan olduğunu düşünüyorum İhsan Oktay Anar'ın. Sadece dili ustaca kullanabilmesi ve amiyane tabiriyle aşmış ironi yeteneği sebebiyle değil, tarih ve felsefeyi de kurgusuna bayıldığım bir şekilde yedirebilmesi nedeniyle Anar'ın yeri bende bambaşka. Bundan iki yıl kadar önce yaptığımız bir anketimizde kimin romanı çıkarsa işi gücü bırakıp gider ve derhal satın alıp hemen okumaya başlarız diye sormuş ve ezici çoğunlukla İhsan Oktay Anar yanıtını almıştık (ki, ben de elbette İ.O.Anar oyu kullananlar arasındaydım). Bu nedenle, bir gün twitter'da Anar'ın yeni romanının çıkmak üzere olduğunu gördüğümde ve ufak bir pasajını da okuduğumda yaşadığım heyecanı, kitabı ele aldığımdaki sevincimi tarif etmem neredeyse imkansız. Kitap okumak bir tutku ve favori yazarlarla tekrar buluşmak bir kavuşma anı olunca böyle oluyor: yaşayan bilir. :)
Tarzı benzer olmakla birlikte her romanında seçtiği konu ve yoğunlaştığı hikaye farklıdır İhsan Oktay Anar'ın (benim favori Anar romanım Suskunlar'dır, bir gün onunla ilgili de bir yazı yazabilmeyi umuyorum). Usta bir romancı olmanın yanı sıra eşsiz bir masalcıdır Anar, gerçeği masallarla aktarırken masallarına gerçeği çok az kişinin yapabileceği şekilde yedirir. Düz bir hatta gitmez hiçbir zaman anlattıkları, geometrik değildir ve bu da bir Anar romanını diğerlerinden her zaman farklı kılar. Kısaca, canınızı yakarken dahi şefkatle yapar bunu Anar. Bu nedenle de bir kez tadına vardınız mı vazgeçmeniz pek kolay olmaz.
Yedinci Gün'ün vaadi şuydu: "İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. <...> Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz." (arka kapaktan). Okuyup bitirdikten ve üzerinden 1 hafta geçtikten sonra diyebilirim ki Anar vaadini yerine getirmiş. Asla düz bir çizgide ilerlemeyen, tarih ve masalı, felsefe ve bilimi birbirine yediren, insanı en iyi ve en kötü yüzüyle ortaya seren bir metin çıkmış ortaya. Konsantrasyon gerektiren ve biraz ipin ucunu gevşettiniz mi rahatça kaybolabileceğiniz bir roman Yedinci Gün. Okuması çok zevkli olsa da hiç kolay değil. Yazara borcunuzu ödemeniz ve kendinizi biraz zorlayarak iyi bir okur olmanız gerekli bu romanın tadına varabilmeniz için. Neden ve nasıl okuduğunuz sorusunun yanıtı bu romanı ne derece beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz konusunda önemli bir gösterge olacaktır.
Ben çok da istediğim şartlarda okuyamadım Yedinci Gün'ü. Konsantrasyonum çok zayıftı, parçalanıp bölünerek ve sık sık kaybolarak (bu nedenle de başa dönüp karakterleri tekrar tekrar yakalayarak) okumak zorunda kaldım. Bu nedenle olsa gerek, daha önceki Anar okumalarım kadar fazla içine dalıp kendimi kaptıramadım hikayeye. Havada kalan noktaların bir kısmı yazarın bile isteye bıraktığı kusurlarsa bir kısmı da benim üstünkörü okumak zorunda kalışımın sonucu oldu, buna eminim. Buna rağmen büyük keyif aldığımı söylemezsem hem kendime hem de yazara büyük (ÇOK büyük) haksızlık yapmış olurum. Eğlenerek okudum, düşünerek okudum, hatırlayarak okudum, anlayarak okudum. Bunların hepsi Anar'ın yeteneği sayesinde oldu çünkü ben biliyorum ki kendim okur olarak üzerime almam gereken sorumluluğu alamadan takip ettim sayfaları (bu da benim kusurum olsun bu seferlik). Bir gün, emekli olup da kendimi kitaplara bütünüyle verebildiğimde ve maddi ya da manevi sıkıntıları bertaraf edebildiğimde ben de koşturmadan ya da paçalarımı tutuşturmadan kitap okumanın tadına varabileceğim elbet. Sadece, şimdi değil...
Romanı sindirebilmek, anlayabilmek ve okurken (muhtemelen) atlanan bir çok özel noktayı yakalayabilmek için "Türk" tarihini (hem resmi hem de gerçek tarihi, ayrı ayrı) ve "Türkçülük" denen kavramın nasıl geliştiğini bilmek ya da en azından açıkfikirli olup da bilmek istemek gerekiyor. Osmanlı'daki istibdat dönemini, 1.Dünya Savaşını, Cumhuriyetin ilk yıllarını bilmeden (ya da bilsek dahi resmi olarak okullarda öğretilenlerin önüne geçmeden) romanın hakkını vermek pek kolay değil. Anlatılanların çoğu masal tadı verse de nihayetinde İhsan Oktay Anar bizi kainatın yaratılmasından Türklerin Ergenekon'dan çıkması öyküsüne taşıyor, oradan Osmanlı'ya ve derken Cumhuriyet Dönemi'ne geçiyoruz. Ve bunu sırasıyla yapmıyor, kronolojik bir çizgi yerine çemberler arası geçişler yaşıyoruz. Masalın içindeki nokta gerçeklerden yola çıkarak gerçeklerden kurgulanan bir masalda buluyoruz kendimizi.
Bizim toprakların "doğulu duruş / batılıya öykünüş" ikilemi roman boyunca çok kereler çıkıyor karşımıza, çoğunlukla güldürse de aynı zamanda acıklı tarihimizi seriyor gözler önüne. İkisiyle de barışamayan, ikisini de içine sindiremeyen, sürekli olarak olduğunu yadsıyıp ne çaydan ne serden geçebilen insanımızın geçit törenine şahit oluyor ve bunu hiç yadırgamıyoruz. Kelime oyunları ve Anar'ın ironi yeteneği güldürse de bildiklerimiz (yaşadıklarımız) can yakıyor. Ama bir yandan da eğleniyoruz. İşte bu İhsan Oktay Anar'ın heyecan yaratan bir romancı olmasının sebebi olsa gerek.
Anar'ın bana hissettirdikleri ve onu neden bu kadar sevdiğimle ilgili sanırım daha sayfalarca yazabilirim ama bunu yapmayarak sizi Yedinci Gün'ü okumaya davet etmekle yetineceğim. Her ne kadar bazı yerlerde aceleye geldiği ve biraz daha zaman olsaymış daha sağlam geçişler yapılabilecekmiş izlenimi verse de o bir İhsan Oktay Anar romanı ve öncekilerinden çok farklı.
