19 Mayıs 2014 Pazartesi

Günlerin Köpüğü'yle Boris Vian'a yaklaşmak...

Boris Vian, Vernon Sullivan, Bison Ravi…

39 yıllık kısa hayatına edebiyattan müziğe, sinemadan resme birçok sanat dalında başarılı ürünleri sığdırabilmiş bu önemli ismi ne zamandır kulübümüze tanıtmayı planlıyordum, beşinci yılımızda sıranın bana gelmesiyle bu isteğimi de gerçekleştirmiş oldum. Benim Vian’la tanışmam üniversite yıllarımda ilk olarak Günlerin Köpüğü’nü okumamla oldu. Akabinde külliyatını edinerek sırasıyla tüm eserlerini okudum, okudukça “adam”ın kendisini tanıma isteğim arttı, müziğini ve şiirlerini de dağarcığıma kattım. Tanıdıkça hayranlığım arttı.


Kişisel olarak, edebiyatta olağandışını seviyorum. Ütopik/distopik eserlerin yanı sıra gerçeküstücülük ve büyülü gerçeklik bu nedenle en sevdiğim akımlar arasında yer almıştır hep. Bunun yanında, edebiyatı müzikle harmanlamak hoşuma gidiyor, okuduğum hemen her kitabın kafamda dönen bir fon müziği, bir teması mutlaka oluyor. Kendinden müzikli romanlar ise her zaman bende çok büyük saygı uyandırıyor çünkü bunun çok da kolay bir şey olmadığı gibi bir fikrim var.

Müzik demişken, gerek Boris Vian’ın favorileri gerekse kitapta geçen eserleri kendi sevdiğim parçalarla birleştirerek oluşturduğum bir playlist var artık, tıklayarak ulaşabilir, bu yazıyı ya da kitabı okurken beraberinde isterseniz dinleyebilirsiniz.

Müzikten felsefeye geçecek olursak, iki küçük cümlem var bu konuda da: İlk gençliğimden bu yana gerçekten üzerinde okumalar yapmaya en meraklı olduğum dalların başında geliyor. Nihilizm ve varoluşçuluk başta olmak üzere severek ve üzerinde düşünerek okuduğum birçok kitap oldu yetişkin hayatıma geçişimde ve sonrasında. Seviyorum!

Hal böyle olunca, Günlerin Köpüğü gibi melodisini beraberinde getiren, eleştirilerinde vahşi ama akışta rengarenk, birden fazla katmanlı bir romanı benim beğenmemem (hadi hadi, bayılmamam!) mümkün olamazdı.

Yazımın bundan sonraki kısmı spoiler içerebilir, kitabı merakla okumak isteyebilecekleri uyarmam gerekli.


Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmamış mirasyedi Colin bir yandan hayatının kadınıyla tanışmak için heveslenirken bir yandan da vaktini fantastik icadı olan piyanokteyl, becerikli ve çok yönlü aşçısı Nicolas ve yakın arkadaş çevresi ile refah içerisinde geçirmektedir. Bir partide güzel Chloe ile tanışır ve yıldırım hızıyla evlenirler. Arkadaşı Chick ünlü düşünür yazar Jean-Sol Partre’ın en büyük hayranıdır ve hayatıyla birlikte tüm servetini onun eserleri ve hatıra sayılabilecek eşyalarını toparlamaya adamıştır. Böylece biz bir yandan Colin ve Chloe arasında şekillenen, sürekli yükselişteki aşkı okurken bir yandan da Chick ve Alise arasındaki bağımlılık nedeniyle düşüşe geçmiş ve fena bir sona doğru gitmekte olduğu belli bir ilişkiye tanık oluruz. Her iki ilişki de kendi doğrusunda ilerlerken Chloe hastalanır. Ciğerinde açmakta olan bir nilüfer tespit edilir. Çiçek şahlandıkça Chloe solmaktadır. Başka çiçekler ve Duke Ellington’un müziği bu seyri durdurabiliyor olsa da süreç maalesef geri döndürülemez. Dünya değişir, aşk ölmekteyken beraberinde hayatı da söndürmeye başlar, her şey içine doğru çöker.


