2 Nisan 2013 Salı

Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor (Hoşgör Köftecisi)

"Ben sanatla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum. Roman, hikâye ve tiyatro edebiyat çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Ama, edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur-yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım… Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Bizde bu telakkide bir edebiyat üzerinde çalışanlar var. Bunların birtakım kusurları göze çarpıyor. Henüz mükemmel değildirler. Fakat aynı yoldan yürüyecek olan edebiyatçılar bu işi daha mükemmel bir hale getirebilirler. Bunun için şartlardan bir tanesi de dilin konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir. Dili kelimelere karşılık bulmaktan ibaret sayan Dil Kurumu gibi müesseseler var, bunların yolu yanlıştır. Dilin zenginleşmesini müesseselerden değil, sanat adamlarından beklemeliyiz."

21.3.1947 tarihinde Tasvir’de yayımlanan bir Orhan Veli söyleşisinden (Bahadır Dülger)

Çok sevgili kardeşim Ahmet’in armağanı olan Hoşgör Köftecisi’nin sonunda yer alan “Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor” bölümünden aldığım bu parça ile ilgili sizlerin de düşüncelerini merak ediyorum.

Ben hak veriyorum Orhan Veli’ye.



İçerisinde 6 adet kendi kaleminden 1 adet de kendisi tarafından çevirisi yapılmış toplamda 7 öykü ve bir de söyleşi barındıran bu ufacık tefecik ama aynı zamanda da sıcacık öykü kitabını herkese büyük şiddetle tavsiye ediyorum. Öykülerden hangi birini daha çok beğendiğim konusunda kararsızım ama bildiğim tek şey ağzımda şahane bir tat bıraktığı herbirinin ayrı ayrı.

Arka kapakta da yazdığı gibi:

Hoşgör Köftecisi okurlarının, “keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikâyelerden de daha çok yazsaydı” diyeceğini düşünüyoruz.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar - Ece Temelkuran

Ece Temelkuran köşe yazılarını ve de ekseriyetle muhalif duruşunu takdir ettiğim bir yazar. Takdir etmemin kadın olmasıyla çok az ilgisi var doğrusunu söylemek gerekirse, genel olarak beğeniyorum onu ben. Son dönemin moda tabiriyle, kadın olması da pastanın üzerindeki çilek oluyor benim için bu durumda sadece. Üstelik, dün akşamki toplantımız son zamanlarda en deşarj olduğum, en iyi vakit geçirdiğim toplantı olmuş olabilir bunu rahatlıkla söyleyebilirim! Bir masanın etrafına dizilmiş 7 kadın 1 kadın tarafından yazılmış 4 kadının öyküsünü okuyor ve bir noktada hepsi aynı anda konuşarak kendi öykü ve deneyimleriyle romanı harmanlıyor. Hem curcuna hem de bir "kadınca samimiyet kurma" akşamı oldu bizim için diye düşünüyorum çünkü kitabın içimden taşırdığı ve normalde belki de hiç konuşmayacağım bazı anı ve hayalkırıklıklarımı arkadaşlarımla paylaşmama neden oldu bu kitap. Pişman mıyım? Asla.

Gelelim kitabın kendisine:

Gaye bize "Düğümlere Üfleyen Kadınlar okunacak" dediğinde sevindim. Muz Sesleri'ni okumamıştım ve Ece Temelkuran hakkında da çok yüzeysel bilgilere sahiptim, yine de köşe yazılarından aldığım tadı alacağımı düşünerek kuruldum okumaya. Ama sanırım benim yanlış bir zamanıma denk geldi ki bir türlü içine giremedim, karışıp gidemedim Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a. Ta ki 300.sayfada bir anda ve nasıl olduğunu da anlamadan hikayeler beni de içlerine katıp götürene dek.

Kafam karışık bir şekilde bitirdim kitabı. Bazı kitaplar için sadece bir beğendim ya da beğenmedim demek mümkün olmuyor. Düğümlere Üfleyen Kadınlar'da ise bir yandan çok beğendiğim ve severek okuduğum bir yandan ise "bitsin artık bu kitap lütfen!" diye yakındığım kısımlar oldu. Ece Temelkuran'ın yazarlığından ya da anlattıklarından çok kendi kişisel deneyimlerim ve kendi yaralarım yönlendirdi beni kitap boyunca ve zaman zaman sıkılıp zaman zaman öfkelenerek devirdim sayfaları.



Sanırım ben bu kitabı olması gerektiği gibi - bir yol kitabı - olarak okuyamadığım ve alt metinlere çok fazla sızmaya çalıştığım için acı çektim okurken. Bu arada, eklemeliyim ki çektiğim acının Temelkuran'ın yazarlığı ile pek ilgisi yok, tamamıyla kendi hayat deneyimimin ve seçimlerimin yansımalarıyla yüzleşmenin sonucu oldu içimi bir iki yerde çizen satırlar. En canımı sıkan şey her şeyi bırakıp da yollara düşen kadınların (aslında takdir edilmesi gereken bir özgürlük harekatıymış gibi görünürken ilk bakışta) sebeplerinin hep bir erkek tarafından yenilen ufak çapta kazıklar olduğunu görmek oldu. Çok üzgünüm ama ben terk edilmeyi büyük bir kazık olarak gör(e)miyorum. Bu nedenle de böylesine bir sebepten ötürü yıkılıp giden sarayları anlamakta zorlanıyorum. Ha, bu demek değil ki çekilen acı sahici değil, son derece sahici ve olabilir olaylarla örülü çoğu sayfa kitapta. İnsanlar elbette aşk acısı çekiyor ve bu nedenle kendilerini yollara vuruyor. Ama ben, bunu anlamakta hep zorluk çektim ve de bu yaşımdan sonra da anlamamayı umuyorum. :)