Son söz:
Doğu ve Batı zamanın sonuna kadar kapışmaya devam edecek ve biz de (aslında özünde aynı olan) bu iki kutup arasında gidip gelmeye devam edeceğiz.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Yedinci Gün'ün vaadi şuydu: "İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. <...> Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz." (arka kapaktan). Okuyup bitirdikten ve üzerinden 1 hafta geçtikten sonra diyebilirim ki Anar vaadini yerine getirmiş. Asla düz bir çizgide ilerlemeyen, tarih ve masalı, felsefe ve bilimi birbirine yediren, insanı en iyi ve en kötü yüzüyle ortaya seren bir metin çıkmış ortaya. Konsantrasyon gerektiren ve biraz ipin ucunu gevşettiniz mi rahatça kaybolabileceğiniz bir roman Yedinci Gün. Okuması çok zevkli olsa da hiç kolay değil. Yazara borcunuzu ödemeniz ve kendinizi biraz zorlayarak iyi bir okur olmanız gerekli bu romanın tadına varabilmeniz için. Neden ve nasıl okuduğunuz sorusunun yanıtı bu romanı ne derece beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz konusunda önemli bir gösterge olacaktır.
Ben çok da istediğim şartlarda okuyamadım Yedinci Gün'ü. Konsantrasyonum çok zayıftı, parçalanıp bölünerek ve sık sık kaybolarak (bu nedenle de başa dönüp karakterleri tekrar tekrar yakalayarak) okumak zorunda kaldım. Bu nedenle olsa gerek, daha önceki Anar okumalarım kadar fazla içine dalıp kendimi kaptıramadım hikayeye. Havada kalan noktaların bir kısmı yazarın bile isteye bıraktığı kusurlarsa bir kısmı da benim üstünkörü okumak zorunda kalışımın sonucu oldu, buna eminim. Buna rağmen büyük keyif aldığımı söylemezsem hem kendime hem de yazara büyük (ÇOK büyük) haksızlık yapmış olurum. Eğlenerek okudum, düşünerek okudum, hatırlayarak okudum, anlayarak okudum. Bunların hepsi Anar'ın yeteneği sayesinde oldu çünkü ben biliyorum ki kendim okur olarak üzerime almam gereken sorumluluğu alamadan takip ettim sayfaları (bu da benim kusurum olsun bu seferlik). Bir gün, emekli olup da kendimi kitaplara bütünüyle verebildiğimde ve maddi ya da manevi sıkıntıları bertaraf edebildiğimde ben de koşturmadan ya da paçalarımı tutuşturmadan kitap okumanın tadına varabileceğim elbet. Sadece, şimdi değil...
Romanı sindirebilmek, anlayabilmek ve okurken (muhtemelen) atlanan bir çok özel noktayı yakalayabilmek için "Türk" tarihini (hem resmi hem de gerçek tarihi, ayrı ayrı) ve "Türkçülük" denen kavramın nasıl geliştiğini bilmek ya da en azından açıkfikirli olup da bilmek istemek gerekiyor. Osmanlı'daki istibdat dönemini, 1.Dünya Savaşını, Cumhuriyetin ilk yıllarını bilmeden (ya da bilsek dahi resmi olarak okullarda öğretilenlerin önüne geçmeden) romanın hakkını vermek pek kolay değil. Anlatılanların çoğu masal tadı verse de nihayetinde İhsan Oktay Anar bizi kainatın yaratılmasından Türklerin Ergenekon'dan çıkması öyküsüne taşıyor, oradan Osmanlı'ya ve derken Cumhuriyet Dönemi'ne geçiyoruz. Ve bunu sırasıyla yapmıyor, kronolojik bir çizgi yerine çemberler arası geçişler yaşıyoruz. Masalın içindeki nokta gerçeklerden yola çıkarak gerçeklerden kurgulanan bir masalda buluyoruz kendimizi.
Bizim toprakların "doğulu duruş / batılıya öykünüş" ikilemi roman boyunca çok kereler çıkıyor karşımıza, çoğunlukla güldürse de aynı zamanda acıklı tarihimizi seriyor gözler önüne. İkisiyle de barışamayan, ikisini de içine sindiremeyen, sürekli olarak olduğunu yadsıyıp ne çaydan ne serden geçebilen insanımızın geçit törenine şahit oluyor ve bunu hiç yadırgamıyoruz. Kelime oyunları ve Anar'ın ironi yeteneği güldürse de bildiklerimiz (yaşadıklarımız) can yakıyor. Ama bir yandan da eğleniyoruz. İşte bu İhsan Oktay Anar'ın heyecan yaratan bir romancı olmasının sebebi olsa gerek.
Anar'ın bana hissettirdikleri ve onu neden bu kadar sevdiğimle ilgili sanırım daha sayfalarca yazabilirim ama bunu yapmayarak sizi Yedinci Gün'ü okumaya davet etmekle yetineceğim. Her ne kadar bazı yerlerde aceleye geldiği ve biraz daha zaman olsaymış daha sağlam geçişler yapılabilecekmiş izlenimi verse de o bir İhsan Oktay Anar romanı ve öncekilerinden çok farklı.
Son söz:
Doğu ve Batı zamanın sonuna kadar kapışmaya devam edecek ve biz de (aslında özünde aynı olan) bu iki kutup arasında gidip gelmeye devam edeceğiz.
"Eflatun nâm bir feylesof, 'Bu dünya Fikirler âleminin bir taklididir' dediğinde, Fars kralı Dârâ, 'Nah! Asıl fikirler, bu Dünya'nın bir taklididir' demiştir."
(Sayfa 192)
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
23 Eylül 2012 Pazar
Lady Chatterley'in Sevgilisi: "iki lira kaybedip de yirmibeş kuruş bulmuş bir adam durumuna düşmek"
Yüksek beklenti olmaksızın başladığım romanları seviyorum. "Lady Chatterley'in Sevgilisi" de daha önceden adını duymuş olmama rağmen bugüne kadar pek ilgimi çekmemiş bir kitap olduğu için Banu önerdiğinde fikrim hür vicdanım hür bir şekilde, rahat bir okuma deneyimi bekleyerek aldım elime romanı. Önyargısız ve beklentisiz bir şekilde arkama yaslandım, kitabı açtım ve daha ilk paragrafta tavlandım:
Kitabın o çok beğendiğim girişinin hatrına, karakterlere mümkün olduğunca açık fikirle yaklaşmaya çalıştım. Hepsine ayrı ayrı ve bir bütün olarak şans verdim ve bana anlatmaya çalıştıklarını anlamak için çaba gösterdim. Maalesef hiçbiri ile empati kuramadım, hikayeye kendimi kaptıramadım, hiçbir olay ya da söz ya da düşünce sempatimi kazanamadı. Müdahil olmadan dışarıdan izlememizi istemiş zaten yazarımız, bunu tarzıyla o kadar belli ediyor ki, isteseniz de kendinizi kaptırıp gidemiyorsunuz leydimizle koru bakıcımızın "aşk"ına. İngilizlerin tepkilerinin enteresanlığı ve hisleriyle yaptıkları arasındaki çelişki de cabası elbette. Bizim gibi sıcak kanlı olduğunu iddia eden ve Akdenizliliğin getirdiği "biz koca bir aileyiz laylalay" samimiyetine sahip insanlar için zor olabiliyor tabii bazı kültürleri anlamak ya da tepkileri hangi etkilerin ateşlediğini kavramak.