***Spoiler sonu***

Daha çok küçük yaşlarından itibaren hasta olan Boris Vian uzun yaşayamayacağını içten içe biliyor olmalıydı ki tüm öfkesini, anlatmak isteyebileceği her şeyi, düzene ait tüm eleştiri ve saldırganlığını satırlar boyunca bize aktarıyor. “Gerçek manadan yoksun bir evrende başıboş absürd varlıklar” olduğumuz her sayfada ayrı bir köşeden suratımıza çarpılıyor ve sonunda bir kedinin ağzına bilinçli olarak kafasını uzatmış birer fareden başka bir şey olmadığımız gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

Farklı bir kitap elimizdeki, burası kesin. Gerçek objeler (bir oda ve duvarları) karakterlerin duygu durumlarına tepki vererek gelişim / değişim gösterebiliyor. Çaldığımız notalar bize duruma uygun kokteyller hazırlayabiliyor (piyanokteyl). İnsanların vücudunu tarla olarak kullanarak, insan vücudunun ısısıyla silah yetiştirilebiliyor ve kapitalist düzen her birimizi tek tek sömürmeden asla peşimizi bırakmıyor. Acı bir dünya ve çiçekler de renkler de müzik de bizi kurtaramıyor. Asla da kurtaramayacak, aşk bile dünyanın gerçekliğiyle başa çıkamıyor nihayetinde!

Ufacık, minicik bir alıntıyla sizi bu kitabı okumaya davet ediyorum:


Son olarak: kitabı üçüncü kez okumuş oldum kulüple birlikte ve hemen sonrasında daha önceden izlemeye fırsat bulamadığım filmini de izledim. Hoş bir film olmuş, kitaba oldukça sadık kalınmış. Kişisel olarak yönetmenin belki de Vian’dan ilham alarak kendi hayalgücünü daha fazla kullanmasını tercih edebilirdim ancak bir ilk olarak hoş bir çalışma olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Tavsiye ederim.

Boris Vian’ı farklı yönleri ve hayatıyla biraz daha tanımak isteyebilecekler için ise aşağıdaki üç linki önermek isterim, güzel bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum:

Boris Vian hakkında kısa ama çok kapsamlı bir blog yazısı.
Boris Vian, Asker Kaçağı şiiri.
Boris Vian’ın müziği.


 ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz

Konu olarak bana pek yakın. Fikir çok güzel. Merak da uyandırıyor. O zaman eksik olan ne?

(“ı-ıh yok olmamış” tadında bir yazıya hazırlandığımı da baştan peşin peşin belirtmem lazım korkarım).

Genç bir adam Ankara’nın uzak mahallelerinden birine yanında sandık sandık kitaptan başka hiçbir şey olmaksızın taşınır. Çok şanslıdır, taşındığı ev onun için onarılmış ve temizlenmiştir. Bununla da kalınmamış, buzdolabında en sevdiği yemekler dizilidir ve gardolapta da sanki üzerine özel olarak dikilmiş kıyafetler bulunmaktadır. Komşuları görünürde çok ilgili ve cana yakın olmakla birlikte birşeyler çevirmektedirler ve de evin içerisinde yeni kiracıyı korkutan sesler ışıklar gürültüler ve benzeri birçok doğaüstü olay daha ilk geceden dikkat çeker.

Derken kiracımız (görünürde hiçbir iş yapmamaktadır) birden deniz kenarına iner ve kalamarları mideye indiriverir. Bir dakika!! Romanımız Ankara’da geçmiyor muydu? Bunu kenara yazıyoruz, yazarımız hata mı yapmış kurguda da düzeltide dahi gözden kaçmış yoksa başka bir şeyler mi söz konusu?

Meraklanmaya devam ederek okuruz fakat bir şeyler ters gidiyor gibi de bir his yapışır yakamıza. (ya da benim gibi fazlasıyla müşkülpesent okurlara, bilemiyorum ki…) Her şeyden önce, sadece diyaloglarla bezeli sayfalar beni kaybediyor sanırım. Bunun yanı sıra argo kullanımında bir özentilik gözümü tırmalamaya başlıyor sayfalar ilerledikçe (ki, ben argoya karşı olmadığım gibi argo severim de! Ama nasıl söylesem… Yazar kullanmak istemiş ve bunları araya bonkörce serpiştirmiş ama kendisi de bu fikirden yana çok rahat olmadığı için midir nedir, biraz eğreti durmuş bazı bazı bütün bu argo söylemler). Bu arada kurguda da kafama yatmayan iki üç nokta olunca… Ne bayılarak okuduğumu söyleyebileceğim ne de yerden yere vurmaya kıyabileceğim bir okuma deneyimi yaşamış oluyorum böyle.