Bir ufak nokta da aslında bu kadınların her birinin yaralarının sevgililer tarafından değil de babalar tarafından açılmış olduğunu düşünmem nedeniyle Muhammed, Kemal ve Jezim'le olan hikayelerden çok babalarıyla yaşadıkları hikayeleri daha çok merak etmem. Babasız kadınlardan olmasalardı bu kadar güvensiz olmazlardı diye bir his oturdu yüreğime. Ama diyorum ya, ben biraz da kendi hikayemi okudum sayfalarca ve bu nedenle de yer yer çok öfkelendim bu kadınların bunca yıkılmış olmalarına. İnsanın elinde değil sanki...



Son olarak, kitabın arka kapağındaki Ortadoğu vurgusu biraz da yanıltıcı oldu sanırım benim için, biraz daha Arap Baharı eksenli bir şey okuyacağımızı sanarak başladım ve galiba bitişte esas hikayenin 4 kadının (daha doğrusu 3 kadının, çünkü anlatıcı olan 4.kadın hakkında çok çok az şey öğreniyoruz ki amaç da bu herhalde) iç dünyalarındaki kavgaların yatışması olduğunu görünce beklentim karşılanmadığı için biraz tamamlanmamışlık hissine kapıldım.

Yine de: Okunması kolay, bolca altı çizilecek cümleyle bezeli, eğlenceli bir kitap aslında Düğümlere Üfleyen Kadınlar. Biraz bestseller tadında olduğu için beklentisi çok yüksek benim gibi okurlara yer yer tatsız gelebilir ama okumaya da değer, tüm eleştirilerime rağmen tavsiye ederim.

Yazı da aslında kafam kadar karışık olmuş oldu bu arada... Kitabı beğendiğim ancak bolca da eleştirim olduğu için olsa gerek! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

17 Mart 2013 Pazar

Maximilian Ponder'ın Muteber Beyni - J.W. Ironmonger

Daha önceden de defalarca yaptığım gibi, bir kez daha en son söylemem gerekeni en başta söyleyerek başlayayım:

Ben bu kitaba B A Y I L D I M !! :)


Kitapla buluşmam aslında Şubat ayının sonlarında oldu olmasına ama çeşitli sebeplerden ötürü bekletmem gerekti bir süre rafımda. Aklım kalmasın diye görmezden geldim bir süre için sorumluluklarım nedeniyle, aksi takdirde biliyordum başıma gelecekleri. Bu kadar emin olmamın sebebi de elimdeki okuma kopyasının kapağındaki iki cümlecik oldu:
"Ölüm insanı düşüncelere sevk ediyor, değil mi? Hele ki rahmetli bir adım ötenizde ceviz bir masanın üzerinde sırtüstü yatmış, kendinden çizgili kömür grisi bir takım içinde kafasının bedeninden koparılmasını beklerken."
Şahane değil mi? :) Müthiş bir kara mizah olacağını umarak başladım kitaba bir süre sonra. İkinci günün sonunda yanılmadığımı sevinerek gördüm: bir pazar öğleden sonrasında aldım elime, çok koşturmacalı bir Pazar olması nedeniyle istediğim kadar çok zaman ayıramadım. Pazartesi işe gittim. Salı sabahı saat 07:47'de 306.sayfayı da bitirip kitabın kapağını kapatıverdim.

Su gibi aktı, hem eğlendirdi hem öğretti hem hüzünlendirdi Max ile Adam'ın macerası beni (hoş bilen bilir ben hemen hüzünlenir hemen ağlaşırım). Bir malikanenin çalışma odasında, 50li yaşlarının başında birer erkek olarak giriyor hayatımıza Maximilian Ponder ve Adam Last. Ufak bir ayrıntı var: Max bir masanın üzerinde ölü yatmakta ve Adam da onun kafasını vücudundan ayırmak üzere güç toplamaktadır. Derken ikilinin tanıştığı Afrika kıtasına gidiyoruz, 8 yaşında ikisi de. Biri geleceği görebildiğini yeni keşfetmiş, diğeri ise buna inanmayı çok istemekle birlikte biraz skeptik yaklaşmakta. Yıllar geçtikçe Afrika'ya, Afrikalılara, İngilizlere, koloniciliğe, İngiltere'nin kendisine, 60lara, 70lere dair birçok şey öğrenerek takip ediyoruz çocukların önce gençliğe sonra erişkinliğe geçişlerini. Felsefe, sosyoloji, politika, edebiyat vb birçok konuya değinen sohbetlerine şahit oluyoruz. Kaş da kaldırıyoruz okurken, kafa da sallıyoruz, kocaman sırıtıp biraz da şaşırabiliyoruz. Her ne okursak ya da ne düşünürsek düşünelim alttan alta verilen akım ara sıra çarpıyor bizi, karanlık ton nadiren aydınlanıyor ama yine de nasıl oluyorsa çok eğleniyoruz.