Sanırım fazlasıyla belli ettiğim üzere, ben bu romanı beğenmedim. Beni zorlamamasını, rahat okunmasını, yazarın romanı yazdığı dönemdeki anlayışa karşı çıkan cesaretini, sanayi devrimi sonrasındaki gelişmeler ile aristokrasiyi birbirine çarpıp durarak ortaya koyduğu (bazısı son derece yerinde) karşılaştırmaları / sonuçları sevdim evet. Altını çizecek ya da bir bütün olarak sayfayı işaretleyecek kadar hoşuma giden pasajlar da buldum (mesela sayfa 84'e bir bütün olarak bayıldım) ama buna rağmen bir roman olarak çok severek ve "bitmesin hep sürsün" hissiyle okuyamadım. Sanırım biraz da bu yüzden yazısını yazmak için beklemeyi tercih ettim, geçen süre içerisinde kendi tortularım dinsin de gerçekten ne düşünmüşüm Lady Chatterley'in Sevgilisi hakkında göreyim ve tekrar okumak, yeniden değerlendirmek ister miyim anlayayım diye.
Bekledim ve gördüm ki pek iz bırakmadan geçen bir okuma deneyimi olmuş benim için bu. Üzerinde düşününce fark ettim: kadınların iç dünyasını bildiğini iddia eden ve bunu tamamen eril bir bakış açısından bize yutturmaya çalışan yazarlarla aram hoş değil. Sanırım bu nedenle D.H.Lawrence'a antipati duydum, kitabını ve yazdıklarını da (herkese ve her şeye rağmen) bünyem hoşnutlukla kabul edemedi. Aynı şekilde, bağlılık yerine bağımlılık gördüğüm tüm ilişkilerin içimi bulandırması ve bu romandaki ilişkilerin tamamının da bağımlılık / muhtaçlık üzerine kurulu olması nedeniyle çok yumuşak davranamadım yorumlamakta.
Son bir nokta olarak da çeviriye değinmek isterim. Türk diline çevirilmiş kitapların çoğu ile ilgili dikkatli / detaycı okurların ortak sıkıntısı çevirideki hataların yanı sıra redaksiyondaki aksamalardır. Bu nedenle, kitabın çevirisini Akşit Göktürk'ün yaptığını gördüğümde sevinmiştim. Fakat bazı açılardan büyük hayalkırıklığı yaşadığımı söylemem lazım. Belki de YKY bir sonraki baskıya hazırlanırken kitabı tekrar dikkatli bir düzeltiye tabi tutar ve diğer bazı hatalar / tutarsızlıklar böylece ortadan kalkar.
Unutmadan... Bir de sorum var:
Neden Lady Chatterley'in Sevgilisi? "Aşığı" demek çok mu ahlaksızca geldi acaba gözümüze kulağımıza, uzak mı düştü bizim o eşsiz ahlak anlayışımıza acaba? Kalıbımı basarım ki eğer kitabın başlığını Lady Chatterley'in Aşığı olarak alıverseler (olması gerektiği gibi!) bir çok kavramsal kargaşa kalkar ortadan.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Yaşamamız gerek; yer gök yıkılmış olsa bile.
Ah keşke böyle devam etseydi!Kitabın o çok beğendiğim girişinin hatrına, karakterlere mümkün olduğunca açık fikirle yaklaşmaya çalıştım. Hepsine ayrı ayrı ve bir bütün olarak şans verdim ve bana anlatmaya çalıştıklarını anlamak için çaba gösterdim. Maalesef hiçbiri ile empati kuramadım, hikayeye kendimi kaptıramadım, hiçbir olay ya da söz ya da düşünce sempatimi kazanamadı. Müdahil olmadan dışarıdan izlememizi istemiş zaten yazarımız, bunu tarzıyla o kadar belli ediyor ki, isteseniz de kendinizi kaptırıp gidemiyorsunuz leydimizle koru bakıcımızın "aşk"ına. İngilizlerin tepkilerinin enteresanlığı ve hisleriyle yaptıkları arasındaki çelişki de cabası elbette. Bizim gibi sıcak kanlı olduğunu iddia eden ve Akdenizliliğin getirdiği "biz koca bir aileyiz laylalay" samimiyetine sahip insanlar için zor olabiliyor tabii bazı kültürleri anlamak ya da tepkileri hangi etkilerin ateşlediğini kavramak.
Sanırım fazlasıyla belli ettiğim üzere, ben bu romanı beğenmedim. Beni zorlamamasını, rahat okunmasını, yazarın romanı yazdığı dönemdeki anlayışa karşı çıkan cesaretini, sanayi devrimi sonrasındaki gelişmeler ile aristokrasiyi birbirine çarpıp durarak ortaya koyduğu (bazısı son derece yerinde) karşılaştırmaları / sonuçları sevdim evet. Altını çizecek ya da bir bütün olarak sayfayı işaretleyecek kadar hoşuma giden pasajlar da buldum (mesela sayfa 84'e bir bütün olarak bayıldım) ama buna rağmen bir roman olarak çok severek ve "bitmesin hep sürsün" hissiyle okuyamadım. Sanırım biraz da bu yüzden yazısını yazmak için beklemeyi tercih ettim, geçen süre içerisinde kendi tortularım dinsin de gerçekten ne düşünmüşüm Lady Chatterley'in Sevgilisi hakkında göreyim ve tekrar okumak, yeniden değerlendirmek ister miyim anlayayım diye.
Bekledim ve gördüm ki pek iz bırakmadan geçen bir okuma deneyimi olmuş benim için bu. Üzerinde düşününce fark ettim: kadınların iç dünyasını bildiğini iddia eden ve bunu tamamen eril bir bakış açısından bize yutturmaya çalışan yazarlarla aram hoş değil. Sanırım bu nedenle D.H.Lawrence'a antipati duydum, kitabını ve yazdıklarını da (herkese ve her şeye rağmen) bünyem hoşnutlukla kabul edemedi. Aynı şekilde, bağlılık yerine bağımlılık gördüğüm tüm ilişkilerin içimi bulandırması ve bu romandaki ilişkilerin tamamının da bağımlılık / muhtaçlık üzerine kurulu olması nedeniyle çok yumuşak davranamadım yorumlamakta.
Son bir nokta olarak da çeviriye değinmek isterim. Türk diline çevirilmiş kitapların çoğu ile ilgili dikkatli / detaycı okurların ortak sıkıntısı çevirideki hataların yanı sıra redaksiyondaki aksamalardır. Bu nedenle, kitabın çevirisini Akşit Göktürk'ün yaptığını gördüğümde sevinmiştim. Fakat bazı açılardan büyük hayalkırıklığı yaşadığımı söylemem lazım. Belki de YKY bir sonraki baskıya hazırlanırken kitabı tekrar dikkatli bir düzeltiye tabi tutar ve diğer bazı hatalar / tutarsızlıklar böylece ortadan kalkar.
