16 Kasım 2013 Cumartesi

Köpek ve Yıldızlar – Peter Heller

"Ağacın gölgesinde akan suyun serin esintisinde durdum ve bıraktım ses, hafif rüzgar içimden geçsin. Ben bir deniz kabuğuyum. İçi boş bir deniz kabuğu. Beni kulağınıza dayadığınızda hayalet okyanusun uzaklardaki akışını duyarsınız. Sadece boşluk. Akıntının veya gelgitin en ufacık basıncı altımı üstüme getirip sürükleyebilir beni. Yıkanıp temizlenecektim. Burada, bu derede tamamen kuruyacak ve ağaracaktım, kağıt inceliğine ulaşıp kırılganlaşana dek ovacak beni rüzgar, kabartacak, en ince derilerimi soyacaktı. Ufalanıp kumlara karışıncaya dek. İşte böyle hissediyordum. En sonunda hiçbir şeye, hiçbir şeye sahip olmamanın bir rahatlama olduğunu söyleyecektim ama rahatlığımı dışa vuramayacak kadar boştu içim, bu duyguyu taşıyamayacak kadar boş."

Amansız bir grip salgını sonrasında hayatta kalmayı başarabilenleri esrarengiz bir kan hastalığı kırıp geçirir. Çok az sayıda insan vardır artık ve bu post-apokaliptik dünyada hayatta kalabilmek için herkes kendinden ve sadece kendine karşı sorumludur. Hig de her şeyini ve herkesini kaybetmiş ama hayatta kalmıştır bir şekilde ve köpeği Jasper ile sert çocuk arkadaşı Bangley’le birlikte yaşamaktadır.

Böyle başlıyor son zamanlarda okuduğum en dokunaklı romanlardan biri olan 'Köpekler ve Yıldızlar'. Anlatması çok zor çünkü her ne olursa olsun sayfalarda karşımıza çıkan tüm insanlar hem çok tanıdık hem de bir o kadar uzak hepimize. Gündelik hayatta zaman zaman şikayet edebileceğimiz yalnızlık ve geçmişe duyulan özlem tanıdık olan kısım ama o “her şeyi ve herkesi kaybetmiş olmak” halinin getirebileceği kesif ve sonsuz yalnızlık ile insanın ciğerini delen o geri dönüşü imkansız kayıpların özlemi sanıyorum çok büyük bir çoğunluğumuzun anlayabileceğinin çok ötesinde hisler. Ve umarım da hep öyle kalır!

Uzun uzun hakkında yazarak romana dair bir beklenti oluşturmak istemiyorum çünkü çok dingin bir şekilde akıyor öykü Hig’in başından geçen her şeye rağmen. Yazarın yapmaya çalıştığı şey eğer bu örgü ve fantazi üzerinden okuru kendi korku ve pişmanlıklarıyla yüzleştirmekse benim üzerimde başarılı oldu diyebilirim. Okuduğum süre boyunca ve bitirip de kenara koyduğumdan bu yana “ben olsaydım…?”ları düşünmekten ve “iyi ki ben değilim…”lere sevinmekten başka bir şey yapmadığımı söylemeliyim.


"Titrek kavakların yarısı yapraklarını hala dökmemiş, hala yaşıyor. Solumuzda Raggeds vahşi doğa parkının sağlam duvarları var. Başımla selam verip üstünden uçuyorum. Bölge gitgide sakinleşiyor. Bundan sonra kilometreler boyunca titrek kavak ormanları göreceğim. Yakıt göstergesine hafifçe vuruyorum. Yüz on litre. Eve dönmeye yetecek kadar yakıt yok. Bu kadar basit. Kafayı sıyırmamız bu kadar basit işte."

Ben sevdim, tavsiye ederim!

Ufak bir not düşmek istiyorum bitirirken: son dönemde benim bireysel okumalarımla ilgili yazdıklarımı takip edenler neredeyse sadece Kolektif Kitap yayınlarını okuduğumu fark edeceklerdir. İnceleyin ve okuyun diyorum çünkü çok güzel projeleri en güzel bir şekilde getiriyorlar bize, iyi ki varlar!

Bunların hepsini dedikten sonra, bir minik eleştiri ile bitirmek isterim yazımı (o da nazar boncuğu olsun!) zira malumunuz eğer bir şeyin daha iyisinin olabileceğine dair en ufak bir hissim varsa kendime engel olamıyorum! Romanın orijinal adı "The Dog Stars" yolunu kaybetmiş bir insanın arayışını da yansıtırken (bkz. Sirius) maalesef Türkçe’ye “Köpek ve Yıldızlar” olarak çevrilmesi bu anlamı yitirmemize sebep olmuş – farklı bir çeviri düşünülemez miydi diye düşünmekteyim ama daha iyisini de henüz yapamadığım için fazla söylenmiyorum!