İşin enteresan yanı, kitabın sonuna dair pek de bir şey merak edemiyoruz çünkü daha ilk satırı okuduğumuzda biliyoruz ki Max ölmüş ve Adam onun kafasını vücudundan ayıracak. Ama yine de elimizden bırakamadan okuyoruz.

Daha da bir şey yazmam ben, ne yazayım? En güzeli, alın okuyun! :)

Merak edenlere bir ufak kuplecik alalım şuraya:
"Ben Maximilian Zygmer Quentin Kavadis John Cabwhill Ponder. Adımda F hariç Latin alfabesinin bütük harfleri mevcut. Görünüşe bakılırsa babamın F'ye bir itirazı var. Adımın biraz sıradışı olduğunu düşünürseniz babamın adının Yüzbaşı Maximilian Rybault Fonsekker John Cabwhill Ponder olduğunu söylerim ben de size. Onunkinde F var ama V, Q, Z ve G yok, bu yüzden kendimi daha özel hissediyorum. Babamın kız kardeşi Zinnia Delicious Meretricious Expeditious Meriel Cabwhill Ponder adıyla vaftiz edilmiş. Amcamın, yani Zinnia'nın ikizinin adıysa sadece Martin Ponder'dı; bu ad büyükbabamın, yani Yüzbaşı'nın babasının büyükanneme verdiği bir vaftiz ödünüymüş ve adam bu yüzden hayatı boyunca pişmanlık duymuş. Martin Amcam da muzdaripti bu durumdan. Bir seferinde gençlik dönemi eserlerden birini Martin Krepotkin Xerxes McGungler Al'khazam Ponder adıyla imzaladığını keşfetmiştim, ki bu da savımı kanıtlıyor.

Tekrara düşmeyi göze alarak söylüyorum: çok beğendim, alın okuyun. Pişman olacağınızı hiç sanmıyorum. Zaten kitap hem 2012 Costa İlk Roman adayı hem de 2012 The Guardian "Not The Booker" Ödülü adayı olmuş bir kitap. Yazarı da hem çok mütevazı hem de Türkiye'de kitabının basılmasından büyük heyecan duyuyor (twitter kullanıcı adı: jwironmonger). Okuduktan sonra isterseniz kendisine de ne düşündüğünüzü bildirirsiniz. ;)

Ufacık bir not da Kolektifçilere gitsin: büyük eksiklik giderdiler bence yayın dünyamızda. Çok güzel çalışmaları getiriyorlar raflarımıza diziyorlar. Ellerinize sağlık hepinizin, ne iyi ettiniz de geldiniz! :) Bu kitapta da neredeyse hiç hata yoktu ve çeviri benim gibi ukala okurları dahi susturacak kadar güzeldi (ufak tefek imla ya da belki dizgi hataları ve tek bir çeviri hatası haricinde ben bir şey göremedim ki bu hataları da aslında elimdekinin okuma kopyası olmasına verdim, raflardaki baskıda düzeltilmiş olma ihtimalleri çok yüksek - ki şimdi olmasa da yayınevimiz o kadar özenli ki eminim bir sonraki baskıda tamamı giderilecektir - dediiiiiiiiiim ve hemen sonrasında gördüm ki baskı öncesi tamamı düzeltilmiş). Okuruna saygılı böyle yayınevlerinin artması en büyük dileğim!


10 Mart 2013 Pazar

Kışkırtıcılara karşı tek başına: Günaha Son Çağrı - Nikos Kazancakis

Günaha Son Çağrı ben bildim bileli kitaplığımda olmuştur ve yıllar boyu defalarca yola çıkmama rağmen asla ilk 10 sayfanın ötesine geçememişimdir (sebepler çok çeşitli ama son yıllardaki en geçerli sebebim iRo! romanlarının buna bir türlü izin vermeyecek kadar yoğun olması oldu).

Hal böyle olunca da, en şaşırılmayacak şekilde, kitap seçme sırası bana gelince arkadaşlarıma sevinçle elimdeki kopyayı (Cem Yayınevi, 1984) göstererek en bir demokratik (!) şekilde “Buyurun dostlar, Şubat kitabımız!” dedim. Bazılarımızın ilk, bazılarımızın ise ikinci okuması olması bu aya ait bir istisna oldu belki (biliyorsunuz mümkün olduğunca herkesin ilk okuması olmasına dikkat ediyoruz) ancak kitabın da istisnai bir duruşu olması nedeniyle çok üstünde durmadığımı eklemeliyim.