Unutmadan... Bir de sorum var:
Neden Lady Chatterley'in Sevgilisi? "Aşığı" demek çok mu ahlaksızca geldi acaba gözümüze kulağımıza, uzak mı düştü bizim o eşsiz ahlak anlayışımıza acaba? Kalıbımı basarım ki eğer kitabın başlığını Lady Chatterley'in Aşığı olarak alıverseler (olması gerektiği gibi!) bir çok kavramsal kargaşa kalkar ortadan.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
12 Ağustos 2012 Pazar
"yeni roman" zor iş: locus solus
farklı romanları çok seviyorum. beni zorlayan metinler hep hoşuma gitmiştir. sabrın sonunun selamet olduğuna, hiçbir kitabı okumanın zaman kaybı olmadığına inanırım her zaman. ve öykü okumaya, masallara, eski zaman hikayelerine bayılırım.
tüm bunları göz önüne alırsak son derece düz bir mantıkla locus solus'u da sevmem gerektiğini çıkartabiliriz sonuç olarak.
ve, sevdim de. ama biraz (!) zorlanmadım değil.
evet, çok farklı bir romandan bahsediyoruz bu ay. roman olup olmadığının tartışmaya açık olduğu konusunda söyleyecek sözüm yok. alışık olduğumuz giriş - gelişme - sonuç, olay örgüsü, karakterlerin detaylandırılması ve birbirleriyle etkileşimleri yok. yazarın bir takım fantastik tasarımlarının son derece teknik ve çok uzun tasvirlerini okumak zorunda kalıyoruz. çoğu zaman da (en azından benim için kitabın ortalarına kadar tamamen) anlamakta büyük zorluk çekiyoruz. ama sonra elimize bir anahtar veriliyor ve yolumuzu bulabiliyoruz çünkü ilk 100 sayfayı atlattıktan sonra ne okuduğumuzu fark ediyoruz.
bu noktada yalan söylemeyeceğim elbette: başlarda çok zorlandım çünkü okuduğum her şeyi anlamaya çalıştım. internette bakacak vaktim pek olmadığı için tarif edilen mekanizmanın çizimlerini gaye toplantıya getirene ve enis de burada paylaşana kadar gözümün önünde canlandırmam mümkün olmadı. ve ben inatla ne anlatıldığını gözümde canlandırabilmeye çalıştım. olmadı tabii. çok bunaldım ve bir ara kitaba küsme noktasına geldim. fakat sonrasında bir aydınlanma anı yaşayarak aslında bu teknik tasvirlerin romanın merkezi olamayacağı ve başka bir şeyin anlatılıyor olması gerektiğini düşünerek bıraktım peşini ilk baştaki çabamın. ve aralardaki öykülerin, serpme masalların tadını çıkarttım. güzel bir "masallar derlemesi" okudum diyeyim. kitabı bitirdiğimde ise aydınlanma anımda bana malum olan o "başka bir şey olmalı" fikrinin tamamen zırva olduğunu gördüm: hiçbir şey hiçbir yere varmadı ve biz gerçekten de bir masallar derlemesi okumuş olduk.
yine de, masal severler için güzel mesajlar da barındıran hoş ve değişik bir kitap olduğunu düşünüyorum locus solus'un. sanayi devrimi sonrası dünyaya bir eleştiri barındırıyor olabilir belki "her şey çok fazla teknikleşti ve insana dair, insanla ilgili olan her şey ikinci planda kaldı" şeklinde. ama belki de bizim mirasyedi yazarımız bunu yapmayı hiç planlamamıştı dahi ve bir nevi mühendislik el kitabı hedeflemişti. sonuç olarak her iki çıkarımın da doğru olabileceğini kabul ederek aynen okurken yaptığım gibi hakkında yazarken de fazla irdelememeyi tercih ediyorum.
ama şunu söylemem lazım: keşke yazar derlediği masalları biraz daha hakkını vererek ve araları bunca detayla doldurmadan saf bir şekilde verebilseydi de tadından yenmez bir kitap olsaydı elimizdeki. anladığım kadarıyla raymond roussel enteresan biriymiş, fazlasıyla avantgarde olduğunu sanıyorum hakkında çok detaylı okuma yapmış olmasam da. onunla ilgili hoş bir bilgi derlemesi için şuraya bakabilir, bu sayfada ayrıca locus solus'un elyazmasının ve kendi tasarımı özel limuzininin fotoğraflarını inceleyebilirsiniz: http://acravan.blogspot.com/2011/02/big-finish-grande-fin-how-i-wrote.html
deviantart'ta gördüğüm ve "locus solus" adını taşıyan şu görsel de ayrıca hoşuma gitti:
kendi başıma olsaydım bu kitabı alır mıydım? bir "şaheser" olduğunu söyleyen enis batur'a ve dali'ye kanabilir ve belki de alırdım. peki kimseye tavsiye eder miyim? hayır, etmem çünkü kimsenin böyle zor bir deneyim sırasında benim zaman zaman gaye'nin kulaklarını çınlattığım gibi çınlatmasını istemem! :) peki sevdim mi? evet yahu, sevdim ve zaman kaybı olarak görmedim, iyi ki okumuşum
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır..
tüm bunları göz önüne alırsak son derece düz bir mantıkla locus solus'u da sevmem gerektiğini çıkartabiliriz sonuç olarak.
ve, sevdim de. ama biraz (!) zorlanmadım değil.
evet, çok farklı bir romandan bahsediyoruz bu ay. roman olup olmadığının tartışmaya açık olduğu konusunda söyleyecek sözüm yok. alışık olduğumuz giriş - gelişme - sonuç, olay örgüsü, karakterlerin detaylandırılması ve birbirleriyle etkileşimleri yok. yazarın bir takım fantastik tasarımlarının son derece teknik ve çok uzun tasvirlerini okumak zorunda kalıyoruz. çoğu zaman da (en azından benim için kitabın ortalarına kadar tamamen) anlamakta büyük zorluk çekiyoruz. ama sonra elimize bir anahtar veriliyor ve yolumuzu bulabiliyoruz çünkü ilk 100 sayfayı atlattıktan sonra ne okuduğumuzu fark ediyoruz.