Doğruyu söylemek gerekirse, çok kötülemek istemiyorum ve sert yazmaktan çekiniyorum çünkü nihayetinde beklentisini yüksek tutmayan bir okur için tatlı bir yaz tatili okuması olabilir diye düşünüyorum. Konuyu sevdim, rahatlıkla okunabilmesini, fazla düşünmeden ve merakla sürüklemesini sevdim.

Ama işte…

Ağzımda bıraktığı tattan çok da emin olamadığım için birilerine önerir miyim, pek bilemiyorum. Ya da başka bir romanını okur muyum yazarımızın? Sanmıyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

2 Şubat 2014 Pazar

İki Şehrin Hikayesi bu kadar harcanabilir miydi?

Uyarı: bu bir günah çıkartma yazısı ve bir kişisel günlük sayfasıdır…

Sanırım bir kez daha en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyerek yazının canına okuyacağım fakat (çok üzgünüm ama) hayatımın en büyük işkencesi oldu korkarım İki Şehrin Hikayesi! Aralık 2013 ve Ocak 2014 için bu kitabı seçmek üzere oylama yaparken bir Dickens okuma fikri ve klasik zamanının gelmiş olması nedeniyle hem heyecanlı hem de çok hevesliydim fakat o zaman tabii ki hayatımın belki de en zorlayıcı iki ayının önümde beni beklediğini bilmiyordum. Daha kötü günler görmemek dileğiyle diyeyim öncelikle…

Sonuç itibariyle, deli gibi çıkışların ve de yerin dibinin de altını gördüğüm inişlerin olduğu iki aylık bir sürede bir yandan da kitabı okumaya çalıştım. Haliyle konsantre olamadım, haliyle daraldım, haliyle bunaldım. Hayatımdaki sıkıntıları sayfalarda boğabilecekken sayfaların üzerime üzerime gelerek beni daha da boğmasına izin verdim. Ve itiraf ediyorum ki toplantı zamanına kitabı yetiştiremedim (yetiştirebilirdim evet fakat öyle bir zaman geldi ki elime kitabı dahi alamadım günlerce). Üstelik kurulduğumuz tarih olan Mart 2009′dan beri ilk kez bir iRo toplantısına da katılamadım bu sefer (hayır, okumadığım için değil, katılabilecek olsaydım mutlaka bir şekilde yetiştirebilirdim).

Biraz geriden gelerek de olsa, geçtiğimiz hafta sonunda nihayet ben de İki Şehrin Hikayesi’ni bitirmişler kervanına katıldım ve bunu (benimle birlikte kitabı bir salyangoz hızında okumama eşlik eden, beni yüreklendiren ve “bitecek ha gayret” tezahüratlarıyla bana destek olan sevgili arkadaşlarımla) kutladım!

Aslında Fransız İhtilali ve özellikle de Jakobenlik olgusu (ve tabii tarihi) bu kadar ilgimi çekerken bu kitabı beğenmemiş olmamı bir talihsizlik ve tamamen kişisel bir şuursuzluk olarak görüyorum. Kişisel algı ve sabır eşiğimizin ve ruhsal dalgalanmalarımızın beğenilerimizi ne kadar da yakından etkileyebileceğinin en güzel örneği olmuş olabilir benim İki Şehrin Hikayesi deneyimim. Üzgünüm, ama öyle.

Charles Dickens’ın her bir kelime başına ücret aldığını öğrendiğim gün zaten o “güzel” tasvirler birden “yuh amma uzatmış iki kuruş daha para kazanmak için, ne gereksiz şey!” yargısına dönüşmüştü bende ve bu sefer de farklı bir şey hissedip düşünemedim. Tek aklımdan geçen “e bunu daha iki sayfa önce yazmıştı” ya da “kısa kes bu ne böyle brezilya dizisi gibi be adam!” oldu evet. Bunun haricinde de diyecek söz bulmakta zorlandım açıkçası.