Benim için Günaha Son Çağrı’yı okumamız birden fazla sebepten ötürü önemliydi. Her şeyden önce, kitapla ilgili çok basmakalıp bir fikrim vardı (zamanının ötesinde sayılacak kadar cesur bir metin, Kazancakis’in aforoz edilmesine sebep olmuş, İsa’nın hayat ve Mesihlik öyküsü, vs…) ama filmini de seyretmemiş olmam nedeniyle çok da fikir sahibi değildim açıkçası. Bu ayıbımı gidermek isteğim kişisel sebebimdi. Ek olarak, yabancı dili ilk öğrendiğimde (yıl 1984), elime alıp da okuduğum ilk İngilizce kitap “Çocuklar için İncil”di. Sebebini hatırlamıyorum dahi, sanırım resimleri ilgimi çekmişti ve cildi de kütüphane rafındaki diğer kitaplardan daha sevimli gelmişti bana… Sonuç itibariyle bir çocuktum, kitap okumak en büyük tutkumdu ve kocaman bir cilt kendisini devirmem için beni bekliyordu, daha ne olsun! İncil’in ardından evimizde bulunan Kuran’ı okumuştum Türkçe çevirisinden fakat maalesef “Çocuklar için İncil”de olduğu kadar anlamamıştım olanı biteni, ben öyle hatırlıyorum. Yine de, çocuk aklımla (ki, yetişkinlik aklım da hala aynı düşüncede) kutsal kitapların isteyene yol gösterici birer kitaptan öte olmadığını, peygamberlerin de senin benim gibi insanlar olduklarını ve esas önemli olan şeyin iyi yürekli ve insanlara kötülüğü hiçbir şart altında yapmayacak bir insan olmak olduğunu çıkartmıştım kendi payıma. İnançsız olmamakla birlikte, sırasıyla önce agnostik sonra da deist bir insan olarak tanımladım kendimi ve çok erken yaşlarımdan itibaren ne kendimi ne de başkalarını kandırdım. İşte tam da bu nedenle bu romanı yetişkinlik yaşlarımda, kişilik ve algılarına son derece güvendiğim arkadaşlarımla okumak ve akabinde de tartışmak benim için çok cazip oldu. Ve tabii bir de merak var işin içinde: Kazancakis nasıl bir İsa ile tanıştıracaktı acaba bizi?

Yukarıdaki uzun girişi yapmamın sebebi aklen ve ruhen hangi noktada durduğumu ve bunun okuduğumuz romanı algılamamdaki etkilerini biraz olsun açık hale getirebilmektir. Tüm bunları dedikten sonra, öncelikle Kazancakis’in hakkını teslim etmek istiyorum: her babayiğidin kalkışamayacağı bir işe kalkışmış, özellikle de kitabın ilk olarak 1953 yılında yayımlandığını düşünürsek bunun hiç de kolay kolay göğüslenemeyecek bir baskı ortamında yapıldığını anlamamız çok da zor olmaz. Bu açıdan, önemli bulduğum bir roman oldu, tartışma alanı yaratması açısından çok önemli hem de. Kazancakis’in hayatı ya da romanın daha sonra Martin Scorsese tarafından filmleştirilmesi konularına (girersek çıkamayız diye düşünerek) hiç girmiyorum, isimlerin üstüne tıkladığınız anda vikipedi’nin ilgili sayfalarına ulaşabilirsiniz.

Zamanında öğrendiğim kadarıyla, İsa’yı diğer peygamberlerden ayıran çok önemli bir nokta var, o da İsa’nın bizim bildiğimiz anlamda bir peygamber olmamasıdır (Hıristiyan öğretisi böyle der bunu). İsa, direkt olarak yeryüzüne inmiş bir tanrıdır. Tanrının oğludur, dolayısıyla da kendisidir. Ama aynı zamanda da insandır, tam insandır hem de. Kafa karıştırıcı, değil mi? Hem de nasıl! Bunu bir kere kabullendikten sonra, insan doğasıyla tanrısal olan arasındaki dehşet verici çekişmeyi (ve tabii ki hangisinin galip geleceğini) anlamak da hiç zor değil. Üstelik de insanlar burunlarının ucundakine karşı inanması güç bir şekilde kördür (hep oldukları gibi!). Örneğin, haham sebt vaazında saatlerce Mesih'in gelişini ve nasıl olacağını anlattıktan sonra havradan çıkan cemaat İsa'yla karşılaşınca (tüm belirtileri taşımasına rağmen) Mesih'in o olduğunu görememiş, kendisiyle alay etmiştir. Her zamanki gibi, inanmak kolay, görüp anlamak çok zor elbette.

Kazancakis’in çıkış noktası da bu işte: alıştığımız ve bildiğimiz İsa’nın İNSAN yanını bize göstermek.

Olmak istediği ile olması gereken arasında çok derin bir uçurum vardır Nasıralı İsa’nın. Tek isteği normal bir insan gibi kendi halinde yaşamak ve marangozluk yapmakken ondan beklenen silkinip ayaklanması ve artık rayından çıkmış insanlığı tekrar Tanrı yoluna sokmasıdır. Bunu kabullenmek ve böylesine ağır bir yükü omuzlamak kolay değildir. İnsanlara kendini ifade etmek, onlara bunu kabul ettirmek, nihayetinde varacağın yeri bile bile oraya doğru adım adım yürümek bir insanın yapabileceğinin ötesindedir. Ama İsa pes etmez, içindeki tanrısal gücün de desteğiyle tüm insanlık için bir günah keçisi olmayı kabul eder. Sadece kabul de etmez, bunu ister ve bunun için çalışır. Kendi istekleri ise “günaha çağrı”dır sadece, bunlara gözlerini kapatması beklenir ondan. O da öyle yapar…

Dinler söz konusu olduğunda, büyük küfür bu aslında tabii ki. Bu nedenle kitap birçok ülkede yıllarca yasaklı kalmış (ki bazılarında hala yasaklı), bu nedenle filmin gösterildiği salona Fransa’da molotoflu saldırı yapılmış, bu nedenle hala bu kitabı okuyanlara küfürbaz dinsiz muamelesi yapılabiliyor. Bir açıdan bakınca, son derece anlaşılır tepkiler bunlar (kabul edilir demediğime dikkatinizi çekerim, sadece “anlaşılır” diyorum ama asla haklı görmüyorum).

