16 Aralık 2009 Çarşamba

Karamazov Kardeşler üzerine tamamen duygusal…



yaklaşık 3 haftadır okumakta olduğum bu büyük romanı bitirmemin üzerinden bir 10 dakika kadar ya geçti ya geçmedi, sıcağı sıcağına ve kirpiklerim hala nemli bir şekilde burnumu çekerek oturup yazmaya başladım. romanın konusu ya da yazarın becerisi hakkında bir şey yazmaya kalkışmayacağım, sonuç itibariyle böyle bir romanı kısa sürede (ve hele henüz bu kadar etkisindeyken) analiz etmek ve de yazarını eleştirmek bana gerçekten düşmeyecektir.

rus edebiyatının belki de en bilinen eserleri arasında bulunan karamazov kardeşler'i ve dostoyevski'yi daha yakından tanımak istemeniz durumunda zaten vikipedi'den faydalanabileceğiniz ve muhtemelen benim aktaracaklarımdan çok daha doyurucu bilgiler okuyabileceğiniz için ben, tamamıyla duygusal yaklaşıyor ve de anladıklarımdan / düşündüklerimden ziyade hissettiklerimden bahsetmeyi tercih ediyorum.



her şeyden önce söylemeliyim ki, sonu beni tamamen dağıttı! son 5 sayfayı aralıksız ağlayarak ve içli içli burnumu çekerek okudum. benim için - kişisel olarak - çok da iyi oldu ve son dönemin stresini atmama yardım etti.

fakat... dostoyevski! bu nasıl bir finaldir?? bu - romanın kalan kısımlarının aksine - ne kadar sade, ne kadar dolaysız ve ne kadar gerçek bir anlatımdır! kelime oyunu ve duygu sömürüsü olmaksızın, kalbimi sızlatarak okuduğum bir son yazmışsın karamazov'ların tüm "serserilik"lerinin karşısına masum ilyoşa'yı ufacık ve tek başına dikerek.

bir babanın ve 3.5 oğlunun ne kadar birbirinden farklı ama aslında ne kadar da benzer olduklarını 1008 sayfa boyunca okudum. ve dostoyevski'ye, karakterlerine, psikolojinin bu kadar başarı ile kullanılmış olmasına (lütfen yazıldığı dönemi unutmayalım) bir kez daha hayran oldum. zaten meraklısı olduğum rus edebiyatı, o sert coğrafyasının içine işlediği ve şekillendirdiği zorlu karakterleriyle beni bir kez daha hem şaşırttı hem de büyüledi. sadece rus öykülerinde bulduğum samimiyet ve "bana çok uzak" toplumsal ve bireysel davranışlar / kararlar / eylemler sayesinde bir an dahi sıkılmadım.

mahkemede geçen sayfalar boyunca, dostoyevski'nin kendisinin de idama mahkum edilmesi ve de son anda - gerçekten de kurşuna dizilmek üzere beklediği sırada - affın kendisine açıklanarak serbest bırakılmasının yarattığı travmanın ve sıkıntının öyküye ve mitya karamazov'a ne kadar yansıdığını ara ara merak ettim. müthiş bir depresyon olsa gerek! karakterden de anlaşılıyor... rus milliyetçiliği ve din övgüleri hem dostoyevski'nin hayatını şekillendiren olayları bilmem hem de dönemin şartlarını göz önünde bulundurmam nedeniyle kolaylıkla hoşgörülebiliyor tarafımdan. zamanında bundan çok rahatsızlık duyan bir arkadaşım bana aksi yorum yapmış olsa da, ben kendi adıma hiç rahatsızlık duymadım. her ne kadar bir "türk düşmanı" olduğuna dair söylentiler kulağıma daha önce gelmiş olsa da (ki konumuz bu değil) önyargı ile yaklaşmamalı ve okumalı bu eseri diyorum.

çünkü - kim ne derse desin - dostoyevski büyük bir yazar ve karamazov kardeşler insanın içini kıymasına rağmen hem "her şeye rağmen" son derece gerçek roman karakterleri hem de özellikle Büyük Engizisyoncu bölümü için okumaya değer!

ufacık, minicik bir alıntı yapmak istiyorum burada, alyoşa karamazov'un ağzından:

"hayattan korkmayın çocuklar! iyi, doğru bir şey yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki!"