Kitap kulübüne ait olmak çok güzel bir şey, bunun aksini söyleyemem. Normalde alıp okumayacağınız kitapları okumak da hiç şikayet edilecek bir şey değil. Ama işte bazen olmuyor, yürümüyor, tıkanıyor insan. Sanırım bu aralar ben bir “reader’s block” (okur engeli?) yaşıyorum, ama geçecek biliyorum.

Klasikler arasında bunca önemli yeri olan bir romanı böyle yerlerde sürümek de harcım mı bilmiyorum elbette ama yaptım bir kere, oldu bitti.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

Aşk ve Öbür Cinler - Gabriel Garcia Marquez

Normalde yazılarını fazla biriktirmeyen ve bekletmeyen bir insan olarak uzun zamandır ilk kez başıma gelen bir şeyle karşı karşıya kalıyor ve okuduktan aylar sonra bir kitapla ilgili yorum yapmaya çalışıyorum. Bir yandan da enteresan gelen, heyecan verici bir şey de olabilir bu tabii, bakalım tortular oturup ilk yargılar yatıştıktan sonra kitaptan bana ne kalmış, içimde ne oluşmuş bunu görme imkanı olacak.

Kısaca: tamamıyla kişisel düşünce ve hislerimden oluşan fena halde subjektif bir yazı sizi bekliyor…

İzninizle, G.G.Marquez ile ilgili hiçbir yorumda bulunmayacağım (zira gerek aşığı olduğum Yüzyıllık Yalnızlık gerekse de Kolera Günlerinde Aşk başta olmak üzere diğer romanları benim lehte ya da aleyhte konuşmamı bir tokatla engelleyecek kadar üstün gördüğüm eserler). Büyülü gerçeklik ve gerçeküstücülük ise en çok sevdiğim akımlar olarak zaten gönlümde o kadar ayrı bir yer tutmakta ki benim bu tarzda gelen herhangi bir metni sevmeme imkanım asla yok!

Fakat… her şeyi karıştıran ve tüm hayal kırıklıklarımızın en büyük sebebi BEKLENTİLER bir kez daha görev başında bu deneyimimde de… Çok güzel roman, çok güzel konu, çok güzel her şey ama bir şey eksik. Bir şey benim bir Marquez romanına aşık olmamı engelliyor bu sefer. Seviyorum evet, ama öyle büyük haksızlık yapıyorum ki yazarına, o kadar çok “yeni bir Yüzyıllık Yalnızlık” olmasını istiyorum ki okuduklarımın, doğal olarak farklı bir şeyle karşılaştığımda bünyem reddediveriyor. Bir okurun asla yapmaması gereken hata, her şart altında uzak durması gereken o kibirli şımarıklık yakamı bırakmıyor okuma sürem boyunca.

Ve evet şimdi fark ediyorum ki geçen süre benim hayal kırıklığımı maalesef giderememiş. Üstelik bu kırgınlıkta kendi sorumluluğumu (tamamı bende bu sefer) kabul etmekten başkaca bir çarem de yok.

Sözün özü, bu kitapla ben bir roman okumanın tadından çok kendi roman okurluğumun detaylı sorgulamasını yapıp durdum ve bu nedenle de ne okuduğumdan bir tat alabildim ne de kendimi kaybedip ayıla bayıla bir Marquez deneyimi yaşayabildim. Sanıyorum elimdeki stoğu erittiğim anda bir sonraki Marquez okumama geçmeden önce bir kez daha okuyacak ve bu sefer kaçırdığım her şeyi yakalayabileceğim.

Siz bana bakmayın, beni dinlemeyin ve okuyun lütfen. Ben kendi kendimle hesaplaşıyorum burada nihayetinde!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

26 Kasım 2013 Salı

Granadalı Hasan: Amin Maalouf'un Leo'su.

Amin Maalouf’un herhangi bir kitabının çıkması yeterliydi bir zamanlar heyecanla kitapçılara koşup da hemen edinmemiz ve bir solukta okuyup bitirdikten sonra birbirimize hevesle anlatmamız için. Ben de birçok “bizim nesil mensubu” gibi zamanında okumadık Maalouf kitabı bırakmadığımı ve hepsini de çok sevdiğimi hatırlıyorum. Bu nedenle de Meltem bize elinde Afrikalı Leo ile geldiğinde ne kadar sevindiğimi söylememe gerek yok muhtemelen.