Eğer bugüne kadar kendi adımıza ne olduğumuzu hiç sorgulamadıysak dahi şimdi kısacık bir süre için kendimizi Kazancakis’in yerine koyarsak belki biraz daha mümkün olur hem kitabı ve kitaptaki İsa’yı hem de yazarın kendisini anlamak: Hayatta ne olduğumuzu, neden hayatta olduğumuzu anlamaya çalışırken ve hem kendimizi hem de çevremizle birlikte bize öğretilenleri can yakacak şekilde sorgularken ne hallere düşeceğimizi, nasıl iki arada bir derede kalacağımızı görmek çok da zor değil. Üstelik bizden beklentisi olan sadece anamız babamız ve çevremiz değil: koskoca bir Tanrı’dan bahsediyoruz burada. İnsanın algısını şaşalatacak kadar zor bunu hazmetmesi, hele ki dindar bir insansanız.

Karakterlere ve olay örgüsüne girmek işime gelmiyor şu anda. Bilindik bir konunun bazı nüanslarla işlendiği bir metin okuyoruz ve aslında net bir şekilde bunun çok da iyi bir roman olmadığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Çok daha iyi romanlar okuduğumuz bir gerçek! Ama yine de bu mutlaka okunması gereken bir roman olarak kalıyor kafamızın bir yerinde, insanı ya geçmişteki arayışlarına uğrattığı için ya da artık bir arayışın / bir sorgulamanın vaktinin geldiği gerçeğiyle yüzleştirdiği için.

Benim için çok kişisel bir deneyim oldu, hem kendi geçtiğim yolları hem de bu yollarda yalnız olmadığımı hatırladım. Severek okudum, sıkılmadım, sonrasındaki tartışmamızdan da büyük keyif aldım. Dogmalara karşı çıkanları reddetmiyorsa bünyeniz ve de kör bir bağnaz değilseniz okumanızı ve de biraz üzerinde düşünerek ondan sonra yolunuza devam etmenizi öneriyorum.

Son olarak bir fotoğraf eklemek istiyorum, şirketlerinin toplantı salonunu bize cömertçe açan Seyhan sayesinde gördüğüm üzere bir ofisin tüm duvarları bir romandan ilham verici parçalarla bezeli olabiliyormuş. Hem Seyhan'a ve ofis arkadaşlarıyla yönetimlerine teşekkür ediyorum hem de "Atlas Shrugged"dan ufacık bir parçayı size yorumsuz olarak sunmak istiyorum:



İster bu roman üzerinden, ister Atlas Shrugged üzerinden, ister genel olarak yorumlayabilirsiniz, düşünmek ve konuşmak serbest her zaman!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Mart 2013 Salı

Homo Homini Lupus: Akçasazın Ağaları - Yaşar Kemal

Türkiye'de (kitap okusun ya da okumasın) hemen hemen herkesin bildiği az sayıda edebiyatçıdan birisi olsa gerek Yaşar Kemal. Okuması yer yer zahmetli olmakla birlikte her daim zevklidir, hakkında yazmak ise (eğer yüzeysel 3-5 satırın ötesinde bir şeyler aktarmak isterseniz) çok kolay değildir. Zoru başarmaya çalışacak olmakla birlikte, kendime son derece güvensizim şu yazıya başlarken. Birden fazla sebebi var bunun:

1 - Maalesef akıllıca davranmadım ve iş yoğunluğu vs. diyerek kitabı bitirmemin ve dahi toplantının üzerinden 1 aydan uzun süre geçmesine izin verdim yazmaya oturmadan önce.
2 - Yaşar Kemal'in anlattığı destanın ve (bence) büyüklüğünün yakınına dahi yaklaşmayacağını çok iyi biliyorum bu yazımın.
3 - Akçasazın Ağaları'nın büyüsünü satır satır didikleyerek bozmak istemiyorum.

Bu ve benzeri sebepler nedeniyle de tüm okları göğüslemeyi göze alarak mümkün olduğunca kısa ve öz olmaya çalışacağım.

 Öncelikle, tek cümle ile şunu söyleyeyim: HENÜZ OKUMADIYSANIZ, AKÇASAZIN AĞALARI'NI ALIN VE OKUYUN.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde yaşayan herkesin okuması önemli Yaşar Kemal'i. Dikkatlice, düşünerek, yeri geldi mi kafasını duvardan duvara vurarak ve "neden böyleyiz biz?" sorusunun yanıtını her sayfada ayrı ayrı hissederek / fark ederek okumalı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışından da önce başlayan hikayeleri Cumhuriyet dönemine taşıyan Yaşar Kemal net bir şekilde gözlerimizin önüne seriyor ki geçen yüz yıldan uzun süre içerisinde bir arpa boyu dahi ilerleyememiş bu toprak insanı.