11 Aralık 2009 Cuma

Gizliajans - Alper Canıgüz: ters köşeye yatırdın beni yazar!

ilk defa okudum alper canıgüz'ü.

ve genel itibariyle beğendim, gözümün önüne masasına oturmuş önüne bilgisayarını çekmiş, sigara dumanı ve masada alkol şişeleri & kahve fincanları yığılmışken yazan ve yazan ve yazan bir adam geldi (seviyorum basmakalıplarımı).

eğlendim okurken.

ileriye yönelik bir iz bıraktı mı?
yok, bırakmadı.
aman da hemen koşup diğer kitaplarını da alayım dedirtti mi?
yok, dedirtmedi.
ama bu kitaptan keyif almama engel oldu mu?
yok, asla olmadı.

hikayenin kendisiyle ve hatta okurlarıyla dalga geçen yazarları severim. samimi gelirler bana. alper canıgüz ara ara "bakın ben ne zekiyim bunu da koydum bu oyunu da yaptım şurada burada azıcık kastım ama zekamdan sual olunmaz" dedi aslında fakat yine de genel itibariyle rahatça akan, beni çok yormayan ve ara sıra da ters köşeye yatıran bir deneyim oldu gizliajans.

reklam sektörüne çok uzak ve hatta zaman zaman reklamcılara burun kıvıran bir hoppa olduğum için çok da içine girmediğimi söylemeliyim hikayenin. eminim bu sektörle, yaratıcılıkla alakalı olan arkadaşlarım okuduklarında kendilerini yakın hissettikleri detaylar da yakalamışlardır hikayenin içerisinde.



fakat uzaylı macerası, durnev hn'ın sadistik psikopatisinden kaçış planı (kadında sadistik bir psikopati olmalı ki bu kadar yol alınabilsin basitçe halledilebilecek bir durum için), prens charles'ın yardımcı aktör tadında başarısı ve musa'nın - ki yerinde ben olsam ben daha beter olurdum eminim - şaşkın şaşkın oradan oraya sürüklenmesi pek eğlendirdi beni açıkçası.

adamım şaban ve favorim müberra abla beni yarı yolda bırakmadı, kendilerini tebrik ve takdir ettim.

neşe ile okudum, tartıştım, fikirlerimi belirttim ve okunmuşlar kitaplığımda kitap kulübü rafına yerleştirdim, bir sonraki maceramıza hazırım.

rahat okunacak ve arada gülümsetecek, eski filmlere ve çeşitli şiirlere göndermelerle hoş bir çeşni olacak kitap arayan herkese tavsiye ederim.

en sevdiğim kısmı da şuraya kısaca geçeyim : atılgan peşinde geçen onca sayfa sonrasında karşımıza çıkan nesne (hadi belki biri okuyacaktır daha, benim eğlendiğim gibi onlar da eğlensin isterim, o nedenle yazmıyorum) ve orada kafamın içinde yazarın "hadi len artık daha neler amma uçmuşsun sen!" dediğini duyar gibi olmam... pek güzeldi gerçekten! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Ayfer Tunç - Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

kitabı nasıl okuduğunla bağlantılı olarak, istersen kolay istersen zor bir kitap. bu nedenle de (bence) hoş ve enteresan. ironilerle bezeli, bu nedenle de tam benim kalemim aslında. fakat çok yorucu. çok kalabalık. benim gibi klostrofobik insanlar için zaman zaman bir kabus. sevdiğim ancak yer yer de usandığım bir kitap oldu benim için yalan yanlış. onun kucağından bunun sofrasına, berikinin evinden ötekinin şehrine koşturduk durduk ara sıra da deliler evi'ne göz atıp bağlantıları bir nevi sağlamlaştırdık. ya da sanırım öyle yaptık...



satır aralarına inmeden yüzeysel olarak baktığımızda - bence gene tabii - geçmişten günümüze örnekler ve tanımlamalarla yerinde tespitlerini gözümüze sokmuş ayfer tunç. çok da iyi yapmış. aşağıya özellikle beğendiğim bir tespitini alıyorum, gerisini okumak için kitabı alınız:

'osmanlı tebaasının genelinde bulunan kendi ihtiyacını kendin gör! anlayışı, cumhuriyet ve demokrasiyle birlikte yerini devletten hizmet talep etmeye bırakacağına, ileriki yıllarda halk tarafından daha da benimsenecek; devletten hizmet istemeye korkan, ezkaza görecek olursa minnettarlığından ne yapacağını şaşıran anadolu halkı, yüz yıl sonra kendi okulunu kendin yap kampanyasına şaşılası bir coşkuyla destek verecek, bir allahın kulu çıkıp "okulumuzu da kendimiz yapacaksak devlet niye vergi alıyor?" diye sormayacaktı.' (sayfa 409)

hayatımızın nasıl da pamuk ipliğine ve "tesadüf"lere bağlı olduğunun ve aslında ne kadar trajikomik hayatlar yaşadığımızın hoş bir anlatımı olduğunu düşünüyor ve son olarak, ayfer tunç'a bana kattığı ve çok sevdiğim, kullanmak için fırsat kolladığım delimsirek kelimesi için teşekkür ediyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

8 Kasım 2009 Pazar

BİZ : reductio ad finem*

Çok severek ve birden fazla kereler okuduğum ‘Mülksüzler’in hayranı olduğum yazarı Ursula K. Le Guin’in “şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya” olarak nitelendirdiğini ve hatta (ilk okuduğumda çok anlamasam da - yaşım ÇOK küçüktü - yıllar sonra tekrar okuduğumda çok sevdiğim) 1984’e esin kaynağı olduğunu öğrendiğim zaman içimi açan rengiyle elime aldığım ve okuduğuma pişman olmadığım güzel kitap : BİZ.

Yevgeni Zamyatin adını bu kitapla birlikte duyduğum için belki de bir bilim-kurgu okuru olarak utanç duymalıyım, ama geç olsun da güç olmasın düsturu ile zararın ortalarında bir yerlerinden dönerek kara geçtiğim için her türlü şikayetimi yutabilirim.



Bu kitabı, 1920’de Rusya’da hapisken yazan Zamyatin, romanını kendi ülkesinde yayımlatamamış, yurtdışına “kaçırılan” kitap, önce İngilizce sonra Çekçe çevirilerle yayımlanmıştır. Bir süre sonra, romanın Çekçe baskıdan Rusça’ya çevrilen bazı kısımları (Rusça’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Çekçe’ye ve Çekçe’den de Rusça’ya çevirilmiş olan kitabın arada geçirdiği değişimi merak etmedim değil bu arada) bir dergide yayımlanmış ve Zamyatin’in başını SSCB’de gene derde sokmuştur.

İsimlerle değil rakamlarla “kimliklendirilen”, kişiliklerini bastırmak bir yana kişilik geliştirmenin dahi gereksiz olduğuna doğuştan inanan, kendilerine kaydolan “sayı”larla pembe kuponlarla istihkakları doğrultusunda cinsel birliktelik yaşayan, diktatör velinimetin güdümündeki bir halk…

Mutsuz olmamak uğruna mutluluğu yasaklamış ve bütünün içindeki önemli küçük nokta, zincirin içindeki bir halka olarak bütünün işlevini sağlamak üzere bireyselliklerinden tamamen vazgeçmiş insanların – her şeye rağmen – doğalarına aykırı olan bir çok uygulama nedeniyle içten içe nasıl da çalkalandıklarının (insanın “çiğ” doğasının önünde sonunda bir noktada başını kaldırıp silkeleneceğinin ve soracağının, sorgulayacağının, isteyeceğinin) bir manifestosu.

Ancak, “Saatler Çizelgesi”ne, “Kişisel Saatler”e, “Analık Ölçütü”ne, “Duvar”a, “Velinimet”e rağmen; insan gene İNSAN. Zayıf, bencil, bireysel.

