29 Ağustos 2015 Cumartesi

Alejandro Zambra'nın Bonzai'si : "acı yontulur ve şekillenir"

"Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia'nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia'ydı diyelim, oğlanın adıysa Julio, Julio'ydu, hatta hâlâ Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat:"

Böyle başlıyor Bonzai. Ve aslında böyle de bitiyor. Sonunda Emilia ölüyor. Julio ise ölmüyor. Bu kadar. 73 sayfa. Kısa (Emilia'nın hayatı kadar) ve derin (Julio'nun kayboluşu kadar).

Fantastik mutluluk ya da mutsuzluklardan uzak bir masal anlatıyor bize Zambra: "işte çocuklar, bir gün böyle bir şeyler oldu ve böyle de bir hayat yaşandı."



Daha önce ille de ROMAN olsun! sayesinde bir romanını okumuştum Zambra'nın (Eve Dönmenin Yolları) ve çok sevmiştim. Çok sevgili bir arkadaşım bugün Bonzai'yi bana ödünç verince hiç bekletmeden aldım elime ve bir kahve içimi süresince (büyük kupa, evet) kendimi bıraktım gittim. Bitirdiğimde aklıma romanın telaşsız ve basit bir ton ile aktardığı sıradanlık nedeniyle bunca etkileyici olduğu geldi. Ne büyük gaflet! Müthiş bir hadsizlik yaptığımı fark etmem en fazla 5 dakikamı aldı ve bilgisayar açılıp da şu sayfaya yazmaya başlayana kadar geçen sürede fark ettim ki esas büyüklük o "basit" (!) ton ve "sıradan" (!) anlatımda yatıyor.

Bir bonzai asla sadece küçük ağaç değil. Sabır ve yoğun uğraş yoksa o minyatür "ağaç" yetişmiyor. Uygun saksı önemli: eğer doğru kabı seçmezseniz bonzainiz olmaz. Ve eğer bonzainizi kabından çıkartırsanız, o artık bonzai olmaz. Zambra bunu bize Julio'ya okuttuğu bonzai yetiştirme klavuzlarından biri aracılığıyla anlatıyor: "ağaç için uygun saksının seçimi de kendi içinde neredeyse bir sanat biçimidir".

Telle çevirerek yönlendirilirmiş bir bonzai yetiştirilirken (yaratılırken?). Oldukça sıkı denetim altında tutularak titizlikle budanırmış. Emilia ve Julio'nun öyküsü de bize aynen bu şekilde aktarılıyor: tüm detaylar net ve ortada - okudukları kitapların sayfa sayılarına kadar (öyle ki, onlar başka bir şey okusalardı olmazdı sanırım) ve tüm gereksiz (saptırıcı?) ayrıntılar (tali karakterlerin öyküleri) budanmış.

Adının hakkını daha fazla veren bir kitap olamazdı.

Proust okuma yalanından tutun da gençlik isyanlarının işlenişindeki inceliğe kadar çok sevdim, yazarın romanının planladığından öteye geçmemesi (belirlenen keskin sınırlar içerisinde kalması) için yaptığı manevraları çok severek okudum. Ve ne yalan söyleyeyim yer yer içim sızladı. Çünkü Emilia daha en başta bilmişti başına geleceği:

"..ancak hayatını değiştirecek ve mahvedecek birine rastladığında hayatın bir anlamı olur."

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Gün gelir Jeremy konuşur: "Simsiyah"

Öncelikle bir itiraf:

Büyük bir heyecanla aldım Simsiyah'ı elime ve çok korkarak başladım okumaya. Ya beğenmezsem? Ya "saçma" bulursam? Ya kötü yazılmış olursa? Ne yazardım, ne derdim, nasıl eleştirirdim burada o durumda? Yumuşak davranıp adam kayırmalı mıydım yoksa huyum olduğu üzere türlü ahkamımı kesip verip veriştirebilir miydim? Kırıcı olmadan bunun ayarını nasıl tutturacaktım?