Acıklı mı? Çok!
Bir o kadar da etkileyici tabii ki...

Daha ilk sayfasının ilk satırında hikayesinin içine çekiyor okurunu Yaşar Kemal. Nihayetinde, hemen herkesin diline pelesenk olmuş şu ünlü ve içli satır karşılıyor bizi kitabın her iki cildine de başlarken:



Derken, Emir Sultan'la birlikte bata çıka kaçarken atlılardan, hissediyoruz üstümüze başımıza yapışan çamuru. Sarı yağmur bizim çevremizde yağıyor sanki (burada Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık'a el sallamak istiyorum, okurken de aklıma gelmişti). Her yer sarı, her şey sarı. Çukurova'dayız, sarıya boğuluyor, sarıya gömülüyor, sarıyla çevrelenip sarmalanıyoruz. Tam tamına 1234 sayfa boyunca da sarıdan kurtaramıyoruz yakamızı.



Bir yandan sarı, bir yandan zulüm yakalıyor bizi gırtlağımızdan ve yer yer nefes alamayacak kadar sıkışıyoruz kendi ruhumuzun içerisinde. Hemen her sayfanın hemen her satırında kulağımıza hafif hafif "homo homini lupus" diye fısıldandığını duyuyoruz: insanların yapabildiği, yapabileceği, düşünüp arzuladığı vahşeti okurken bizim aklımız belki almayabilir dahi fakat bu onlar için hayatın bir parçası. Yemek gibi, içmek gibi, nefes almak gibi. Doğumla gelen ve ölüme kadar omzumuza kurulmuş bizimle yürüyen o iştah dolu vahşet. Beni en zorlayan bu insan doğasıyla yüzleşmek ve bunca dehşeti hazmetmeye çalışmak oldu. Ve sanırım bu nedenle çok zorlandım uzunca bir süre kitapta ilerlemek konusunda.

Ama sonuç itibariyle ayakları son derece sağlam bir şekilde yere basan ve bir yanıyla da (delicesine aşık olduğum) gerçeküstücülükten nasibini bolca almış bir büyük eser olunca elimde, asla bırakamadan devam ettim sabırla.

Sadece insan öyküsü değil Akçasazın Ağaları. Değişimin öyküsü burada söz konusu olan. Her şey değişirken insan gene en sabit kalan oluyor öykü boyunca. İnsan doğası değişmiyor, değişemiyor. Coğrafya (harita üzerinde sabit kalmakla birlikte) fiziksel olarak değişiyor, zaman değişiyor, devlet değişiyor. İnsan dediğimiz varlık ise huy ve yapı bakımından yerinde sayarak aynı çamur çukurunda debelenip duruyor ve aynen günümüzde olduğu gibi kendi için faydalı olabilecek herkesi ve her şeyi çemberin dışına itiyor. Şahit oldukça anlıyoruz ki bugün içinde bulunduğumuz durum gerçekten de hiç şaşırtıcı değil.

Vatan ve millet kavramlarının içlerinin ne kadar da boş olduğunu söyleyip durduğumuz şu zamanda bunun nedenlerini uzun uzun okuyor ve beyninizi parçalamak istiyorsunuz. Siyasetçilerin ve askerin ülkeye verdiği sonsuz zararı okudukça, Amerika'nın marifetlerine yakından şahit oldukça ve de insanların ezik rezilliğini irdeledikçe nefret mi etseniz acısanız mı bilemiyorsunuz bazen. Ben bildim ve nefret ettim.

Az önce de dediğim gibi: çok çok acıklı.

Her ne yazarsam yazayım hakkını veremeyeceğimi biliyorum demiştim, bitirirken hala öyle hissediyorum. 1234 sayfa okumak, içinde kaybolmak, hayran kalmak, tiksinmek, üzülmek, ümitlenmek lazım anlamak için bu hissimi.

Beni çok etkileyen ufacık birkaç parçayı buraya almazsam aklım kalır:
"Hep korkuyorlar. Kendilerini böylesine yiğit gösterme çabaları ondan. Hep ödleri kopmuş. Uçan kuştan, yürüyen böcekten, gölgeden korkuyorlar. Yiğitliğe, yürekliliğe bu kadar hayranlıkları ondan. Korkaklar, korkacık oğlu korkaklar." (Demirciler Çarşısı Cinayeti, S.302)
Gerisi için, Derviş ve Mustafa için, Yusuf için, ağalarla beylerin birbirlerine kıyasla ne olup ne olmadıklarını kendi adınıza görmek için, çemberin nasıl da kapanarak öykünün tamamlandığına şahit olmak için okumanız lazım. Roman mıdır destan mıdır rüya mıdır kendiniz karar verebilirsiniz ondan sonra.