Erkek, her zaman erkek… Sorgulamayan, sırf öyle olduğu kendilerine söylendiği için kabul eden, çabuk baştan çıkabilen yaratık. Kadın ise her zaman kadın… Dürtüleriyle hareket etmeye son derece yatkın, inatçı, daha dirayetli ama biraz şefkat karşısında hemen yelkenlerini indirebilen cins. Hiçbir zorlama, hiçbir diktatörlük, hiçbir şartlanma doğanın önüne geçemiyor. (İstisnaların kaideyi bozmayacağını yazmak zorundayım bu noktada…)



Enteresan ve hoş bir kitap. Özellikle de 20.yy’ın ilk çeyreğinde, 6-7 yy sonrası için hayali kurulan bir çok “bilim-kurgu” faktörünün günümüzde, kitabın yazılmasının üzerinden daha 100 yıl bile geçmeden çok olağan geliyor olması beni gülümsetti ve aynı zamanda endişelendirdi. 26.yy’da gerçekten hangi noktada olacağız ve acaba hangi cam fanus bizi kendimizden koruyabilecek?

(Ben Versus Kitap’ın Haziran 2009’da bastığı Türkçe çeviriyi okudum. Roman daha önce Ayrıntı Yayınları tarafından Bülent Somay’ın önsözü ile de yayımlanmış.O baskıyı bulamadım, tükenmişti…)

Kitaptan bir – iki minik alıntı:

“Dans neden güzeldi? Yanıt: çünkü dans, özgürlüksüz bir harekettir. Çünkü dansın temel anlamı tümüyle estetik bağımlılığında, ideal özgürlüksüzlüğünde yatar. Ve eğer atalarımızın yaşamlarının en esinli anlarında (dinsel, askeri) kendilerini dansa verdikleri doğruysa bu, ancak tek anlama gelebilir: özgürlüksüzlük içgüdüsünün en eski zamanlardan beri insanoğlunun içinde bulunduğu…”

“Bir terazi alın ve bir tarafına bir gram, diğerine bir ton koyun. Bir yanda ‘Ben’, diğer yanda ‘Biz’, yani Tek Devlet. Apaçık, değil mi? ‘Ben’in devlet karşısında hakka sahipliğini öne sürmek, bir gram bir tona eşittir demekle tamamen aynıdır. Bölüşümü böyle açıklayabiliriz: Haklar tona, görevler grama. Ve hiçlikten büyüklüğe giden yol aynen şudur: Gramlığını unut ve bir tonun milyonda biri olduğunu hisset.”
“Tüm kadınlar dudaktır, başka şey değil. Bazıları pembe, dolgun, yuvarlaktır; dünyaya karşı zarif birer kalkandır. Ve bir de bunlar… Bir saniye önce yoktular ve şimdi aniden, bıçakla yarılmış, hala kan damlatır görünen…”

* Latince, en küçük parçalarına indirgemek veya yok etmek.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Hemingway ve İhtiyar Balıkçı


Ernest Hemingway hakkında çok şey yazmaya gerek var mı bilemiyorum, bunca okurun içerisinde sanırsam ki (en azından) "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u ve "Silahlara Veda"yı duymayan bilmeyen yoktur (okumamış olanlara, her iki romanı da şiddetle tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız!).

Hemingway'in karakterlerindeki (özellikle baş erkek karakter) güç ve en zor koşullarda dahi elden bırakılmayan onurlu davranma güdüsünü çok sevdiğimi öncelikle söylemeliyim. Ayrıca, belki bir başka yazar tarafından farklı şekilde yazılsa beni rahatsız edecek olan, döneme ait tüm yoksulluk, eksiklik, savaş, şiddet, vb sosyal olguları işleyişindeki "subjektif gerçekçilik"i etkileyici bulduğum da bir gerçek.

Bunları düşünerek, okumadığım tek Hemingway eseri olan "Yaşlı Adam ve Deniz" (ya da, "İhtiyar Balıkçı") de nihayet geçenlerde elime düştü ve bir gün kadar kısa bir süre içerisinde - ki kısa bir romandır zaten - biterek kütüphanemde hak ettiği yerine kavuştu.

Santiago - ki kendisi "ihtiyar balıkçı" olur - ve kitap boyunca mücadele ettiği "balık" arasındaki diyalektik ilişkinin beni çok etkilediğini söylemem lazım. Bana özellikle enteresan gelen, okyanusun ortasında, bir kayığın içerisinde, yalnız ve yaşlı ve yoksul bir adam var hikayenin çok büyük bir kısmında sadece. Ve de "görünmeyen" bir balık... Ve son derece sürükleyici, kişiyi kendini ve hayata bakışını da gözden geçirmeye, sorgulamaya itiyor.