Kitabın adına aykırı bir hal ve tavırla, günün orta saatinde balkona kuruldum ve soğuk bir içecek alarak besmeleyle başladım okumaya. :) İlk olarak bu romanı yazanın benim arkadaşım olduğu gerçeğini sildim kafamdan. Kapakta yazan "Bülent Çallı" isminin bana hiçbir şey ifade etmemesi kitabı tarafsız bir şekilde okumama ve sonrasında da rahat rahat fikrimi yazmama faydalı olacaktı elbet. Ben mi düşünecektim canım zaten yazarı eleştirirken biraz yumuşak davranmayı? Yazdığına ve hatta yayımlatarak ortaya koyduğuna göre her türlü eleştiri ve yorumu göze almış olmalıydı zaten. Başlangıç karesi canlı ve heyecanlıydı ama ben kendi kendimle bolca kavga ediyordum daha okumaya dahi başlamadan:


Boşuna onca kavga edip kendimi strese sokmuşum, nereden bilirdim ki bunu kendimi Simsiyah'a kaptırmadan?

Çok beğendim. Rahatlıkla söyleyebilirim bunu artık. Bülent Çallı iyi bir yazar. Tertemiz bir dille yazmış, cümlelerini şişirmiyor ve böylece de yormadan okutuyor. Abartı yok, öykünün süsü, tadı ve tuzu kendinden ayarlı. Koşturmadan ama yine de seri bir şekilde anlatıyor olanları ve olacaklara dair kararında ipuçları vererek okuru kitabına dahil ediyor. Üstelik aralara serpiştirdiği ufak sürprizlerle kendi yaş grubundaki herkesi gençliğinde kalmış anlara götürüyor ve hatırlamanın tadını da öyküsüne katıyor.

**

Bülent Çallı tüm bunları yapıyor yapmasına da... İletişim'e ve İletişim nezdinde TÜM yayınevlerimize her zamanki serzenişimi buradan yapmazsam ben "ben" olmazdım:

Şu düzelti işini lütfen ciddiye alın. Baskı hatasını bir yere kadar sineye çekebiliyorum doğruyu isterseniz ama düzelti hataları - çok da ucuz olmayan fiyatlara sattığınız kitaplarda - ağır canımı yakıyor. Siz blog yazmıyor ya da fanzin çıkartmıyorsunuz ki biz gördüğümüz hataları sizin amatörlüğünüze verip geçip gidelim? Yazarların nasılsa birileri metni okuyup düzelteceği için konsantrasyonlarını bozmamak uğruna feda edebileceği bir takım basit ama önemli kuralları siz yakalayın ve gözümüzü tırmalanmaktan koruyun. Sizin göreviniz bizi "iyi edebiyat"la buluşturmak değilse nedir ki? Ve, kusura bakmayın ama bu hatalarla "iyi edebiyat"ı törpülüyor ve hatta yer yer eritiyorsunuz. Bu hem yazarın emeğine hem de okurun kesesine haksızlıktır.

**

Toparlayalım:

Yazarın karikatürizasyon yeteneği sayesinde ben "siyah paltolu adam"ın kendi de dahil olmak üzere tüm karakterleri pek sevdim. Okumak isteyecekler için hikayenin özüne dair bazı şeyleri ortaya sermekten çekindiğim için kibarca önermekle yetinmem sanırım en iyisi olacak. Yine de, bir şey demeyeceğimi söyledim biliyorum ama kendimi o kadar da tutmam mümkün değil, eğer Faust'u severek okuduysanız ve kara mizah sevdiğiniz bir türse muhakkak okuyun diyorum.