bu noktada yalan söylemeyeceğim elbette: başlarda çok zorlandım çünkü okuduğum her şeyi anlamaya çalıştım. internette bakacak vaktim pek olmadığı için tarif edilen mekanizmanın çizimlerini gaye toplantıya getirene ve enis de burada paylaşana kadar gözümün önünde canlandırmam mümkün olmadı. ve ben inatla ne anlatıldığını gözümde canlandırabilmeye çalıştım. olmadı tabii. çok bunaldım ve bir ara kitaba küsme noktasına geldim. fakat sonrasında bir aydınlanma anı yaşayarak aslında bu teknik tasvirlerin romanın merkezi olamayacağı ve başka bir şeyin anlatılıyor olması gerektiğini düşünerek bıraktım peşini ilk baştaki çabamın. ve aralardaki öykülerin, serpme masalların tadını çıkarttım. güzel bir "masallar derlemesi" okudum diyeyim. kitabı bitirdiğimde ise aydınlanma anımda bana malum olan o "başka bir şey olmalı" fikrinin tamamen zırva olduğunu gördüm: hiçbir şey hiçbir yere varmadı ve biz gerçekten de bir masallar derlemesi okumuş olduk.
yine de, masal severler için güzel mesajlar da barındıran hoş ve değişik bir kitap olduğunu düşünüyorum locus solus'un. sanayi devrimi sonrası dünyaya bir eleştiri barındırıyor olabilir belki "her şey çok fazla teknikleşti ve insana dair, insanla ilgili olan her şey ikinci planda kaldı" şeklinde. ama belki de bizim mirasyedi yazarımız bunu yapmayı hiç planlamamıştı dahi ve bir nevi mühendislik el kitabı hedeflemişti. sonuç olarak her iki çıkarımın da doğru olabileceğini kabul ederek aynen okurken yaptığım gibi hakkında yazarken de fazla irdelememeyi tercih ediyorum.
ama şunu söylemem lazım: keşke yazar derlediği masalları biraz daha hakkını vererek ve araları bunca detayla doldurmadan saf bir şekilde verebilseydi de tadından yenmez bir kitap olsaydı elimizdeki. anladığım kadarıyla raymond roussel enteresan biriymiş, fazlasıyla avantgarde olduğunu sanıyorum hakkında çok detaylı okuma yapmış olmasam da. onunla ilgili hoş bir bilgi derlemesi için şuraya bakabilir, bu sayfada ayrıca locus solus'un elyazmasının ve kendi tasarımı özel limuzininin fotoğraflarını inceleyebilirsiniz: http://acravan.blogspot.com/2011/02/big-finish-grande-fin-how-i-wrote.html
deviantart'ta gördüğüm ve "locus solus" adını taşıyan şu görsel de ayrıca hoşuma gitti:
kendi başıma olsaydım bu kitabı alır mıydım? bir "şaheser" olduğunu söyleyen enis batur'a ve dali'ye kanabilir ve belki de alırdım. peki kimseye tavsiye eder miyim? hayır, etmem çünkü kimsenin böyle zor bir deneyim sırasında benim zaman zaman gaye'nin kulaklarını çınlattığım gibi çınlatmasını istemem! :) peki sevdim mi? evet yahu, sevdim ve zaman kaybı olarak görmedim, iyi ki okumuşum
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır..
Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan: "hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyadı"
"hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez..."
sabahattin ali dendiğinde aklıma "kürk mantolu madonna" gelmiştir hep ilk olarak, sonrasında da "kuyucaklı yusuf". "içimizdeki şeytan" bir şekilde gözümden kaçmış olsa gerek ki adını bir iki kez duymuş olmakla birlikte hiç elime alıp da okuma fırsatım olmamıştı. kendi adıma, ne büyük ayıp! bu nedenle ilknur bize haziran'da bu şahane romanı okuyacağımızı söylediğinde ayrıca sevindiğimi söylemem lazım başlamadan önce. ve bir de not düşmeliyim: sabahattin ali bu ülkenin harcarken gözünü kırpmadığı önemli değerlerden. yıllar öncesinde çektiği sıkıntıları da göz önünde bulundurarak, geçen 50 yıldan fazla sürede durumun çok daha kötüye de gittiğini unutmadan, mutlaka okunmalı. sadece edebi hazzı için değil, ülkenin bugüne nasıl vardığını da net bir şekilde görebilmek için.
ilknur yazısında o kadar güzel işlemiş ki sabahattin ali'yi, öyle güzel noktalara dokunmuş ki, ben şimdi ne yazarsam yazayım, ne dersem diyeyim onun üstüne çıkamayacağım. çıkmak da istemem zaten, okumamış olanlar varsa mutlaka okumalı o güzel yazıyı.
sadece bir iki ufak not ve yorumumu eklemek istiyorum buraya:
insan, her zaman "insan". şeytan her daim içinde. en kolayı suçu şeytana atmak ve ters giden her şeyin, tüm eksikliklerin vebalini onun boynuna sarmak. toplumların içindeki şeytan da aynen böyle işte. sabahattin ali'yi okudukça ve kitabın sayfalarında ilerledikçe görüyoruz ki bizim toplumumuzun genel şeytanı da tembellik, umursamazlık ve kendini her daim haklı, kendinden başka herkesi de mütemadiyen hakir görmek. bu şeytanımızı çıkartamamış olmamız nedeniyle de içimizdeki şeytan'ın ilk basım yılı olan 1940'dan bu yana fotoğraftaki teknik / teknolojik gelişmeler haricinde hiçbir değişiklik olmamış (ve hatta durum daha bile kötüye gitmiş eğer bu mümkünse!). maalesef bedri'nin ağzından o döneme dair dinlediğimiz tarif hala çoğumuz için geçerli (sayfa 259) :
"bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. kafaları, zeka itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç halde. şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti. (......) bu belkemiksiz malumat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. çünkü hiçbirinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. hiçbiri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. hiçbiri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır."
uzunca bir monolog var bu bölümde, ben enerjimin yettiğince yazabileceğim için ufak bir kısmını buraya taşıdım. özellikle bu kısım bana yılmaz güney'in çok sevdiğim "vestiyer kafalılar" yakıştırmasını hatırlattı ve her ne kadar sabahattin ali'nin eleştirilerini sıralarken toplumun bazı sınıflarına elitist bir yaklaşımda bulunduğunu hissetmiş ve az da olsa bundan rahatsız olmuş olsam da, üzerinde düşünülmesi, fark edilmesi ve artık bir şekilde giderilmesi gereken bir sıkıntımız olduğunu düşünüyorum bu durumun.
sabahattin ali, amiyane tabiriyle, herkese geçirmiş bu romanında. çok da iyi etmiş! ne "okumuş" burjuvalar kurtulabilmiş elinden ne de siyasi erki elinde tutanlar. türkçülük ile ilgili eleştirileri oldukça yerinde ve hatta az bile (nihal atsız'ın bu kitabıyla ilgili yazdığı eleştiri yazısının neden o kadar ağır olduğunu anlamak hiç zor değil bu nedenle. mutlaka google'da aratınız ve okuyunuz, ben okurken çok eğlendim).
bu noktada ufak bir alıntı yapmak istiyorum, çok kişiye tanıdık geleceğini düşünüyorum:
"görüyorsun ki hepsi hayata bir miktar kin borçlu. hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkansızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler... şimdi öyle bir nazariye yapıyorlar ki, anası aciz ve mahrumiyet... bu gibi fikirleri doğuranlar, daima, ezilmeye, yok olmaya mahkum olduklarını hisseden zümrelerdir. bağırırlar, çağırırlar, ellerine fırsat geçerse suni olarak sahip oldukları bu iktidarı en vahşi bir şekilde kullanmaya kalkarlar, fakat nihayet hayatın ebedi kanunlarının pençesi altında çiğnenir ve mahvolurlar..."
iyi ki bedri(ler) var bu ülkede!
son bir not olarak, okuyan hemen herkesin ömer'in nasıl da bir oblomov olduğu yakaladığını sanıyorum. evet, gerçekten de, "bu hayatın bir manası olmak icap ederdi". ah işte o mana neydi acaba???