Dedikten sonra…

Keşke geçmişi geçmişte bıraksaymışım! Kitabın ilk sayfasına o zamanlar düştüğüm nota bakacak olursak, ben Afrikalı Leo’yu ilk kez Mart 1999′da okumuşum ve aradan geçen 14,5 yılda da okuduğum her şeyi unutmuşum! Damağımda bıraktığı hoş lezzet kalmış (ama o sanırım genel Maalouf etkisi) ama ne karakterleri ne de örgüyü hatırladım okurken. İyi de oldu bir bakıma, temiz temiz okumuş ve takılacak birçok nokta bulmuş oldum.

Her şeyden önce, Yapı Kredi Yayınları’na buradan iki üç cümlem var aktarmak istediğim: UTANMALISINIZ! Ben müşkülpesent bir okur olarak büyük acılar çektim okurken evet ama “sıradan” (?) bir okur da – biraz dikkatliyse – aynı acıları çekecektir eminim. Büyük bir tutkuyla “öz türkçe” (?) kelimeleri araya serpiştirmenin anlamını sorguladığımı da ekleyerek tek bir çeviri örneği verecek ve bu konuyu çok uzatmayacağım tadımızı kaçırmamak adına:

"Kaçmak için tasarılar yapmaya başladım. Tek girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. Hiçbir zaman hızlı koşamadım. Hele hele rahibelik alışkanlıklarıyla. Bahçıvan beni yakaladı…" (sayfa 287, 11.baskı, Ekim 1998)

Çok özür dilerim, neyle?? Kitap ister İngilizce’den istersen de Fransızca’dan çevrilmiş olsun (ki arkadaşlarım İngilizce’den çevrilmiş olabileceğini söylediler ve ben bunun da neden öyle olduğunu anlayabilmiş değilim aslı Fransızca olduğu için) nun’s habit mi yazıyor acaba aslında orada? Habit sadece alışkanlık değilken, aynı zamanda rahibelerin giydiği cübbeye de verilen isimken acaba orada rahibemizin koşmasına engel alışkanlıklarından ziyade kıyafeti olabilir mi? Ben bunu anlayabilirken böyle bir çeviriye soyunmuş bir çevirmenin de anlamasını beklemek çok mu fazla? Sanmıyorum...

Bu arada, benim okuduğum 11.baskıydı ama arkadaşlarımız arasında 39.baskıyı alanlar vardı ve aynı hatalar aynen devam etmekte. Bunca yıl boyunca, bunca baskıda bu dikkatsizlikler nasıl düzelmez? Nasıl hiç düzelti yapılmaz? Benzer birçok soru sorabilirim ama yine sakince 40.baskıda düzeltmenizi umuyorum. Okurlarınızı aptal yerine koymayın lütfen, çok da ucuz değil Türkiye şartlarında kitap satın almak ve de “iyi” yayınevlerimizden daha özenli çalışmalar beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.

Maalesef çeviri ve düzeltiye o kadar takıldım ki okurken Hasan’ın maceralarından çok fazla tat alamadım. Okurken not aldığım ve çok beğendiğim kısımlar olmadı mı? Tabii ki oldu. Özellikle de okuduğum andan bu yana sürekli olarak kendime tekrarladığım bir kısım var ki, çok hoşuma gitti:

"Tanrı’ya beni uğursuzluklardan koruması için dua etmiyorum. Böyle durumlarda beni umutsuzluktan koruması için dua ediyorum. İnan, Tanrı bir elini bıraksa öteki elinden tutar." (sayfa 269) 

Tanrısal olan hiçbir kısmına bulaşmadan, cümledeki umut kaybının getireceği sıkıntılara yapılan vurgu kulağıma küpe oldu diyebilirim. O gün bu gündür her stresli an ve sıkıntılı durumda bunu kendime tekrarlayarak sakinleşiyorum, iyi geliyor. Sırf bu nedenle dahi Amin Maalouf’a teşekkür ederek kitabı sevebilirim bakın.

Bu ve benzeri birçok altı çizilecek cümle ve paragraf var tabii kitap boyunca karşımıza çıkan, buna hiçbir sözüm lafım yok. Amin Maalouf iyi bir anlatıcı, iyi bir aktarıcı, cümleleri rahat okunan cinsten. Bir de çeviriler güzel olsa!