27 Ekim 2013 Pazar

hikayem paramparça & bangır bangır ferdi çalıyor evde..

Okuduğum öykü kitaplarıyla ilgili her yazıya öyküleri romandan ya da tüm diğer yazın türlerinden daha çok sevdiğimi yazmam alışkanlık oldu sanırım, bu yazım da daha farklı başlayamayacak haliyle... Geçen yılın kitap fuarında satın aldığım, çok uzun süre çeşitli sebeplerden ötürü rafta bekletmek zorunda kaldığım ve aylar önce okumuş olmama rağmen ancak oturup yazısını yazabildiğim iki öykü kitabı var elimde şu anda. Öyküseverler şu saate kadar mutlaka okumuşlardır eminim her ikisini de ama ben yine de bir iki satırla şuraya kayıt düşmek istedim.



Hikâyem Paramparça - Emrah Serbes, İletişim Yayınları 2012

Emrah Serbes'in Behzat Ç. serisini okumamış olsam da kendisini (bayılarak okuduğum) Erken Kaybedenler'den zaten tanıyordum ve büyük bir beklentiyle aldım bu kitabını da elime. Okuyup bir kenara koyalı neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen hikayelerinin tamamı hala bir şekilde aklımda kalabilmiş Erken Kaybedenler'in maalesef (bence tabii!) oldukça uzağına düşmüş Hikâyem Paramparça. Emrah Serbes'in alamet-i farikası sert ve karanlık cümleleri baştan sona insanın zihnini ve kalbini çizmeye aday evet fakat bir duygu eksik gibi. Yüksek beklentili okumalar sonrasındaki olağan hayal kırıklığı belki de bu, afili filintalar blogunu takip edenlerin (örneğin ben) hikayelerin birçoğunu zaten önceden okumuş olmalarının getirdiği bir "e ben bunu biliyorum ki!" hissi ya da... Yeni bir öykü kitabı yerine "internet ve Birikim Dergisi'nde önceden yayımlanmış öykülerin derlemesi" diye elime almış olsaydım belki bu kadar hevesim kursağıma tıkalı kalmayacaktım (burada ufak bir not düşmek istiyorum, bu hisse maruz kalmam tamamıyla kendi hatamdır, kitabın kapağına açtığınızda bu kitabın bir derleme olduğu bilgisini görüyorsunuz - bakmayan, bilmeyen, ironik bir şekilde okumayan benim).

Bu kadar şikayet ettim ve olumsuz sözler sarf ettim evet ama pişman mıyım aldığıma ve okuduğuma? Asla! Erken Kaybedenler deneyimimden sıyrılıp da okuduğumda yine de çok beğenebilirim biliyorum ve bu nedenle de karanlık metinleri, Serbes'i ya da öyküleri seven herkesi her zaman Emrah Serbes öykülerini okumaya davet ediyorum. Beğeneceksiniz, biliyorum! Hatta belki de benim gibi bazı paragraf ve cümlelere işaretler koyup notlar düşeceksiniz ve kendi yaşam öykünüz ya da hatıralarınızla paralellik yakalayıp dalıp gideceksiniz...
"İnsan bir yerde doğdu mu oralı olmuyor, o zamanlı oluyor daha çok. Memleketi o zaman oluyor. Doğduğumuz büyüdüğümüz şehirdeki bütün değişimleri hüzünle kaydetmemizin nedeni bu. Hüzünlenmek için illa somut bir yıkıma da gerek yok. "Eskiden bu okulun kapısı paslıydı ne güzel," diye üzüldüğüm de oldu. Konu, doğduğumuz yerin mazisi olunca asla vazgeçemeyeceğimiz takıntılar var çünkü. Renkler var, sesler var, kokular var, binlerce ıvır zıvır var. Sonsuza kadar yitirilmiş anlar var. İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir." (S.40 - Zamanın Memleketi)
"- Hocam sınav nereden nereye kadar? / - 1915'ten Hrant'ın vurulduğu yere kadar." (S.38 - Haysiyet Sınavı) 
 Okuyun lütfen!


 
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... - Mahir Ünsal Eriş, İletişim Yayınları 2012

Belki de son yazmam gerekeni en başta yazacağım ama ben Eriş'in öykülerine tek kelimeyle, B A Y I L D I M !