Bir mini eleştiri getirmeseydim kendime ters düşerdim diyerek de şu notu ekliyorum: Siyah Pelerinli Adam ile Siyah Paltolu Adam'ın kendi hikayelerini de okumak isterdim ben. Son sayfalardaki kısacık özgeçmiş bana yetmedi. Biraz daha detay, biraz daha yolculuk güzel olurdu sanki? Kim bilir, belki de planda tamamen Siyah Paltolu Adam'ın kendi maceralarına adanmış bir roman vardır ya da olacaktır. Keşke olsa. :)

Aklıma gelmişken:
Birçok insanın okuduğu romanın ilk cümlesine önem verdiğini ve romana nasıl giriş yapıldığının yorumunu yaptığını biliyorum ancak benim için daha önemli olan cümle romanın en son cümlesidir. Girmek o kadar zor değil diye düşünürüm, önünüzde o fikri (gerekirse) düzeltecek koskoca bir öykü vardır ancak eğer şık bir şekilde çıkamazsanız o son sayfadan, bir daha okurunuzu tavlamanız zor olabilir çünkü her ne okutmuş olursanız olun aklında o son cümle yer edecektir (düşünün ki kalecisiniz ve 90 dakika şahane bir performans gösterdiniz ancak 90+1'de öyle rezil bir gol yediniz ki, takımınızın turu geçmesine engel oldunuz, nasıl hatırlanırdınız dersiniz?).
Bu romanın son satırıyla kucağımıza attığı o son şaka için yazarımızı tebrik ediyorum, bayıldım! :)

Son (özel) söz:
Bülent (Çallı) benim (pek kıymetli ille de ROMAN olsun! kitap kulübümüz vasıtasıyla tanışıp birçok kitabı birlikte tartıştığım) sevdiğim bir arkadaşım. On parmağında on marifet bir insan. Gurur duyarak okudum bu ilk romanını ve biliyorum ki bundan sonra da merakla alacağım her yeni kitabını. Yürekten tebrikler ve daha nice nice böyle güzel romanlar olsun Bülent! :)

20 Haziran 2015 Cumartesi

Belki Bir Gün Uçarız - Aylin Balboa

Öykü okumayı severim.
İnsanın kendi deliliğiyle kucaklaştığı, karanlığını cesaretle ortaya koyduğu, kendiyle konuştuğu metinleri severim.
Hal böyle olunca, bir de benden önce okuyan Özlem'cim çok beğenip de bana ödünç verince, 'Belki Bir Gün Uçarız'ı pas geçmem mümkün değildi.

Öncelikle;
Benden daha dürüst oldukları ve kendi hakkımda benim ifade edemediklerimi sayfalara dökerek insanlara anlatabildikleri için bana kendimi yalnız değilmişim gibi hissettiriyor Aylin Balboa gibi yazarlar. Açık sözlü, cesur ve samimiler. Biraz uçuk, kaçık, deli belki ama bir o kadar da gözüpek olduklarını düşünüyorum. Yaşadıkları onca badireyi tebessümle aktaran herkese saygım sonsuz. Onları seviyorum, iyi ki varlar ve iyi ki bizlere de anlatıyorlar.


Güzel ve samimi bir metin. Gençlik ve isyan akıyor her satırından. Çok kolay okunuyor, birçok etkileyici ve altı çizilesi cümleler barındırıyor.

Misal:

"Yemek yiyor musun, dedi. Sizi seven bir adamla sevmeyen bir adamın soruları arasında fark vardır."

Ya da:

"Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten artık ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan...
Ama yine de, bile bile koşuyorsan... İçinde atlar varsa..."


Ama;
Benden geçmiş galiba artık bu gibi öykülerde kaybolmak. Sanırım yaşım ve de yaşadıklarım biraz törpülemiş isyanımı ve "gençlik" deliliğim ehlileşmiş. Günlük yazmak / okumak ve hatta kendimle konuşmak ya da birinin kendini tedavi etmesine şahitlik etmek heveslerim dinmiş. İnsanların defolarıyla didişmelerinin, kabullenmeyi reddedişlerinin ve hayatla tenis oynamalarının beyhudeliği işlemiş olmalı ki içime, "evet evet beni anlatıyor işte bu benim!" heyecanı düşmüş yakamdan.

Ve bu yüzden de bundan belki 10 yıl kadar önce büyük bir heyecanla ve bir tek günde ara vermeksizin okuyup şuraya çok farklı tonda taşıyacağım bir kitap şimdi sadece "evet ben de hissetmiştim, vay be kaç yıl geçmiş" gibisinden bir his uyandırmış bende.