Balıkçılıkla geçinen ancak aylardır bir balık dahi tutamamış olan Santiago, "ya hepsi ya da hiç" diyerek ve tüm gücünü toparlayarak - sanki son bir kez - denize açılır... ve "olaylar" gelişir...

Burada çok yazmak istemiyorum aslında, okumayan varsa belki okumak isteyecektir ve de her şeyi baştan bilmesi bazı sürprizleri bozacaktır, ancak son olarak şunu da söylemek isterim ki, hepimiz aslında gerçekten yalnızız - eğer kendimizle konuşmayı bilmiyorsak.

Hemingway'e bu hikayedeki sembolizm sorulduğunda kendisi "gerçek bir yaşlı adam, gerçek bir çocuk, gerçek bir deniz, gerçek bir balık ve gerçek köpek balıkları yaratmaya çalıştım. ve onları yeterince gerçekçi yaratmışsam, onlar bir çok anlama geleceklerdir" demiştir (http://en.wikipedia.org/wiki/The_Old_Man_and_the_Sea).

Beni okurken en çok düşündüren de Hemingway ve Santiago arasında olduğunu sandığım benzerlikler... Bildiğiniz gibi, Hemingway intihar ederek kendi yaşamına son vermiştir (bazıları intihar olmayabileceğini söylese de, bu ispatlanamamaktadır) ve Santiago da ancak intiharı göze alabileceklerin gözükaralığıyla "son yolculuk" olabilecek bir şeye girişmiştir.

Not: "Milli eğitim, gençlik ve spor bakanlığı talim ve terbiye kuruluşunun 27.5.1986 tarih ve 4429 numaralı yazısıyla, 1739 sayılı kanun gereği, ilk ve ortaokullara tavsiye edilmiştir." diyorlar... "100 Temel Eser" arasında yer alıyor.

Okuyunuz, okutunuz.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Makber - Cem Mumcu

kafamı karıştıran bir kitap makber... şöyle ki, sevsem mi sevmesem mi bilemedim... kitabı severek okudum, burada bir sorun yok (cem mumcu'yu enteresan buluyor ve okumayı seviyorum) ama mumcu'nun muhtemelen mesleğinden kaynaklanan, olayların dışında kalıp müdahale etmeden sadece gözlemlemek ve gözlemlediğini düz bir şekilde yorumlamak yaklaşımı bu "roman"da iyice ortaya çıkıyor.

**
daha önce "masal"larını okumuştum, kısa öyküler - hatta bazıları ÇOK kısa ama kendi uzun anlamını içinde taşıyor, aşağıya bir örnek almak isterim:

"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
**

sanıyorum ki yazmak cem mumcu için bir nevi terapi. hastaları tarafından omuzlarına yüklenenleri bu şekilde silkeleyip atıyor üzerinden. yazdıkları genelde "klişe" ama sıkmıyor... ya da en azından beni sıkmıyor diyeyim.

gelelim makber'e... kitabın önsözünü akıllıca buldum, insanı okumaya teşvik ediyor "yahu bu adam ne yazmış olabilir ki sonrasında silsem mi diye düşünmüş ama madem yazıldı artık kalsın diye de yayınlamış" diye... hoş bir pazarlama tekniği derim :)

gene bence, başlangıç çok etkileyici. aile kabus. ev cehennem. ev halkı deli. zaten "normal" olan barınamıyor. mesleğinin katkısıyla deliliği sorgulamış sanırsam mumcu. ne normal? ne anormal? o evin bence anormalliği içerisinde karakterlerin kendi normalleri bu kadar mı olabiliyor... dışarının normali içeride anında anormal kalıyor... insanın uyum sağlayabilmek için yapmayacağı şey yok (sayfa 46 : "her yeri sakatlanmış bir canlının sakat olmayan bir tek parmağını düzeltmek için kırması"...)