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
10 Ağustos 2012 Cuma
T.S.Spivet'in Seçme Eserleri - Reif Larsen
enteresan bir kitap t.s.spivet'in seçme eserleri.
enteresan çünkü çok sevdim ama hiç beğenmedim. ve şimdi de nasıl anlatsam, nereden başlasam diye kıvranmaktayım. en kolayını seçerek maddelendirme yoluna gidiyorum, hiçbir şekilde objektif yorum içermeyen, tamamen kendi zevkime dair fikirlerim aşağıda bilgilerinize sunulmaktadır efendim:
ben bu kitabı sevdim, çünkü:
- acıklı olmadığı sürece (?) çocukların gözünden dünyayı görmeyi, onların ağzından aktarılan hikayeleri okumayı seviyorum. burada tabii yazara çok büyük iş düşüyor: yazarın bir yetişkin olduğunu düşünürsek, çocuk gözüyle bakmayı hatırlayabilmek ve fazlasıyla büyümüş de küçülmüş tonuna dalmadan olayları aktarabilmek pek kolay bir iş değil. bunu layığıyla yapabildiğinde yazar, bir çocuğun naif ve insanı gülümseten (bazen de yüreğini sızlatan) heyecanıyla yazabildiğinde çok zevk alıyorum okuduğumdan. romanımızın kahramanı da bir çocuk. güzel bir çocuk: hem zeki hem de çok yetenekli. başına buyruk diye de yorumlanabilecek kadar kararlı. ama çocuk. hayalleri, hayal kırıklıkları, üzüntüleri, beklentileri çocuk beklentileri. sırf bu dahi hikayesini merakla takip etmeme yetti diyebilirim.
- farklı bir kitap almış oldum elime. baskı kalitesi yüksek ve alışılmış kitap formatının dışında. illüstrasyonlarla, çizelgelerle, taslak çizimlerle, haritalarla bezeli. sayfa kenarlarında bir çok açıklayıcı not içeriyor ve "roman"ın kendisi kadar o notlar da kendi başına anlam taşıyabiliyor. inceleyerek okumayı ve okudukları detayları görsel olarak da görmeyi sevebilecekler için değişik ve güzel bir deneyim olabilir.
- spivet biraderlerin hikayesi çok içime dokundu. hüzün okumayı sevmemekle birlikte etkileniyorum ve sanırım kolay kolay unutamıyorum. büyükanne spivet'in bilimkadını olma yolundaki hikayesi de hoşuma gitti, ah bir de yarım kalmasaydı..!
gelelim madalyonun diğer yüzüne...
ben bu kitabı beğenmedim, çünkü:
- roman okuyor olduğum fikrinden sıyrılamadım. bir romandaki olay örgüsünü gönlüme göre bulamadığım ve karmakarışık bir anlatının ortasına düştüğüm için de bocaladım. roman değil de bir başka bir şey okuduğumu düşünebilecek kadar rahatlayabilseydim, sanırım o zaman gerçekten tadını çıkartabilirdim kitabımızın ama olmadı, olamadı maalesef. bunun suçu aslında kitapta değil pek. benim fazla yoğun olduğum bir dönemde, işle ev arasında gidip gelirken okuma imkanım oldu sadece, bir de geceyarılarından sonraki saatlerde elime alabildim kitabımı ve bu nedenle de çok "keyifli" bir okuma deneyimi olamadı. aceleyle okuduğum kitaplardan zevk almam maalesef mümkün değil.
- yukarıda dediğim gibi, sabah ve akşamları yolda okuduğum için kitabı sürekli yanımda taşımam gerekti ki boyutları nedeniyle bu benim için zor oldu. kitabı sevmeme sebep olan farklılığı bu sefer büyük bir dezavantaj oldu ve böylesine "büyük" bir kitabı seçtiği için (hele bir de yanımda bilgisayar, dosyalar ve el çantası vs taşırken) erdem'in kulağını bolca çınlattım. belki de kitabı sabit bir yerde bırakıp da rahat rahat ve zamanla yarışmadan okusaydım çok daha farklı düşünürdüm, kim bilir? :)
- her ne kadar "fantastik öğeler içeren" bir kitap okuyor olduğumu aklımda tutsam da, hiçbir şekilde kafama yatmayan ve benim "aman işte oku gitsin, adam yazmış" diyerek üzerinde durmadığım kadar yazarın da "aman işte yaz gitsin, okuyan okur" diye düşünerek üzerinde durmadığını düşündüğüm kısımlar sonunda canımı sıktı. hani sanki yazarın asıl amacı bize eskiz yeteneğini göstermekmiş de yazdıkları ikinci planda, sadece bu fikri basabilmek için bir araçmış gibi geldi ve ben bir okur olarak bundan hafif çaplı bir rahatsızlık duydum. ama, dediğim gibi, adam yazmış ve biz de okumuş olduk.
- son olarak: emma'nın yarım kalan hikayesinin devamını okumak isterdim, ne güzel okuyorduk, pat diye kesiliverdi her şey! tamamıyla şımarıkça söyleyeceğim ki cidden gıcık oldum! :)
bu kitabı herhangi bir başkasına tavsiye eder miyim? emin değilim.
sevdim mi? evet.
beğenerek okudum mu? hayır.
hayat bazen çok karmaşık...
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
enteresan çünkü çok sevdim ama hiç beğenmedim. ve şimdi de nasıl anlatsam, nereden başlasam diye kıvranmaktayım. en kolayını seçerek maddelendirme yoluna gidiyorum, hiçbir şekilde objektif yorum içermeyen, tamamen kendi zevkime dair fikirlerim aşağıda bilgilerinize sunulmaktadır efendim:
ben bu kitabı sevdim, çünkü:
- acıklı olmadığı sürece (?) çocukların gözünden dünyayı görmeyi, onların ağzından aktarılan hikayeleri okumayı seviyorum. burada tabii yazara çok büyük iş düşüyor: yazarın bir yetişkin olduğunu düşünürsek, çocuk gözüyle bakmayı hatırlayabilmek ve fazlasıyla büyümüş de küçülmüş tonuna dalmadan olayları aktarabilmek pek kolay bir iş değil. bunu layığıyla yapabildiğinde yazar, bir çocuğun naif ve insanı gülümseten (bazen de yüreğini sızlatan) heyecanıyla yazabildiğinde çok zevk alıyorum okuduğumdan. romanımızın kahramanı da bir çocuk. güzel bir çocuk: hem zeki hem de çok yetenekli. başına buyruk diye de yorumlanabilecek kadar kararlı. ama çocuk. hayalleri, hayal kırıklıkları, üzüntüleri, beklentileri çocuk beklentileri. sırf bu dahi hikayesini merakla takip etmeme yetti diyebilirim.