Yanlış anlaşılmasın: beğendim. Kitapla değil derdim, kendimde keşfettiklerimle kavga halindeyim şu anda. İsyanım dinmeseymiş iyiymiş...

Aylin Balboa, sen bana bakma, bu benim kişisel sorunum. Senin kitabın ÇOK güzel.

Sizi şununla bırakmak istiyorum şimdi:


İyi okumalar.

Geri Döndüm İşte Sonunda! :)

Uzun yıllar boyunca ayda en az iki kitap bitiren, yolda ve evde ve herhangi bir yerde (beklerken mesela) tüm boş dakikalarını kitap okumaya ayıran ben, 2015 yılının ilk 6 ayında tek bir kitap dahi bitiremedim. Bir nevi "okur tıkanması" denebilir sanırım buna. Kafa yorgunluğu ya da belki? Üç ayrı kitaba giriş denemesi yaptım, sayfalarca ilerledikten sonra okuduğum hiçbir kelimenin kaydedilmediğini fark edince peşini bırakıp kendimi zorlamadım. Ve haliyle, büyük hevesle açtığım bu bloga da Ocak'tan bu yana hiçbir giriş yap(a)madım.

Sanırım artık bitti. :) Galiba o tıkanıklık açıldı, blokaj kalktı, beynim gene okuduklarını anlar ve takip eder hale geldi. Ne mutluluk!

Bu arada, yeşil sahalara dönüş için ısınma turlarındayken, arkadaşlarımdan görüp heveslenerek GoodReads hesabı açtım. Henüz pek bir aktif olamadım ama sanırım bir iki haftaya kadar oraya daha önce okuduklarımı ekler, yorumlarımla ahkamımla fink atmalara başlarım :) Bu konuda hevesliyim, bu yaşıma geldim, kitap okumak / yazmak / konuşmak / almak kadar beni mutlu eden, heyecanlandıran bir başka şey olmadı. Eski havayı yakalayabilmek büyük isteğim. Göreceğiz bakalım!

Sıraya dizdiklerim şöyle:


Bunlar kitaplığın rafları dışında sabırla son bir yıl boyunca beni beklemiş olan kitaplarım. İnatla yeni kitap almıyorum okuyamamaya başladığımdan beri ve bu kitapları bitirmeden yeni kitap almamak konusunda çok kararlıyım (nasip, kısmet, mukadderat tabii!)

Salman Rushdie ve Şeytan Ayetleri'nin ortasına geldim bile bu arada bakınız... Belki ilk biten o olur! ;)

Bana iyi okumalar, sizlere de öyle..!

31 Ocak 2015 Cumartesi

Ölü Reşat - Aslı Tohumcu

Kitaplar güzeldir.
Hediyeler güzeldir.
Hediye kitaplar ise (bence) en güzeldir.

Ölü Reşat ile tanışmam da böyle oldu işte. Kendi halime bırakıldığım zaman almazdım, biliyorum. Canımıniçi sevgili Ö. de bunu düşünmüş, seveceğimi bildiği için gitmiş, almış, gelmiş. Çok çok iyi bir şey yapmış.

Sıklıkla fantastik öğelere yer veren, mizahın kara sınırında dolaşan, tesadüfler (?) ve de beceriksizlikler (!) ile bezenmiş eğlenceli bir öykü Adnan ile Reşat'ın öyküsü:

Tanrının katında bir karışıklık olur ve Mürşideanım'ın rahminden çıkması gereken Reşat'ın yerine sırasını kapan Adnan doğuverir. Reşat da peşinden dünyaya iner ve sırasının kapılmasının - doğamamasının - intikamı için Adnan'ın peşine düşer. Ve olaylar gelişir...


Özlediğim İ.O.Anar tınısını yakaladım Aslı Tohumcu'nun sayfalarında. Kendisi bunu özellikle mi yapmış, Anar'a dair fikir ve hissi nedir bilmiyorum (pek tanımıyorum Tohumcu'yu) ama bilerek ya da bilmeden Anar'a saygı duruşuna geçmiş kitabında.