Her fırsatta dile getirmeye çalıştığım gibi, çocukların gözünden bakılan hikayeleri, insanın içini sızlatan o naif (ve bu nedenle belki daha da çok can yakan) metinleri çok sevmiyorum. İyi yazıldıkları zaman çok güzel olduklarına bir lafım yok, kesinlikle öyle oluyorlar evet ama çocukların başına gelen tüm talihsizliklere karşı o kadar hassasım ki, mümkün olduğunca kaçıyorum bu tip metinlerden. Ve nasıl oluyorsa, ben ne kadar kaçarsam kaçayım, onlar bir yerde beni mutlaka yakalıyorlar. Yakalıyorlar ve kalbimi çizip kendilerine bir su yolu oluşturuyorlar, orada sürekli olarak akıyorlar ve birikiyorlar sonrasında. Kurtulamıyorum etkisinden. Eriş'in ilk öyküsü başta olmak üzere bazıları işte aynen böyle karşılayıp yakalıyor beni ve şimdi o bahsettiğim çizikte, içimde sızlıyor ben bunu yazarken.

"Bir gece, daha Mobilet'i kazımaya başlamamızdan önceki zamanlardı, okul devam ediyordu. Ben ikiye geçmemiştim daha, abim dördü bitiriyordu. Henüz sandalye yardım ve yataklığa başlamamıştı Bergen'in ıstırap dolu çığlığına. Gök gürleyince korkup uyanmıştım. Dışarıda bir yağmur toprağı dövüyordu şiddetle ve toprağın ağlayışını duyuyordum sanki iniltiler halinde. Abimin yanına yattım önce. Abim, Kuran kursuna gittiğimiz caminin halıları gibi kokan ağzını yarı açmış, hırıldayarak uyuyordu. Geçmedi korkum. Sanki yukarılarda, bizim hiç göremeyeceğimiz bir yerlerde, çok ama çok büyük, boş bidonlar devriliyordu. Allah'ı seviyordum ben ama korkuyordum da. Korkmadan sevgi mi olur zaten? Abim mesela, Atatürk'ü seviyordu ama korkmuyordu ondan. Resmini bile asmıştı yatağının üstüne. Allah'ın resmi yoktu, annem kızmıştı sorunca zaten. Ben de asmak istiyordum bir resmini abime hava atmak için; belki o zaman daha az da korkardım." (S.76 - Ringo) 
Önerdiğim / beğendiğim tüm öykülerde olduğu gibi, burada da kahramanlarımızın her biri birer kaybeden ve de hepsi bunun farkında. Hepsi farkında ve bu hiçbirinin umurunda değil. Bu nedenle de öykülerin hiçbirinde duygu sömürüsü yok. Hepsi net ve temiz, bu nedenle de çok vurucu. Tavsiye ederim.

17 Ekim 2013 Perşembe

Allahın Kızları - Nedim Gürsel

"Ama bir zaman oldu Allah'ın kızları da vardı. Burada, bu göğün, bu güneşin, bu buharın altında; bu kayalık tepenin yamacında, bu yolun, yolların bitiminde. Allah'ın kızları El Lat, El Uzza ve El Manat. Onları da dinle! Onların sesini."

 Allah'ın Kızları ilk yayımlandığında ve birbiri ardına bir çok baskısı hızla yapıldığında ilgimi çekmişti ve almıştım. Kitap alıp rafta on yıllarca bekletmemle ünlüyümdür aslında fakat yazarına bu kitaptan ötürü (dini değerleri aşağılamak) dava açılması ve "bizim de artık bir Salman Rushdie'miz var" havasının yaratılması üzerine çok da zaman kaybetmeden okuduğumu hatırlıyorum (şimdi kapağın içindeki notuma baktım da, Eylül 2008'de okumuşum ilk olarak ben Allah'ın Kızları'nı).

Bu nedenle, Seyhan bize bu kitabı getirdiğinde de sevindiğimi saklamayacağım çünkü hem çok yoğun bir dönemde olduğum için kitabı okumaya çok vakit ayıramayacaktım maalesef ve de daha önceden okumuş olduğum bir kitap olduğu için biraz karıştırıp tazelenebileceğimi düşündüm hem de zamanında okurken çok beğendiğimi hatırladım.

Toplantıya kitabı sadece bir karıştırıp gittiğim doğru, fakat sonrasında oturup baştan tekrar okudum ve fark ettim ki 5 yıl sonrasında da aynı şekilde sevdim Allah'ın Kızları'nı. Kolay ve rahat bir okuma oldu, dini bir dala tutunmadan okuduğum için olsa gerek kendimi daha çok masal okur gibi rahat ve özgür bıraktığım için de hiç zorlanmadan, kafam karışmadan, kalbim ya da aklım sıkışmadan akıttım sayfaları birer ikişer.