Okuyanın pişman olmayacağına inanıyorum. Tek kişisel şikayetim doğuştan Müslüman olan Hasan’ın Endülüs ve Kuzey Afrika’daki görece olağan öyküsüne romanın en kapsamlı kısmı ayrılmışken Hristiyanlığa devşirilerek vaftiz edildiği Vatikan günlerine sadece 66 sayfa ayrılmış olması oldu. Hevesim kursağımda kaldı diyebilirim çünkü aslında en enteresan (ve hatta kendi içerisinde bir roman) olabilecek bir bölüm olabilirdi eğer detaylıca işlenebilseydi. Maalesef Maalouf benim gibi düşünmemiş ki birden Vatikan’a gönderdiği Hasan’ı birden oradan çıkartıvermiş.

Daha iyi Amin Maalouf romanları var evet. Ama Afrikalı Leo da iyi bir roman, kötü değil.

Bitirirken not: Afrikalı Leo (Leo Africanus) olarak da bilinen Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez-Zeyyati gerçekte de yaşamış bir karakter. BBC’nin aşağıdaki belgeseli ilginizi çekecek olursa şimdiden iyi seyirler diliyorum:




 ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Köpek ve Yıldızlar – Peter Heller

"Ağacın gölgesinde akan suyun serin esintisinde durdum ve bıraktım ses, hafif rüzgar içimden geçsin. Ben bir deniz kabuğuyum. İçi boş bir deniz kabuğu. Beni kulağınıza dayadığınızda hayalet okyanusun uzaklardaki akışını duyarsınız. Sadece boşluk. Akıntının veya gelgitin en ufacık basıncı altımı üstüme getirip sürükleyebilir beni. Yıkanıp temizlenecektim. Burada, bu derede tamamen kuruyacak ve ağaracaktım, kağıt inceliğine ulaşıp kırılganlaşana dek ovacak beni rüzgar, kabartacak, en ince derilerimi soyacaktı. Ufalanıp kumlara karışıncaya dek. İşte böyle hissediyordum. En sonunda hiçbir şeye, hiçbir şeye sahip olmamanın bir rahatlama olduğunu söyleyecektim ama rahatlığımı dışa vuramayacak kadar boştu içim, bu duyguyu taşıyamayacak kadar boş."

Amansız bir grip salgını sonrasında hayatta kalmayı başarabilenleri esrarengiz bir kan hastalığı kırıp geçirir. Çok az sayıda insan vardır artık ve bu post-apokaliptik dünyada hayatta kalabilmek için herkes kendinden ve sadece kendine karşı sorumludur. Hig de her şeyini ve herkesini kaybetmiş ama hayatta kalmıştır bir şekilde ve köpeği Jasper ile sert çocuk arkadaşı Bangley’le birlikte yaşamaktadır.

Böyle başlıyor son zamanlarda okuduğum en dokunaklı romanlardan biri olan 'Köpekler ve Yıldızlar'. Anlatması çok zor çünkü her ne olursa olsun sayfalarda karşımıza çıkan tüm insanlar hem çok tanıdık hem de bir o kadar uzak hepimize. Gündelik hayatta zaman zaman şikayet edebileceğimiz yalnızlık ve geçmişe duyulan özlem tanıdık olan kısım ama o “her şeyi ve herkesi kaybetmiş olmak” halinin getirebileceği kesif ve sonsuz yalnızlık ile insanın ciğerini delen o geri dönüşü imkansız kayıpların özlemi sanıyorum çok büyük bir çoğunluğumuzun anlayabileceğinin çok ötesinde hisler. Ve umarım da hep öyle kalır!

Uzun uzun hakkında yazarak romana dair bir beklenti oluşturmak istemiyorum çünkü çok dingin bir şekilde akıyor öykü Hig’in başından geçen her şeye rağmen. Yazarın yapmaya çalıştığı şey eğer bu örgü ve fantazi üzerinden okuru kendi korku ve pişmanlıklarıyla yüzleştirmekse benim üzerimde başarılı oldu diyebilirim. Okuduğum süre boyunca ve bitirip de kenara koyduğumdan bu yana “ben olsaydım…?”ları düşünmekten ve “iyi ki ben değilim…”lere sevinmekten başka bir şey yapmadığımı söylemeliyim.