- farklı bir kitap almış oldum elime. baskı kalitesi yüksek ve alışılmış kitap formatının dışında. illüstrasyonlarla, çizelgelerle, taslak çizimlerle, haritalarla bezeli. sayfa kenarlarında bir çok açıklayıcı not içeriyor ve "roman"ın kendisi kadar o notlar da kendi başına anlam taşıyabiliyor. inceleyerek okumayı ve okudukları detayları görsel olarak da görmeyi sevebilecekler için değişik ve güzel bir deneyim olabilir.
- spivet biraderlerin hikayesi çok içime dokundu. hüzün okumayı sevmemekle birlikte etkileniyorum ve sanırım kolay kolay unutamıyorum. büyükanne spivet'in bilimkadını olma yolundaki hikayesi de hoşuma gitti, ah bir de yarım kalmasaydı..!
gelelim madalyonun diğer yüzüne...
ben bu kitabı beğenmedim, çünkü:
- roman okuyor olduğum fikrinden sıyrılamadım. bir romandaki olay örgüsünü gönlüme göre bulamadığım ve karmakarışık bir anlatının ortasına düştüğüm için de bocaladım. roman değil de bir başka bir şey okuduğumu düşünebilecek kadar rahatlayabilseydim, sanırım o zaman gerçekten tadını çıkartabilirdim kitabımızın ama olmadı, olamadı maalesef. bunun suçu aslında kitapta değil pek. benim fazla yoğun olduğum bir dönemde, işle ev arasında gidip gelirken okuma imkanım oldu sadece, bir de geceyarılarından sonraki saatlerde elime alabildim kitabımı ve bu nedenle de çok "keyifli" bir okuma deneyimi olamadı. aceleyle okuduğum kitaplardan zevk almam maalesef mümkün değil.
- yukarıda dediğim gibi, sabah ve akşamları yolda okuduğum için kitabı sürekli yanımda taşımam gerekti ki boyutları nedeniyle bu benim için zor oldu. kitabı sevmeme sebep olan farklılığı bu sefer büyük bir dezavantaj oldu ve böylesine "büyük" bir kitabı seçtiği için (hele bir de yanımda bilgisayar, dosyalar ve el çantası vs taşırken) erdem'in kulağını bolca çınlattım. belki de kitabı sabit bir yerde bırakıp da rahat rahat ve zamanla yarışmadan okusaydım çok daha farklı düşünürdüm, kim bilir? :)
- her ne kadar "fantastik öğeler içeren" bir kitap okuyor olduğumu aklımda tutsam da, hiçbir şekilde kafama yatmayan ve benim "aman işte oku gitsin, adam yazmış" diyerek üzerinde durmadığım kadar yazarın da "aman işte yaz gitsin, okuyan okur" diye düşünerek üzerinde durmadığını düşündüğüm kısımlar sonunda canımı sıktı. hani sanki yazarın asıl amacı bize eskiz yeteneğini göstermekmiş de yazdıkları ikinci planda, sadece bu fikri basabilmek için bir araçmış gibi geldi ve ben bir okur olarak bundan hafif çaplı bir rahatsızlık duydum. ama, dediğim gibi, adam yazmış ve biz de okumuş olduk.
- son olarak: emma'nın yarım kalan hikayesinin devamını okumak isterdim, ne güzel okuyorduk, pat diye kesiliverdi her şey! tamamıyla şımarıkça söyleyeceğim ki cidden gıcık oldum! :)
bu kitabı herhangi bir başkasına tavsiye eder miyim? emin değilim.
sevdim mi? evet.
beğenerek okudum mu? hayır.
hayat bazen çok karmaşık...
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
6 Haziran 2012 Çarşamba
No pasarán! (Çanlar Kimin İçin Çalıyor - Ernest Hemingway)
“ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” (john donne’a ait olan bu satırların çevirisi vikipedi‘den alınmıştır.)
hemingway'le tanışmam yaklaşık olarak 20 yıl önceydi sanırım. adını önceden duymuştum evet ama hiç okumamıştım, ta ki bir "edebi metinler" dersi dönem ödevine kadar. bir vesileyle hemingway'e değinmem gerekiyordu ve o dönemin kısıtlı kaynakları arasında yaptığım araştırmada hemingway'in hayatı boyunca bir sürü - çoğu aslında ölümcül - kaza ve/veya hastalık geçirdiğini ve buna rağmen çok dolu bir hayat yaşadığını ama nihayetinde 60lı yaşlarında kendini öldürdüğünü okuduğumda buna bir anlam veremediğimi ve adamı daha iyi tanımak istediğimi hatırlıyorum ("kısıtlı kaynak" demişken: internetin yokluğunda ansiklopedilere ve "büyüklerimiz"in hafızalarına yaslanmak zorunluluğumuz yaşıtım ve büyüğüm olan herkesin kafasını sallamasına sebep olacaktır şimdi eminim). ilk okuduğum hemingway romanı sanırsam silahlara veda idi (ya da belki de çanlar kimin için çalıyor idi). her iki romanı da aynı gün satın almam ve de arka arkaya okumam nedeniyle bugün dahi emin değilim önce hangisini okuduğuma. hatırladığım tek şey soluksuz bir şekilde okuduğumdu her ikisini de, ve sonrasında satın alıp okuduğum ve kitaplığıma kattığım diğer hemingway eserlerini de.
hemingway benim "özel yazar"ım. her şart altında elimin altında bir romanının bulunmasını istediğim, kendime yakın hissettiğim bir dost o benim için. tüm eksikliklerine, aldığı eleştirilere, hatalarına, yanlışlarına rağmen her zaman samimi ve yakın gördüğüm bir tonton ihtiyar... :) ve bu nedenle de, kendimi çok yorgun ve bitmiş hissettiğim şu dönemde iRo! için seçtiğim roman da bir hemingway klasiği oldu elbette.