Öncelikle bir noktaya temas etmem lazım yine de: bu kitabı bir roman olarak nitelendirmek zor aslında. Alıştığımız şekilde bir örgüsü yok. Ana kahramanın kim olduğu konusunda çok emin olamıyoruz okurken (PR'cıların çok başarılı - ve hatta olduğunun çok daha üzerinde - yansıttığı gibi bir İslam ve Osmanlı eleştirisi okuyoruz okumasına da, Muhammed'in hayatı mıdır üzerinden geçtiğimiz yoksa yazarın çocukluğunu anlattığı yarı otobiyografik öyküsü müdür bizi içine alan, bunu pek bilemedim ben). Saplantılı ve müşkülpesent roman okurları için bir varış noktası olmamasının (olayın tırmanıp tırmanıp da "nihayet"e eriştiği bir sona ulaşmayacak olacanı bilmenin) getirdiği bir eksiklik hissi kalıyor belki damakta ama benim gibi masallara, hikayelere, öykülere ve özellikle de efsanelere meraklılar için tadından yenmez bir metin çıkıyor ortaya sonuçta.

İki ayrı zamanda ve birçok farklı anlatıcının ağzından dinliyoruz biz öyküleri. Yeri geliyor putlar (ilahe diyelim peki tamam!) dile geliyor, yeri geliyor yazar çocukluğuna sesleniyor ve her iki düzlemde de önce doğuşuna şahit oluyoruz İslam'ın sonra da vardığı noktayı izliyoruz. Bir yandan ümmetçilik ile milliyetçiliğe giydiriyor yazarımız, bir yandan da tatlı tatlı peygamberlere eleştirilerini sıralıyor. Daha sert ifade edebilirdim elbette ben de bu cümleyi fakat yazar o kadar üstü örtülü ve kinayeli bir şekilde getirmiş ki eleştirilerini, hakkında yazarken benim de farklı bir şekilde davranmam çok mümkün olamadı. Kişisel olarak tercihim bu iki akışın birbirinden ayrılması olurdu: ya Muhammed'in öyküsünü okuyalım ya da Rahmi dede ile Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyetin kuruluş yıllarına gidelim. Şahsen bendeniz beceremedi bu ikisini birbirinin üzerine oturtmayı ve hep iki ayrı kitabı aynı anda okuyormuş hissi yaşadı. Yine de bu, kitaptan tat almamı engellemedi, bunu da söylememiş olmayayım.

İçeriğine çok dalmak istemiyorum aslına bakarsanız. Din ya da peygamber eleştirisi yapmayı bu platformda oldukça gereksiz ve hatta yersiz buluyorum. Ama, eğer az da olsa Turan Dursun okuduysanız ya da en azından biraz açık fikirli davranıp da din diye öğretilen kalıpların dışında sorgulayarak merak ettiyseniz zaten Kuran'da anlatılanın ötesindeki İslam'ı ve ayetlerin Muhammed'e nasıl indiğini biliyorsunuzdur ve de bunları bilen bir kişiyi bu kitapta yazılı olan hiçbir şey asla şaşırtmayacaktır.

Son sözüm: okuyun arkadaşlar! Okuyun ve düşünün. Ondan sonra neye inanıp inanmayacağınıza karar verin, ister pekiştirin inancınızı ister sorgulamaya başlayın isterseniz de bunu bir kurgu metin olarak ele alın. Okumaktan kimseye zarar gelmez. :)




Bitirirken not: yazıya eklemek üzere görsel ararken aşağıdaki linklere tesadüfen ulaştım ve okuduklarının ardından farklı kaynaklara ulaşmak isteyebilecekler için paylaşmak istedim. Henüz hiçbirini detaylıca okumuş değilim ama bilginin (değerlendirmeyi bilenler için) azı çoğu sağı solu yoktur diye düşünerek risk alıyor ve buraya yapıştırıyorum.

- NEDİM GÜRSEL’İN ALLAH’IN KIZLARI’NDA YAPISAL VE İZLEKSEL ÖĞELER (Dr. Ali TİLBE)
- The True Origin of 'Allah': The Archaeological Record Speaks
- False Deity: Quranic Arabic Corpus - Ontology of Quranic Concepts



"Allah'ın Kızları"nı da içeren bir "soy ağacı" diyelim buna :)

Son olarak, ilgilenen herkese, eğer okumadılarsa, İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı kitabını öneriyorum bu arada, mis gibidir. :)

Herkese iyi okumalar!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

22 Eylül 2013 Pazar

Kitabın başlığında “Çöplük” geçiyorsa uzak duracaksın (ikide iki ile kesin bilgidir!)