Kendisi de Bursalı olan Tohumcu hikayesini Bursa merkezli yazmış. Bir röportajda Bursa ile ilgili söylediklerini okuduğumda bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu düşündüm ben de:
"Bursa her zaman büyülü, masalsı bir yer oldu hayatımda. Dünyanın en güzel sokaklarında düşe kalka, dizlerimi yaralaya yaralaya ancak hiç incinmeden büyüdüm. Coğrafyası kadar insanlarıyla da etkileyici ve beni pamuklara saran bir yer oldu, hâlâ da öyledir."
Buradan yola çıkarak Bursa'ya bir selam göndermiş ve bir şekilde bir "kent romanı" yazmış Tohumcu. Bunun yanı sıra, 1940lı yıllardan başlayarak günümüze kadar gelirken yer yer siyasi ya da toplumsal olaylara da değinerek bugün içinde bulunduğumuz ahvalin bir kısım nedenini hatırlatıvermiş bizlere. Pek güzel ve yerinde olmuş.

Kısa bir kitap. Eğlencesi bol. İnsanlık tarihi boyunca sıklıkla sanata konu olan iyi ve kötü savaşı burada da işlenirken yer yer düşünmeye de sevk ediyor. İroni dolu bir masal söz konusu. Daha ne olsun?

Kitabın yarı alakalı tekmillerinden birinden şuraya ufacık bir bölüm alarak tavsiye ederim:
"Melekten bol şey mi var Allah katında, bir öteki de, kadınların ne kadar ileri gidebileceklerini görmek niyetiyle, platform topuklu ayakkabıların, 70'lerin gündelik hayatının vazgeçilmez aksesuvarlarından biri olmasını ilham edecek kişiye ilham verecekmiş.Bir başkası, Rabbimizin cin fikirlere zaten açık bir kuluna, hayatlarının boktanlığının hayal meyal bilincinde olsalar da bunu asla kabullenmeyecek yüzlerce insanın kendini bir şey sanmasına yardımı dokunacak, "Hangi ikinci yeni şairsiniz?", "Hangi 20.yüzyıl romancısısınız?" başlıklı testleri sıraladığı bir internet sitesi açtırarak köşeyi döndürtecekmiş." 
İyi okumalar! :)

30 Ocak 2015 Cuma

Koşmasaydım Yazamazdım - Haruki Murakami

Kitap kulübümüz, gözümüzün nuru "ille de ROMAN olsun!"un son toplantısından çıkıp da eve geldiğimde kendimi güvenli gördüğüm - seveceğimden emin olduğum - bir kitaba vurmaktan başka yapacak pek bir şey bulamadım ve her zamanki gibi dar zamanlarımın kurtarıcısı Haruki Murakami'nin kollarına atıldım (dar zaman kurtarıcısı derken, şimdiye kadar Murakami'den okuduğum roman sayısı hepi topu 3'tür, yanlış anlama olmasın. yine de, çok severim onun stilini, o başka).

Aralık 2013'te, ilk baskısı raflara çıktığında aldığım ancak gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse de iRo!'nun okuma programı nedeniyle okumaya fırsat bulamadığım 'Koşmasaydım Yazamazdım' ile buluşmam böylece araya giren 1 yıldan sonra gerçekleşebildi.

Ne de iyi oldu!


Her şeyden önce, "iyi ki de ROMAN değildin!" güzel kitap! :) Kitap kulübünden önce roman okumak konusunda pek az deneyimi olan ben 6 yıl boyunca sadece roman okuyunca farklı türleri gerçekten özlemişim, bunu fark ettim (hayır, roman kötüdür demiyorum, nasıl diyebilirim böyle bir şey?) ve Murakami'nin özel hayatına ucundan köşesinden dahil olmanın tadını çıkarttım.