"Titrek kavakların yarısı yapraklarını hala dökmemiş, hala yaşıyor. Solumuzda Raggeds vahşi doğa parkının sağlam duvarları var. Başımla selam verip üstünden uçuyorum. Bölge gitgide sakinleşiyor. Bundan sonra kilometreler boyunca titrek kavak ormanları göreceğim. Yakıt göstergesine hafifçe vuruyorum. Yüz on litre. Eve dönmeye yetecek kadar yakıt yok. Bu kadar basit. Kafayı sıyırmamız bu kadar basit işte."

Ben sevdim, tavsiye ederim!

Ufak bir not düşmek istiyorum bitirirken: son dönemde benim bireysel okumalarımla ilgili yazdıklarımı takip edenler neredeyse sadece Kolektif Kitap yayınlarını okuduğumu fark edeceklerdir. İnceleyin ve okuyun diyorum çünkü çok güzel projeleri en güzel bir şekilde getiriyorlar bize, iyi ki varlar!

Bunların hepsini dedikten sonra, bir minik eleştiri ile bitirmek isterim yazımı (o da nazar boncuğu olsun!) zira malumunuz eğer bir şeyin daha iyisinin olabileceğine dair en ufak bir hissim varsa kendime engel olamıyorum! Romanın orijinal adı "The Dog Stars" yolunu kaybetmiş bir insanın arayışını da yansıtırken (bkz. Sirius) maalesef Türkçe’ye “Köpek ve Yıldızlar” olarak çevrilmesi bu anlamı yitirmemize sebep olmuş – farklı bir çeviri düşünülemez miydi diye düşünmekteyim ama daha iyisini de henüz yapamadığım için fazla söylenmiyorum!

27 Ekim 2013 Pazar

hikayem paramparça & bangır bangır ferdi çalıyor evde..

Okuduğum öykü kitaplarıyla ilgili her yazıya öyküleri romandan ya da tüm diğer yazın türlerinden daha çok sevdiğimi yazmam alışkanlık oldu sanırım, bu yazım da daha farklı başlayamayacak haliyle... Geçen yılın kitap fuarında satın aldığım, çok uzun süre çeşitli sebeplerden ötürü rafta bekletmek zorunda kaldığım ve aylar önce okumuş olmama rağmen ancak oturup yazısını yazabildiğim iki öykü kitabı var elimde şu anda. Öyküseverler şu saate kadar mutlaka okumuşlardır eminim her ikisini de ama ben yine de bir iki satırla şuraya kayıt düşmek istedim.



Hikâyem Paramparça - Emrah Serbes, İletişim Yayınları 2012

Emrah Serbes'in Behzat Ç. serisini okumamış olsam da kendisini (bayılarak okuduğum) Erken Kaybedenler'den zaten tanıyordum ve büyük bir beklentiyle aldım bu kitabını da elime. Okuyup bir kenara koyalı neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen hikayelerinin tamamı hala bir şekilde aklımda kalabilmiş Erken Kaybedenler'in maalesef (bence tabii!) oldukça uzağına düşmüş Hikâyem Paramparça. Emrah Serbes'in alamet-i farikası sert ve karanlık cümleleri baştan sona insanın zihnini ve kalbini çizmeye aday evet fakat bir duygu eksik gibi. Yüksek beklentili okumalar sonrasındaki olağan hayal kırıklığı belki de bu, afili filintalar blogunu takip edenlerin (örneğin ben) hikayelerin birçoğunu zaten önceden okumuş olmalarının getirdiği bir "e ben bunu biliyorum ki!" hissi ya da... Yeni bir öykü kitabı yerine "internet ve Birikim Dergisi'nde önceden yayımlanmış öykülerin derlemesi" diye elime almış olsaydım belki bu kadar hevesim kursağıma tıkalı kalmayacaktım (burada ufak bir not düşmek istiyorum, bu hisse maruz kalmam tamamıyla kendi hatamdır, kitabın kapağına açtığınızda bu kitabın bir derleme olduğu bilgisini görüyorsunuz - bakmayan, bilmeyen, ironik bir şekilde okumayan benim).