Lafı uzatmadan daha ilk satırda yazmam gereken bir şey var: son derece kişisel bir değerlendirme bekliyor sizi aşağıdaki yazıda, ben uyarımı yapayım. Ben bu kitabı sevmedim.

Hatta, “sevmemek”ten çok daha sert ve ağır kelimeler geliyor aklıma ama kişisel blogda yazmıyor olmanın sorumluluk hissiyle buraya sıralamak istemiyorum tüm his ve düşüncelerimi.

Okuması uzun sürdü, içine girememek bir yana etrafında dolaşmakta dahi zorlandım. Bitmedi gitti, çok uzun süre içimde büyük bir sıkıntı olarak benimle birlikte gezdi durdu “Çöplük” (nihayetinde bir Pazar sabahı saat 05:00 civarı son sayfayı çevirip “çok şükür, bitti!” diye kitabı bir kenara attığımı saklayamayacağım). Toplantımızda da aynı ruh daralmasını yaşadım ve o günden bu yana da oturup şu yazıyı yazmamak için türlü numaralar yaptım. Çünkü: ne yazacağım konusunda çok emin değilim.

İlk (ve emin olun ki son) Şebnem İşigüzel deneyimim olduğunu söyleyeyim önce. Karanlık metinleri, yeraltı edebiyatını, kült romanları, can yakan her şeyi ve de sürrealizmi seven bir insan olmama rağmen kitaptan tek satırda dahi ufacık bir lezzet alamadığım da bunun peşinden gelsin. 3 haftanın üzerinde bir zamanı ömrümden yediğiyle kaldı açık söylemek gerekirse ve kimseye böyle bir deneyimi önermem mümkün değil.

Bu nedenle, herkesin affına sığınarak, hiçbir yerinden tutamadığım bu “roman” ile ilgili herhangi bir yazı yazmamın da çok mümkün olamayacağını söyleyerek burada kesmem gerekecek.

Hayat o kadar kısa ki, kötü edebiyat ve okuruna tepeden bakan işgüzar yazarlarla geçirilen zamana yazık!

Not: Yazarımızın göğsünü gere gere esinlendiğini (??) belirttiği Koleksiyoncu (Fowles) okunmalı, o ayrı! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Sakın Kımıldama - Margaret Mazzantini: Acaba hiç şansımız olmuş muydu ki?

Çok “roman” bir roman Sakın Kımıldama. Rahat okunan, insanı zorlamayan, yormayan, akıp giden bir metin söz konusu. Çeviri güzel (ilk 100 sayfayı Can Yayınları’ndan, kalan kısmı ise Doğan Kitap’tan okudum – ikisi de güzel) düzelti iyi yapılmış, sıkıntısız. Karakterler kendi içlerinde tutarlı, olay örgüsü beklendiği gibi yapılmış. Sürpriz ya da şaşırtmaca yok, sıradan insanların sıradan yaşamları anlatılıyor bize. Ve dürüstçe, ahkam kesmeden, ahlakçılık yapmadan sakin sakin yazıyor Mazzantini. Yer İtalya olmayabilir, İstanbul’da yan komşumun hayatını okuyor olabilirim, o derece “her gün ve herkesin başından geçebilecek bir olay” bu.

Stereotipler resmigeçidiyle başlıyoruz hikayeye… Başarılı cerrah Timoteo, güzel ve “prenses” karısı Elsa, havai genç kızları 15lik Angela. Hayat onlara güzel derken tam, Angela bir trafik kazası nedeniyle hastaneye yoğun bakıma kaldırılıyor. Kızının ameliyattan çıkmasını ve karısının da yurtdışı seyahatinden dönmesini bekleyen Timoteo yıllar yıllar öncesine dönerek hem evliliğiyle, hem babalığıyla, hem aşkla hem de dünyayla hesaplaşmaya başlıyor. Bu noktada Italia ile tanışıyor ve Timoteo’nun kendince büyük bir aşk dediği bu ilişkiyi ve pişmanlıklar resitalini okuyoruz.