Son olarak şunu da buraya almak istiyorum, bakalım ne kadar tanıdık gelecek sizlere:
"Bizimki muhalefetin ağzını açtırmamaya karar verdi. Belki de muhalefeti ortadan kaldıracak. O zaman bu memleket memleket olacak. Bizde, bu doğu memleketlerinde demokrasi sökmez. Daha yeni yeni anlıyorlar." (Yusufçuk Yusuf, S.325)

***SPOILER ALERT***

Neden Derviş'in "gelenek" dışında davranıp da Yusuf'u sağ bırakacağını düşünmüştüm ki? Sempati mi duyacağız katillere "eski zaman kodu"na göre davrandıkları için? Kafam karışık birçok açıdan...

(Kitabın son cümlesini okuduğum tarih olan 31 Ocak'ta aldığım nottur)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Şehrin Kuleleri - Tayfun Pirselimoğlu

En son söyleyeceğimi en başta söyleyerek olağanın dışında bir giriş yapacağım belki de yazıma ama söylemezsem sanırım çatlarım:

Son dönemde okuduğum kitaplar arasında bana en büyük hayalkırıklığını Şehrin Kuleleri yaşattı. Her yıl böyle bir kitap düşüyor kafama (geçen yıl Ölüm Pornosu, ondan önceki yıl da Çöplüğün Generali bunu yaşatmıştı). Ütopik ve distopik hikayelere merakım nedeniyle Özlem kitaptan ilk bahsettiğinde ve hatta kitabı elime aldığımda gerçekten heyecanlıydım. O heyecanı diri tutmaya ve kitabımızı sevmeye çok çalıştım. Şaka değil, beğenmeyi çok istedim okurken. Ama olmadı.

Sebebi birden fazla elbette ancak beni kitaptan en çok soğutan şey kitabın özensizliğiydi. Yayınevinin - okurların ortak sorumluluğudur elbette raflarda yer alan kitapların "düzgün" olması. Sondan başlayacak olursak: okur bilinçli olur ve aptal yerine konmayı (haralagürele basılmış bir kitaba para vermeyi) reddederse yayınevleri özenli redaksiyon yaparlar ve hiçbir düzeltiye tabi tutmadıkları (ya da daha da korkuncu, düzeltiye tabi tuttuklarını iddia ettikleri ancak özensizce güya gözden geçirilmiş) kitapları basmaya utanırlar. Bu konuda en az sorumluluğu yazarlara veriyorum aslında ben. Yazarın anlatımını ve yaratıcılığını daha ön planda tuttuğumdan olsa gerek, imla ya da (haliyle) matbaa hatalarından onları sorumlu tutmam pek mümkün olmuyor. Bana göre, yazarın bu konudaki temel sorumluluğu yayınevine özenli bir düzelti için baskı yapmak olmalı.

Bu uzun paragraf sonrasında ise üzülerek söylemeliyim ki Şehrin Kuleleri özenlilik açısından fena halde sınıfta kaldı gözümde. Dil kullanımı ve roman yazma konusunda bunca ahkam kesen Pirselimoğlu'nun da böyle bir özensiz kitapla raflarda yerini alması onun sözlerinin tamamını gözümde geçersiz kıldı ve beni kitaptan (ve hatta kendisinden) fena halde soğuttu. Aptal yerine konmaktan hoşlanmıyorum ve beni aptal yerine koyan yazar ve kitaplardan da mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Son dönemin moda tabiriyle; duyarlılıklarıma saygı bekliyorum, hassasiyetlerime aykırı davranılmasını sevmiyorum.*

Beni en rahatsız eden noktayı yazdıktan sonra ufak bir not düşerek yazarın çıkış noktasına bayıldığımı söylemeliyim. Yer Türkiye ve zaman (anlıyoruz ki) gelecekte bir an. Ne kadar gelecekte olduğunu bilmesek de bana öyle geliyor ki "oldukça" gelecekteyiz (belki günümüzden 100 yıl ilerisi?). Yine de (ve her zamanki gibi) bir arpa boyu yol gidememiş, ilerlemeyi ya da yerimizde saymayı bırakın, ülkece çok yıllar öncesine gitmişiz. Darbe üstüne darbe olmuş ülkede (eh, her birinin en az 20 yıl ülkeyi gerilettiğini unutmayalım) ve bunların sonuçları herkes tarafından en ağır şekilde yaşanmış. Bilgisayarlar, cep telefonları ve daha birçok elektronik alet yasaklanmış. Orwell'in büyük biraderi halt etmiş Pirselimoğlu'nun kurduğu düzenin yanında.

T.Kara isimli pasif ve düzenin tam istediği gibi bir ürün olan vatandaşın gözünden yaşıyoruz o dönemin Türkiyesini. Korkak, silik, kafası karışık (ki bu kadar olayın üstüne nasıl karışmasın!), kafası çalışmayan (düşünmeyi bilmeyen) bir karakter T.Kara. Hatırlı tanıdıkları sayesinde bir şekilde kendine iş bulabilen, asla tatmin olmayan ve kendi küçük dünyası sınırları içerisinde en rahat yapabileceği işe kapağı atmayı hayatının biricik amacı yapıp şikayet mektubu üzerine şikayet mektubunu üstlerine gönderen bir tip bizim T.Kara'mız. Tam bir sınav benim için: en dayanamadığım insan tipi!