korkuyla ve travmalarla yetişmiş inayet hanımda şeytan baştan aşağı tanımlanırken karşısına çıkartılan melek karakteri bana hoş bir espri gibi geldi bana. son derece "olabilir" hikayelerin orta yerinde ise fantastik izler taşıyan bir çocuk muharrem... kadınlar ona acıyor mu yoksa kendilerini kurtarma çabalarında son ve tek atımlık barutları mı bu çocuk artık? ona yaklaşımlarındaki aşk enteresan geldi, sonuçta aslında hepsi kendini kurtarıyor ve muharrem sadece bir "bahane". ama yine de kitabın ortasında muharrem. hem ortasında, hem de taaaaaa dışında.

sonuçta, cem mumcu demiş ki : "hepimiz şartların ve şartlanmaların sonucuyuz. karakterler değişebilir ve sonra tekrar tekrar tekrar değişebilir. doğuştan gelen bir kalıcılığımız yoktur, şekilleniriz. ve (ne hikmetse!) o şartlar ortadan kalktığında gene ve aniden değişir ve 'kendimiz'e geliveririz - dehşetle kaçarız önceki benliğimizden".

hayat, okumak ve bilmekle ilgili dokundurmalar çok hoşuma gitti sayfa 75 - 76'da - böylece cem mumcu'nun da diyalektiğe ve her türlü edebi / hayati konuya dair fikirlerini ve yaklaşımlarını (bence romandan biraz kopuk duran bir şekilde) öğrenmiş olduk :

"bilmekten haz almayan insan bilemez. bilmeyi bir iktidar olarak görenlerin durumu böyledir".


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

4 Ekim 2009 Pazar

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü - Stefan Zweig



ilk defa stefan zweig okudum, daha önce methini çok duyduğum bu yazarı ince ince didiklemeye çalıştım okurken. ilk öykü olan "bir kadının yaşamından 24 saat" bana bu çabamda bolca malzeme verdi. genel itibariyle sevdim. "öğreten adam" zweig'ın bazı önermelerine katıldım, bazılarını ise (hadde bakın şimdi bendeki!) yaşadığı ve yazdığı zamanın değerleri ölçüsünde hoşgördüm. ama mrs. c'yi anladım. yalnızlığını, çaresizliğini, kimsesizliğini, amaçsızlığını (bkz zweig'ın 53.sayfada altını özellikle çizdiği "belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır") ve sonucundaki feci hayalkırıklığını hissettim. normal şartlar altında detaylar beni son derece sıkarken bu öyküde hiç rahatsızlık hissetmedim.

sağlam bir vicdan işkencesi öyküsünü işleyen sayfaları çevirirken aklımı en çok meşgul eden şey, görece kısa sürede toplumsal ve insani olarak ne kadar çok değiştiğimizdi. artık bizi hiçbir şey şaşırtmıyor, her şeye alışmışız, değerlerimiz değişmiş. o zamanın insanlarını yataklara düşüren, intiharın eşiğine getiren, yıkan olaylar artık hayatımızda öneme sahip değiller ve bir kaşımızı kaldırıp "yaaa öyle mi" diyerek omzumuzun bir silkişi eşliğinde geçip gidiyorlar aklımızdan. bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışacak konumda değilim, bu zamanın insanıyım, alışkanlıklarım ve değerlerim de günümüze uyumlu. ama kendi değerlerimin farklılığı bu öyküden keyif almama ve anlamama engel olmadı.

ama... aynı şeyi ikinci öykü, "bir yüreğin ölümü" için söyleyemeyeceğim. içim daraldı, ruhum karardı, bugün toplantıda da söylediğim gibi bir ara içimden "yahu bir git öl!!" diye geçirdim birden fazla kere. kötü müyüm? belki... ama elden ne gelir, bende bundan başka hiçbir his uyandırmadı öykü. üzgünüm salomonsohn için.

bu arada, iki öyküyü sanırım farklı editörler elden geçirmiş. can yayınları bilmeli ki, birinci öykü hiç zorlamadan giderken, ikincisinde ben gibi dikkatli okurların yakalayabileceği bir çok hata var :)

son olarak, web'de görsel ararken (ki eski baskılardan birinin orijinal kapağını uygun boyutta bulamadım ve o nedenle de eklemedim) aşağıdaki link'e rastladım, ingilizce bilirlerimiz için ilgi çekici bir okuma olabilir :

http://books.google.com.tr/books?id=gNilRwQa24sC&lpg=


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.