Hazin desek, hazin değil. Öfke desen yok, tutku desen tutkunun ne olduğunu iyi tanımlamak lazım. Seçimlerimizin bizi nerelere götürebileceği ve son pişmanlığın nasıl da kar etmeyeceğine dair bir hatırlatma sadece. Yanlış bir anda yanlış bir insanın karşımıza çıkması sonucu hayatımızın nasıl da değişeceğini görünce düşünüyoruz biraz da : “sonunun yıkıntı olacağını bile bile yaşanan mutluluk, hiç mutlu olmamaktan iyi midir?” ya da, “sadece yalnız kalmamak için, sadece biraz sıcaklık hissetmek için, bizi yanlış sebeplerden ötürü isteyen bir insanın kollarına kendimizi bırakmalı mıyız?” ya da, “kendi yarasından kaçan bir zavallı bizim yaramızı sarmamıza yardım edebilir mi ki?“. Sıklıkla bunları düşündüm ben. Ve sonunda karar verdim ki tüm o sorulara yanıtım koskocaman bir hayır. Yaşamak yeterince sıkıntı verici. Bir de başkalarının yaralarının yükünü sırtımızda taşımak her şeyi iyice zorlaştıran bir şey.

"Bırak beni" diye fısıldıyor. Sesi tel gibi ince ve soğuk. "Ne diyorsun…" Ona yaklaşıyorum, yalnız sırtını okşuyorum. "Ben bunu artık yapamam, artık yapamam…" ve başını iki yana sallıyor. "Şimdi olması daha iyi, şimdi daha iyi."Yüzümü ellerinin arasına aldı. "Beni azıcık seviyorsan bırak beni."Ona sımsıkı sarılıyorum, dirsekleri tenimin üzerinde."Seni asla bırakmayacağım."Ve bu dediğimden o kadar eminim ki bedenim sertleşiyor, ona sarıldığım sırada her bir parçam sertleşiyor, sanki bir güç kalkanı gelmiş de beni sarmış. Ve öylece kalıyoruz, ikimiz de çenemizi birbirimizin omzuna yaslıyoruz ve ikimiz de önümüzdeki boşluğa bakıyoruz. Sevmek ne demektir, kızım? Biliyor musun? Sevmek bana göre Italia’nın nefesini kollarımda tutmak ve geri kalan her sesin sustuğunu duymak demek. Ben bir doktorum, kalp atışlarımı istemediğim zamanlarda bile duyarım. Ve sana yemin ederim, Angela, içimde atan kalp Italia’nın kalbiydi. 


Özetlemeye kalkacak olursak:

Ben bu romanı sevdim mi sevmedim mi gerçekten çok emin değilim. Sevilmeyecek bir yanı yok aslında, güzel bir kurgu öykü işte rahatlıkla okunan ve insana “bir şeyler” de hissettirebilen. Fakat yavan da bir yanı var bir yandan bence. Bana yavan gelen bir yanı daha doğrusu. Benlik bir roman değil, toplumsal – tarihi - sosyolojik bir bilgi ya da düşünce katmıyor çünkü insana. Üç kişinin hayatına bir röntgenci gibi uzaktan bakıp, içine de dahil olamadan geçip gidiyoruz öykünün içinden. Bu da bana yetmiyor. Çok iyi bir roman okuru değilim korkarım ben, beklenti yüksek ve başkalarının duygusallığı bana çok işlemiyor (işlese de ters tepiyor). Çok da anormal değil aslında bu; nihayetinde kişisel zevkler ve deneyimlerin bıraktığı tortular devreye giriyor roman okumak gibi sübjektif bir durum söz konusu olunca.

Tüm bu dediklerime rağmen, hiç pişman değilim okuduğuma. Tartışmasından da büyük zevk aldığımı söylemeliyim, teşekkürler Banucum ve lehte aleyhte fikirleriyle beni besleyen arkadaşlarım. :)

Odadan çıkarken ve parmağım ışığı söndürmekte gecikirken, Italia ardımızda kapanmakta olan o karanlık çukura son bir kez bakmak için arkasını dönüyor. Aklımızdan aynı şeyi geçiriyoruz: Ne yazık, şansımızı kaybettik!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

Karahindiba: "Hepimiz biliyoruz değil mi: 21.yüzyılda en fazla beş dakika sürer başkalarının ölüm acısı"

1 – Öykü okumayı çok seviyorum.
2 – Daha önce hiç okumadığım yazarlarla (hele ki genç bir yazarsa bu yazar) tanışmayı çok seviyorum.
3 – Duygusal açıdan sıkıntılı karakterleri seviyorum – bir nevi kendi acıyan yanlarımla yüzleşip hesaplaşıyorum ve kendimi iyileştiriyorum böyle hikayeler sayesinde.

Karahindiba, bu manada, bir üçübirarada oldu benim için. Çok severek okudum, daha bitirmeden tavsiye etmeye başladım. Size de, daha yazımın başında peşin peşin tavsiye ediyorum. :)



Üç öyküden oluşuyor kitap: Aralık, Mavi Pelikan ve Karahindiba. Her birinde ayrı bir kaybedenle tanışıp ayrı yaraları iyileştirmeye merhem buluyoruz. Her biri ayrı bir tat bırakıyor damakta, bunu size kesin bilgi olarak söyleyebilirim.