Maalesef işlerimin en yoğun olduğu 2 haftalık süreye denk gelince hepi topu 169 sayfa olan bu kısa kitabı ancak bitirebildim ve aralarda bana göre uzun sayılacak esler vermek zorunda kaldım okumama. Buna rağmen, Murakami'nin kafasının içinde ve karakterinin sınırlarında dolanmaktan çok hoşlandım.

Kendini irdelerken samimi davranmaktan kaçınmamış yazar. Yazma eylemini sağlıklı (başarılı) bir şekilde yerine getirebilmek için sağlıklı (güçlü) bir bünyeye sahip olması gerektiğine karar vermesiyle birlikte uzun mesafe koşucusu olmuş. Tam maratonlar koştuğunu, bunun için hemen her gün antrenman yaptığını, triatlon deneyimlerine sahip olduğunu bilmiyordum ben bu kitabı okumadan önce. Zaten kitabın adına ya da konusuna değil de yazarına tav olarak aldığım için, bir Murakami günlüğü okumayı umarak başladım ve bunu bulabildiğim için de mutlu bir şekilde kapağını kapatıp bu yazıya başladım.

Zeki bularak sevdiğim metinlerin sahibinin hırslı ve kendiyle kavgalı bir insan olması beni hiç şaşırtmadı. Kişiliğini sevmeyen ve bundan şikayet etmese de bunu zaman zaman mazeret yapmaktan çekinmeyen bir insan olduğunu sanıyorum Murakami'nin. Sanırım kendimi de biraz bulduğum için (hırs yok bende bakın, o başka!) bazı açılardan kitabın bana ayna tuttuğunu düşündüm. Kendisini şaşırtan, endişelendiren, korkutan ya da zorlayan şeyleri açık bir şekilde (ve tabii birçoğumuzdan çok daha edebi bir dille) anlatması sayesindedir ki, Murakami okuru olmayanlara dahi tavsiye edebilirim bu kitabı.

Ancak...

Çeviri ve düzelti için aynı şeyi diyebilir miyim çok emin değilim. Kitap Japonca aslından çevrilmiş, Japonca bilmediğim için o konuda bir yorum yapmam mümkün değil (ve belki de çevirmen İngilizce bilmediği için beni rahatsız eden bir kısım noktayı gözden kaçırdı) ancak düzelti bunun için var ve yayıncıların büyük kısmı hala bu konuda ciddiyet sahibi değil maalesef.

Murakami'nin sanatın (ve dolayısıyla da, sanatçıların) sağlıksız olduğu kanısına değindiği kısım 3 ya da 4 paragraftan oluşuyordu yanlış hatırlamıyorsam ve yazar bu kısma girişte bu kanıya katılmadığını belirtirken bir sonraki paragraf itibariyle bunun aslında karşı çıkılmayacak bir kanı olduğunu ve aslında sanatçıların pek de sağlıklı bir iş yapmadıklarını, bu nedenle de bünyelerini güçlü tutacak şeylerle uğraşmalarının iyi olduğunu düşündüğünü yazıveriyor. Bu çelişki bilmem yazar kaynaklı bir çelişki mi yoksa çeviride bir şeyler ters mi gitti? Olabiliyor, daha önce başıma gelmişliği var.

Bir bariz örnek de aşağıdaki fotoğrafta sizlerle:


Neyse ki "willow" (söğüt) ve "pillow" (yastık) arasındaki fark o kadar da büyük değil...?

Son olarak bir de kitabın adının Türkçe çevirisi olan "Koşmasaydım Yazamazdım". Emin olamamakla birlikte, bana pek de Japonca adının tam çevirisi değilmiş gibi geldi. Bunu da sadece uzun uzun yazılmış olan kitabın orijinal adından ötürü değil (Japonca farklı bir dil nihayetinde, belki de uzun uzun dediği şey bizim dilimize böyle tercüme ediliveriyordur) aynı zamanda yazarın son sayfaya düştüğü notta kitabın adını seçerken ilham aldığını söylediği "What We Talk About When We Talk About Love" (Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz) referansından ötürü düşündüm.