Ve, maalesef, uzun sayfalar boyunca T.Kara'nın gözü ile zihni arasında sıkışıp kalıyor ve onun zavallılığına tutsak oluyoruz. Pirselimoğlu (kendine örnek aldığı Dostoyevski'den farklı olarak) korkarım bizi o kısır zihnin içinden hiçbir şekilde çıkartmıyor. Mikro ölçekte karakterimizin sızlanmalarından öteye geçemiyoruz.

Geçmek zorunda da değiliz elbette. Pirselimoğlu da Dostoyevski gibi yapmak zorunda değil. Okurunu nereye isterse oraya götürmekte sonuna kadar serbest. Sayfalar ona ait ve dilediğince kullanabilir. Okur da, bunun karşılığında, okuma ya da okumama özgürlüğünü kullanabilir (eğer bir kitap kulübü üyesi değilse ve de bu nedenle zorunlu olarak okuması gerekmiyorsa). Ben, okumak zorunda kalanlardan oldum ve çok açık söylemem gerekirse büyük acılar çektim T.Kara'nın peşisıra İstanbul'un bu distopik sokaklarını arşınlarken.

Kendi adıma, keşke yazarımız çıkış noktasını daha güzel değerlendirip bizi T.Kara'nın ufacıkk bilincine hapsederek canımızı çıkartacağına biraz daha makro yaklaşıp daha akılda kalıcı bir macera yaşatsaydı diyorum. Fakat bu Pirselimoğlu'nun değil benim tercihim ve sonuç itibariyle okurluk (en azından şu haliyle) tek taraflı bir ilişki olduğu için başka bir söz söyleyemiyorum. Beğenilmeyecek bir kitap değil, tamamen zevk işi ve benim zevkim karanlık olsa da, bu derece aptal insan manzaralarına dayanmak zor geliyor. Nihayetinde her gazete okuduğumuzda, internete girdiğimizde ve haberleri izlediğimizde istemediğimiz kadar T.Kara çıkıyor karşımıza. Bir de kitaplarda rastlaştığımızda ben saçımı başımı yolarak çığlık atmak istiyorum!

                                Pirselimoğlu'nun 2007 tarihli "...ve gemi batıyor" sergisinden

Son olarak, Tayfun Pirselimoğlu'nun sinemacılığının edebiyatçılığından çok daha kuvvetli olduğunu düşündüğümü ekliyor ve herkese 'Hiçbiryerde'yi öneriyorum.

* Şaka olsun diye yazdığımı eklemem gerekir mi bilmiyorum şu cümleyi ama yine de ekleyeyim, zira biliyoruz ki ironi son dönemde bu ülke insanının çok da kendini yakın hissedebildiği bir olgu değil.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Kambur - Şule Gürbüz

Bana sorulsa bir gün "Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?" diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim.


Bir cümle ile tavlandım. Geçtiğimiz hafta gittiğimiz kitap fuarında aldığım ilk kitap Şule Gürbüz'ün KAMBUR'u oldu (dikkatimi çekmezdi belki de eğer Özlem önermeseydi). Fuar sonrasında ilk okuduğum da gene bu kitaptı. Kısacık bir kitap aslında Kambur. En iyi tarifi "dünyanın merkezine kadar uzanan incecik bir delik" olabilir belki de. Hakkında yazması çok zor, o nedenle de çok denemeyeceğim böyle bir şeyi. Kısaca toparlamaya çalışsaydım eğer, derdim ki:

Şule Gürbüz Kambur'da iğne gibi çiziyor insanın aklını aralıklarla. Durak bilmez bir saldırı gibi sanki bu metin. Acımasız ama bir o kadar da sakin, sessiz ve yine de çığlık çığlığa. O küçücük aralıktan sığıp da geçerseniz Kambur'un dünyasına, sürekli olarak düşüyorsunuz, dibi olmayan bir çukur sanki.

Ya da, belki hiçbir şey demezdim ve bu kitabı kimsenin duymamasını, bilmemesini, okumamasını isterdim. Sadece ben bileyim ve ben okumuş olayım diye.


“Ve bu yaşa geldim, öğrendiğim tek şey, kahve ile şekerin asla bir arada olamayacağıdır.”
Kendisi bu dediğimi duysa ne derece memnun olurdu ya da kızardı bilmiyorum ama son sayfayı okuyup da kitabın kapağını kapattığımda ağzımda bıraktığı tat Lale Müldür şiirlerinden aldığım tada eşdeğerdi. Çok severim ben Müldür'ü. Gürbüz'ü de bir o kadar sevdim demeliyim. Kambur'a Buhurumeryem'den şu dizelerle selam göndermek istiyorum bu nedenle:

Bilmiyorum belki büyük bir günah 
işledik. Ben keşiş giysilerime sarınıyorum. 
13 ay böyle geçecek işte. Güneydeki 
Haç Yıldızı bize kara kara gülümseyecek. 
Dilimin dönmediği şarkılar söyleyeceğim ben. 
Kimin ne için başlattığını 
bilmediğim bir büyü 13 aylı yıl 
boyunca akacak başucumda. 
Ellerimi temizlemek isteyeceğim 
geri dönmek belki de. 
Geri dönemeyeceğim. 
Altın haçlı o kara çarşafın 
üzerinden 13 aylı yıl akacak.

O sole mio! O Sole Negre!