Aralık'ta karşılaştığım Edip Cansever sürpriziyle vuruldum (ki bu vesileyle aslında Bir Meyhane Garsonu‘nu hatırlamakta fayda var).

Mavi Pelikan'da büyülü gerçekçilik ve gerçeküstücülük merakım beni hikayeye bağladı.

Karahindiba'da ise kendimi kaptırıp gittim Adnan’ın kayboluşunda.


Çok detaya girmek istemem, öykülerden alacağınız lezzeti bozmayacağım. Yine de, Karahindiba öyküsünden ufacık minicik bir pasaj vermekten kendimi alamıyorum:
Belki de bu yüzdendi, ne zaman birileri "Adnan aklından bir sayı tut" dese hep sıfırı tutmam. Bu benim kaderimdi. Ben sıfırdım. İnsanların birbirlerini çarparak yaşadığı bu dünyada istenmeyen rakamdım. 
Tanrı benden bir ısırık almış, tadımı beğenmemiş, bir kenara fırlatıvermişti. 
Git gide kararıyor ve çürüyordum.   
Adnan(lar) güzeldi(ler). Bakmayın kaybeden olduğuna... Hem zaten eğer ve keşke silinseydi dünyadan, ne öykü olurdu ne de roman.


Taaa geçtiğimiz yılın kitap fuarında almıştım Karahindiba'yı ben. Çok uzun aylar boyunca rafta sabırla sırasını bekledi. Elime geçen ilk fırsatta da direkt olarak elimi ona attım. İyi ki de öyle yapmışım! Sinan Sülün, biliyorum sen bir süredir varsın artık ama maalesef ben ancak tanışabildim, kitaplığıma hoş geldin! :)

28 Temmuz 2013 Pazar

Kolektif Kitap gene hayal kırmadı: Kuşku & Yeryüzüne Rest - Sarı Çıyanın Rüyası

Rafta bekleyen kitapları okumakta gecikiyor, okuduğumu yazmakta daha da geri kalıyorum son zamanlarda. Sebep belli: vakitsizlik. İnsan sevdiği şeyleri yaparak geçirmeliyken hayatı, sevmediği - dayanamadığı birçok şeyle uğraşmak zorunda kalıyor ve gerçekten sevdiği şeylere vakit ayırabilmek için saatlerin resmen suyunu sıkıyor, o da hani eğer biraz şansı varsa! Ya da bu benim talihsizliğim belki de, bilemiyorum... "Çok farklı bir hayatım olmalıydı" diye düşünüyorum bazen. Ama işte, demekle olmuyor, herkes aynı şansa sahip olamayabiliyor...

Bu kadar bol üç noktalı cümlelerin, bunca ağlak bir girişin bir (hatta iki) sebebi var elbette! Kuşku ve Yeryüzüne Rest: daha geçenlerde okuyup bitirebildiğim ve yaklaşık bir haftadır da oturup yazmak için fırsat yaratmaya çalıştığım iki Kolektif Kitap* yayını.

****************

Kuşku çok basit, çok zor, çok derin ve bir o kadar da yüzeysel bir kitap. Çok komik, çok sıkıcı, çok felsefi, çok gerzek. Çok bir şey olduğu kesin de, çok ne olduğu okurun kitabı neresinden nasıl yakaladığına çok bağlı:

W. ve Lars var her şeyden önce. Düşünemeyen düşünürler onlar. Dünyada kıyamet koptu kopacak, Mesih'in eli kulağında. Din olmaya en yakın şey belki de matematik ve de maalesef her ikisinin de kafası (hiçbir şeye basmadığı gibi) matematiğe de pek basmıyor. Ve galiba aslında bu nedenle düşünemiyorlar! Hep bu matematik yüzünden... W. çok acımasız, çok sivri dilli, sürekli Lars'a yüklenmekte. Lars ise bir "rutubet" metaforu içerisinde yavaş yavaş dünyadan kopmak peşinde. Her ikisi de hep başarısızlar, hep başarısız olacaklar. Örneğin; Kafka ve Brod olamayacaklar asla, onlar her zaman Brod & Brod. Hangisinin daha Brod olduğu gibi bir sorunun çevresinde dönüp duruyoruz bir zaman sonra sinirlerimizi laçka edecek bir tekrarlar resmigeçidinde. Ve kitabın şahane komedisi de işte tam burada! Bir durup düşündüğünde aslında görüyorsun ki senin hayatın da aynı insanlar, sorular, yanıtlar, espriler, boş bakışlarla dolu ve okurken belki de sinirini zıplatan tekrarlar döngüsü içinde yitip gidiyorsun sen de mütemadiyen. Bunu gördüğünde de bırakıp gidiyorsun kendini Kuşku'ya ve bir de bakıyorsun ki kuruyup gidiyor o rutubet sen her bir soruya yanıtı yapıştırdıkça. Evet, ne W.'dan ne de Lars'dan fayda var yanıtları yakalamakta, iş sana düşüyor. Çok zekice, çok eğlenceli ve bir o kadar da "farklı" bir kitap Kuşku. Ben çok sevdim, aşağıdaki iki alıntıyı da buraya almaktan kendime engel olamadım:

"Her yaz büyük bir azimle başlıyorum çalışmaya," diyor W. Her zamankinden daha çok, daha derinden okuyacak bu yaz! Hiç yazmadığı gibi yazacak! Ama yaz bittiğinde her şey ters gitmiş oluyor. "Neden hiç öğrenemiyorum?" diye düşünüyor W. "Neden hiçbir şey değişmiyor?" Büyük bir gizemmiş bu onun için; sonsuz bir şekilde umut edebilme ve umutlarını sonsuz bir şekilde suya düşürebilme kapasitesi. "Yazın başında doğup sonunda ölüyorum" diyor, "ve her sonbahar yeniden doğuyorum, her seferinde biraz daha aptal". 
"W. hangimizin Kafka, hangimizin Brod olduğuna kafa yoruyor yine. "İkimiz de Brod'uz, işin acıklı yanı bu." Kafka'sı olmayan iki Brod. Kafka yoksa bir Brod neye yarar?" 

Mini not: Lars Iyer'in twitter hesabı UtterlySpurious ve blogu Spurious da okumaya değer, bilginize!

****************

Yeryüzüne Rest - Sarı Çıyanın Rüyası ise çok sıkı bir tokat aslında hızlıca suratımıza inen. Sabahın 9:30'unda elime aldım ve sanırım 1,5 saat kadar sonrasında bitirmiş balkonda oturup dışarıya bakarken buldum kendimi (ve evet, bu yazının başında anlattığım sıkıntılarımın ve de ruh halimin depreşmesi o an itibariyle başladı diyebilirim). Emre Gürdal'ı tanımıyorum, kaç yaşında olduğunu bilmiyorum, Google dahi çok fazla yardımcı olamadı sorularıma ve kitabın iç kapağında verilen "İstanbul'da yaşıyor, ilk romanı" haricinde de çok fazla bilgiye sahip değilim yazar hakkında. Çok araştırmış değilim aslında, belki de arasam bulurum. Biraz sahipsiz kalsın istedim roman. Ya da ben sahiplenebileyim istedim, çok bilmesem de olur kimin yazdığını belki...

Seviyorum içindeki çamuru hiç sakınmadan dışarıya vurabilenleri. Hiçbirimizin olamadığı kadar dürüst onlar. Toplum tarafından dayatılan tüm olması gerekenlikleri reddedebilen yapılarıyla barışıklar, bunu ortaya koymaya ve bencilce (?) davranmaya hiç çekinmiyorlar. Dünyanın belki de en zor şeyi bu resti çekmek: sürüden ayrılabilmek ve de aidiyet hislerinin tamamıyla bağını kopartabilmek herkesin harcı değil. Kaybedecek şeyi olduğunu sanan bizler aynı döngüde ilerlermişçesine davranıp kendimizi kandırırken tüm o değerlerin ne kadar da yapay olduğunu çözebilmiş bir kısım insan tüm beklentileri boşa çıkartarak yaşamın belki de en büyük krizini bertaraf edebiliyorlar böylece.

Ya da, ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum.
"O yaratığı yenmenin hilesi. Hayatı son gününmüş gibi yaşaman olabilir. Her eylemini son kez yapıyor gibi yapmak.Bir uzman. En iyisi. Sana son 3 ayın, 1 yılın değil de mesela; son 5 yılın dese ve kronometreye bassa ne yapardın okuyucu. Bu, bütün seçimlerini etkilerdi. Her şeyin üzerine yemin ederim." 
Arka kapak bu restin devam edeceği müjdesini veriyor. Bekliyorum şimdi.

****************


*Kolektif Kitap son dönemde en severek okuduğum kitapları çıkartan yayınevi. Nispeten yeniler ve şahane bir iş yapıyorlar. Hayranım ve çok yakında da "Kolektif beni işe alsın, beni bir parçası yapsın!" kampanyası yapmaya hazırlanıyorum! :))