Kim bilir? Belki de yanılıyorumdur. Yine de, ricadan zarar gelmez, yayıncılardan ve çevirmenlerden okurlarına saygı duymalarını ve işlerini ciddiye almalarını rica ediyorum bir kez daha.

Pek severek okuduğum şu kısımla yine de ve her şeye rağmen okumanızı tavsiye ediyorum Murakami'nin mini ve hatta tek eksenli hatıratını:


Altını çizmek isteyeceğiniz cümleler bulacağınızı düşünüyorum yer yer. İyi okumalar!

24 Ağustos 2014 Pazar

Şili'den Türkiye'ye, "Eve Dönmenin Yolları"

Kitap önerme sırası Erdem'e geldiğinde bilirim ki mutlaka bir yerden yakalayacak ve bir şekilde bir duvara çarpacak bir metin ya da hikaye çıkacak karşıma. Bugüne kadar okuttuğu hiçbir kitapta beni yanıltmadı ve tabii ki "Eve Dönmenin Yolları" da bu kuralın istisnası olmadı. Erdem'in seçimi bu sefer ağlatmadı belki ama yine de hem rahatlıkla içine girip orada kalabildiğim hem de kişisel deneyimlerimi de kullanarak rahatlıkla empati kurabildiğim (ve dolayısıyla da çok etkilendiğim) bir roman okumuş oldum sayesinde.



Latin Amerikan edebiyatına ve özellikle de Şili - Pinochet - cunta - darbe öykülerine meraklı olmama rağmen daha önce okumadığım bir yazardı Alejandro Zambra. Öncelikle, bu eksikliğimi gidermemi sağladığı için Erdem'e teşekkürler! :)

Bizlerin kafasına kazınan 12 Eylül hikayeleri gibi Şili'nin de elbette Pinochet travması var derinden ve yıllar içerisinde iyice kazınarak zihinlere yerleşen. Bazılarımızın kendi ana babalarımız ya da diğer büyüklerimiz kanalıyla kendi ülkemizdeki 80lerle hesaplaşmamız ve bazı şeylerin belki de yeni yeni farkına varmamız gibi Şili'deki akranlarımızın da bazı farkına varışları ve hesaplaşma güdüleri var. Ve gene bir kısmımızın geriye dönüp zaman zaman ne kadar steril yaşatıldığını ve şanslı (?) olduğunu fark ederek yaşananlardan utançla karışık bir sorumluluk hissetmesinin oralarda da bir karşılığı var (yanlış kelime seçimiyse kusuruma bakmayın).

Bu romanda bunlar var. Bunun yanı sıra bir de hem hayali hem de gerçek bir aşk var. Ayrıca bir tanıdık sima daha sayfalardan bize el sallıyor: "büyük deprem" deneyimi.

Yabancısı olduğumuz bir coğrafya ve kültür belki ama hiç de yabancısı olmadığımız doğal, toplumsal, kişisel yaralar. Okumayı hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor eğer kendi deneyimlerinizi işin içine sokup da hatırlamalara ve sorgulamalara kalkarsanız.

Hangi derinlikte okuyacağınız size kalacak olsa da, okumaya değer bir güzellik getirmiş Notos Kitap bize. Çevirisi başarılı, düzelti sıkıntısız, kapak güzel, roman güzel, daha ne olsun!

Bitirirken, sizi de beraberimde 66.sayfanın tam ortasına atıyorum, buyurun:
"Ebeveynler çocuklarını terk eder. Çocuklar ebeveynlerini terk eder. Ebeveynler korur ya da yüzüstü bırakır ama hep yüzüstü bırakır. Çocuklar kalır ya da gider ama hep gider. Hepsi haksızlık, en çok da cümlelerin tınısı, çünkü dil hoşumuza gidiyor ve aklımızı çeliyor, çünkü aslında şarkı söylemeyi ya da en azından bir melodiyi ıslıkla çalmayı, sahnenin bir kenarında bir melodiyi ıslıkla çalarak yürümeyi isterdik. Sahneye çıkacakları anı sabırla bekleyen oyuncular olmak istiyoruz. Ama izleyiciler bir süre önce gitmiş."




ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.