ernest hemingway'in hayatı ve kişiliği ile ilgili çok fazla yazmayacağım burada, internette o kadar çok kaynak var ki bu büyük yazar hakkında, oradan buraya kopyalayıp yapıştırmak yetersiz kalacak diye düşünüyorum. bu nedenle isteyen herkese öncelikle wikipedia'yı, sonrasında da hemingway hayranlarının kurduğu bir websitesini öneriyorum. bunlar kesmezse ve daha fazlasına ihtiyaç duyarsanız, the hemingway society de ilginizi çekebilir. bu kadar detaya ihtiyaç ya da ilgi duymayanlar için ise ben kısa bir özet geçerek hemingway'i büyük yazar yapanın ne olduğunu kendimce ve kısaca buraya almak isterim:
her şeyden önce, insana vakit kaybettirmeyen, okurunu hayalkırıklığına uğratmayan bir yazar hemingway. kendine has ve özel bir stili var: net, sade, kısa cümlelerden oluşan anlatımında tarif ve doğa betimlemelerine bolca yaslanan, en iyi tanınan iki romanı da savaş temalı olsa da asla romantizme sapmayarak insanın canını acıtacak kadar gerçekçi kalabilen, modern çirkinlikleri ve savaşın yol açtığı yıkımı kestirmeden ve ajitasyon yapmadan okuruna aktarabilen bir adamdan bahsediyoruz. kelimelere saygı gösteren bir yazar hemingway. dilin kuralına ve "başka diller"in yapılarına duyarlı. belki de bu nedenle bu kadar başarılı.
ben zaten kütüphanemde yer alan eski ve ingilizce bir kopyasını okudum ancak kitabı yeni alan arkadaşlarımız çanlar kimin için çalıyor'u bilgi yayınevi'den okudular. iyi bir çeviri ve redaksiyon olduğunu söylüyorlar. sonuç: kesinlikle tavsiye ediyoruz!
ispanya iç savaşı sırasında, cumhuriyetçi cephenin galibiyete en ve tek yakın olduğu dönemde, belki de zafere giden ilk adım olacak bir saldırı planlanmaktadır. saldırının başarısı için uluslararası kuvvetlerden patlayıcı uzmanı / ispanyolca öğretmeni amerikalı robert jordan bir köprüyü havaya uçurmalıdır ve bunu tek başına yapamayacağı için de dağdaki gerillanın yardımına ihtiyaç duymaktadır. yaşlı rehberi anselmo ile dağlara çıkarlar, gerillalarla tanışır, olaylar gelişir... kafası çalışan herkes farkındadır ki köprünün havaya uçurulması artık o dağlarda barınma imkanının kalmamasına ve bu gerillaların yerlerinden yurtlarından olmalarına sebep olacaktır. üstelik bu EN İYİ ihtimaldir çünkü aslında önünü görebilen herkes eğer biraz gözünü açarsa görecektir ki bu görev intihara eşdeğerdir.
hemingway romanlarıyla biraz haşır neşir olan herkesin bilebileceği gibi, hemingway genelde kendi hayatında bir parçası olduğu ya da bir şekilde şahit olduğu olayları aktarır bize hikayelerinde. henüz 19 yaşındayken birinci dünya savaşının italya cephesinde tanışır yıkımla genç yazar ve sonrasında da izmir'in yunan askerleri tarafından işgalinden tutun ikinci dünya savaşının paris yeraltı cephesine kadar bir sürü cephede ya gazeteci ya da bizzat milis kuvvetin bir parçası olarak yer alır. ispanya iç savaşı sırasında da gazeteci olarak cumhuriyetçilerin yanında olduğunu biliyoruz. bu nedenle ben - hiçbir yerde açıkça söylenmemiş olsa da - robert jordan'ın (en azından his ve düşünceleri açısından) otobiyografik bir karakter olduğunu düşünüyorum. büyük bir keşif değil, biliyorum :) ama yazarın iç dünyası ile ilgili bize verdiği ayrıntılar açısından çok önemli.
hiçbir savaş güzel değildir elbette. kahramanlık hikayeleri sonraki nesilleri uyutmak içindir. savaşı yaşayan - hele ki savaşların belki de en kötüsü olan iç savaşı yaşayan - kimsenin bunu bir madalya gibi gururla göğsünde taşıyabileceğine inanmam mümkün değil. hemingway'in tabiriyle, yaptığımıza süslü adlar vermek yaptığımızı (öldürmeyi ve dahi ölmeyi) daha farklı kılmıyor ve savaştan sonra ne yapacağımızı kestiremeden oradan oraya sürükleniyoruz kendi kafamızın içinde. 4 günlük bir süreye bütün bir hayatı ve konsantre bir aşkı (ki zaten hayat dediğimiz de aslında bundan ibaret nihayetinde) sığdırmamız belki de hayalkırıklıklarının en büyüğü çünkü daha en baştan biliyoruz ki ne kadar kendimizi kandırmaya çalışırsak çalışalım, plan yaparken bunun olmayacağını bile bile ümit etmemiz her şeyi kabullenmemizi daha da zor kılıyor. insanız ve sorgulamak zorunda kalıyoruz. ve bundan nefret ediyoruz. hele bir de partizansak ve de aslında dışarıdan gelmişsek, sadece "girip görevimizi yapıyor ve çekip gidiyoruz", sonrasında bize yardım edenlere ne olacağını, bizim zaferimizin cezasını kimlerin nasıl çekeceğini düşünmeden. suçluluğumuz ve vicdan yükümüz artıyor. bizim de onlar gibi öldüğümüz güne kadar. zor iş! harika roman!
her karakterin derinliğinde savaşı ayrı ayrı yaşatıyor bize hemingway. acılarını da gururlarını da hayallerini de kayıplarını da birinci elden deneyimliyoruz. cumhuriyetçilerin yanında olmaları ve dolayısıyla da muhafazakarlara karşı savaşmaları nedeniyle aslında kafalarının ne kadar da karışabildiğini, solda yer almak adına dinlerinden vazgeçmelerinin onları zaman zaman ne kadar zorladığını, ölmekten (ve daha da beteri, öldürmekten) korkmaları, ne kadar insan oldukları geçiyor gözlerimizin önünden. öğreniyoruz ki, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir köyde devrimin ilk gününe şahit olmadıysak henüz hiçbir şey görmüş sayılmayız. ve robert jordan sesleniyor bize: yapacağımızın imkansız olduğunu onu denemeden nasıl bilebiliriz ki?
betimlemeler sayesinde cepheyi görüp koklayabiliyoruz. kitap bittiğinde yazarın bizi romanının bu kadar içine çekebilme ustalığına şapka çıkartmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.
romanı henüz okumamış olanların ilgilenme ihtimalini düşünerek daha fazla detay vermekten kaçınıyorum. zaten ben ne yazarsam yazayım hemingway'in son cümlede yarattığı ve içe işleyen ironisinin hakkını veremeyeceğim.
bitirmeden önce küçücük, ufacık iki alıntı yapmak istiyorum, ingilizce olmasından ötürü lütfen kusuruma bakmayınız, elimdeki kitaptan birebir alıyorum çünkü:
"it is only orders that come between us. those men are not fascists. i call them so, but they are not. they are poor men as we are. they should never be fighting against us and i do not like to think of the killing."
"who do you suppose has it easier? ones with religion or just taking it straight? it comforts them very much but we know there is nothing to fear. it is only missing it that's bad."
(for whom the bell tolls, triad/grafton books 1990, sayfa 174 & 410)
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