Bu kadar şikayet ettim ve olumsuz sözler sarf ettim evet ama pişman mıyım aldığıma ve okuduğuma? Asla! Erken Kaybedenler deneyimimden sıyrılıp da okuduğumda yine de çok beğenebilirim biliyorum ve bu nedenle de karanlık metinleri, Serbes'i ya da öyküleri seven herkesi her zaman Emrah Serbes öykülerini okumaya davet ediyorum. Beğeneceksiniz, biliyorum! Hatta belki de benim gibi bazı paragraf ve cümlelere işaretler koyup notlar düşeceksiniz ve kendi yaşam öykünüz ya da hatıralarınızla paralellik yakalayıp dalıp gideceksiniz...
"İnsan bir yerde doğdu mu oralı olmuyor, o zamanlı oluyor daha çok. Memleketi o zaman oluyor. Doğduğumuz büyüdüğümüz şehirdeki bütün değişimleri hüzünle kaydetmemizin nedeni bu. Hüzünlenmek için illa somut bir yıkıma da gerek yok. "Eskiden bu okulun kapısı paslıydı ne güzel," diye üzüldüğüm de oldu. Konu, doğduğumuz yerin mazisi olunca asla vazgeçemeyeceğimiz takıntılar var çünkü. Renkler var, sesler var, kokular var, binlerce ıvır zıvır var. Sonsuza kadar yitirilmiş anlar var. İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir." (S.40 - Zamanın Memleketi)
"- Hocam sınav nereden nereye kadar? / - 1915'ten Hrant'ın vurulduğu yere kadar." (S.38 - Haysiyet Sınavı) 
 Okuyun lütfen!


 
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... - Mahir Ünsal Eriş, İletişim Yayınları 2012

Belki de son yazmam gerekeni en başta yazacağım ama ben Eriş'in öykülerine tek kelimeyle, B A Y I L D I M !

Her fırsatta dile getirmeye çalıştığım gibi, çocukların gözünden bakılan hikayeleri, insanın içini sızlatan o naif (ve bu nedenle belki daha da çok can yakan) metinleri çok sevmiyorum. İyi yazıldıkları zaman çok güzel olduklarına bir lafım yok, kesinlikle öyle oluyorlar evet ama çocukların başına gelen tüm talihsizliklere karşı o kadar hassasım ki, mümkün olduğunca kaçıyorum bu tip metinlerden. Ve nasıl oluyorsa, ben ne kadar kaçarsam kaçayım, onlar bir yerde beni mutlaka yakalıyorlar. Yakalıyorlar ve kalbimi çizip kendilerine bir su yolu oluşturuyorlar, orada sürekli olarak akıyorlar ve birikiyorlar sonrasında. Kurtulamıyorum etkisinden. Eriş'in ilk öyküsü başta olmak üzere bazıları işte aynen böyle karşılayıp yakalıyor beni ve şimdi o bahsettiğim çizikte, içimde sızlıyor ben bunu yazarken.

"Bir gece, daha Mobilet'i kazımaya başlamamızdan önceki zamanlardı, okul devam ediyordu. Ben ikiye geçmemiştim daha, abim dördü bitiriyordu. Henüz sandalye yardım ve yataklığa başlamamıştı Bergen'in ıstırap dolu çığlığına. Gök gürleyince korkup uyanmıştım. Dışarıda bir yağmur toprağı dövüyordu şiddetle ve toprağın ağlayışını duyuyordum sanki iniltiler halinde. Abimin yanına yattım önce. Abim, Kuran kursuna gittiğimiz caminin halıları gibi kokan ağzını yarı açmış, hırıldayarak uyuyordu. Geçmedi korkum. Sanki yukarılarda, bizim hiç göremeyeceğimiz bir yerlerde, çok ama çok büyük, boş bidonlar devriliyordu. Allah'ı seviyordum ben ama korkuyordum da. Korkmadan sevgi mi olur zaten? Abim mesela, Atatürk'ü seviyordu ama korkmuyordu ondan. Resmini bile asmıştı yatağının üstüne. Allah'ın resmi yoktu, annem kızmıştı sorunca zaten. Ben de asmak istiyordum bir resmini abime hava atmak için; belki o zaman daha az da korkardım." (S.76 - Ringo) 
Önerdiğim / beğendiğim tüm öykülerde olduğu gibi, burada da kahramanlarımızın her biri birer kaybeden ve de hepsi bunun farkında. Hepsi farkında ve bu hiçbirinin umurunda değil. Bu nedenle de öykülerin hiçbirinde duygu sömürüsü yok. Hepsi net ve temiz, bu nedenle de çok vurucu. Tavsiye ederim.