30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çöplüğün Generali: ilk oya baydar deneyimi bu kitapla olmamalıymış…

hayatımın en sıkıntılı okuma deneyimiydi!

1 - okuduğum ilk oya baydar romanı buydu. pek bir beklentim yoktu ancak arkadaşlarımızın oya baydar beğenisi nedeniyle beni çok sıkmayacak ve hatta aralıklarla da olsun yazılanlara katılacağım bir kitap bekleyerek aldım elime çöplüğün generalini. ilk 150 sayfa kadar iyi gitti, hikayeciklerdeki kahramanların diğer hikayeciklerle bağlantılarını takip etmek, anlatılanlardan sıkılmaya vakit bulamayarak bir sonraki öyküye geçmek hoşuma gitti. ancak söylemeliyim ki hikayeler bittikten sonra akademisyeni takip etmeye başlamak benim için bir işkence oldu, kitabın sonuna kadar kaç kere ofladığımı ve kaç kere pufladığımı saymadım. sayfalarca uzayıp (uzatılıp) duran bir hikaye, insanın içini bayıyor bir noktadan sonra ve kişisel olarak parça parça okuduğum hikayeler beni nasıl sürüklediyse ortasından sonrası da bu kadar sıktı, aynı şeyler yazılmış sürekli bir şekilde! anlatım dili basit ve rahat okunur olsa da, tekrarlar beni kitaptan da konudan da "olaylar zinciri" süsü verilmeye çalışılmış kurgudan da soğuttu.

2 - oya baydar'ın bu kitabı büyük bir aceleyle yazdığı ve de hiç üstünden geçmeden yayınevine teslim ettiği belli. usta diye adlandırılabilecek yazardan bazı örneklerini aşağıya yazdığım hataları görmek beni rahatsız etti ve "ben artık oya baydar oldum, yazdım karaladım tamam işte okusunlar" diye mi düşündü acaba dedirtti :

- "arabadan indim. yolun ortasında durdum (....) aracımdan inip karşı tarafa geçtim". (s.13, kaç kere inebilirsin ki arabandan aşağı, aracından inmek farklı bir şey mi ki?)

- "iyi saatte olsunlar" (s.36 ve 109, iyi sıhhatte olmaları sanırsam daha iyi olacaktı, bunun özellikle yapılmış bir hata olmadığını düşünüyorum zira söyletilen karakter bir emekli öğretmen)

- "onunla ilk kez (...) tanışmıştım" (s.183, bir insanla kaç kere tanışılabilir ki?)

- "(tel örgülere atfen) bu bölge, bu topraklar bir sır barındırıyorsa, orada gizli olmalıydı...(2 cümle sonra)... bir şeyler gizlenmek isteniyorsa tel örgülerin arkasında olmalıydı" (s.194, bu tekrar neden? gerekli miydi??)

uzatmayacağım, bu ve benzeri hatalar tamamen aceleden ve dikkatsizlikten meydana geliyor, maalesef oya baydar kalibresinde yazarlara yakışmıyor ve benim gibi saplantılı, takıntılı okurlara rahatsızlık veriyor...

3 - kitaba alınmış "moleskin" reklamı beni alayla gülümsetti. ya da ben o kadar sıkılmıştım ki artık, okuduğum her şey gibi bu da bana battı :)

4 - her şey negatif değil elbet, beni de etkileyen, hoşuma giden tespitler var elbette ama o kadar "olağan"lar ki içinde yaşadığımız zaman nedeniyle, onların dahi çok üstünde duramıyorum. sadece, okuduğum zaman bana (şahsen) tokat gibi gelen bir noktayı şuraya almak isterim, çok haklı buluyorum:

" duymamak, görmemek, bilmemek için gazete okumaktan bile kaçıyorum. ne hakkım var ötekini küçümsemeye?" (s.153)

köşe yazısı kıvamında hikayeleri (evet beğendim, ilgimi çekti bu hikayeler, sıkmadı ve hatta merak bile ettirdi ama bir yere kadar.. sonlarını hatırlamak dahi istemem), didaktik dili, kafama vura vura neyin doğru neyin yanlış olduğunu bana öğreten yazarı ile birlikte vakit kaybı olarak nitelendirmeyecek olsam da sıkıcı bir deneyim oldu benim için çöplüğün generali. daha iyisini bildiğim için değil, ama arkadaşlarımın övgüleri nedeniyle daha iyisini beklediğim için.

üzgünüm.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

25 Temmuz 2010 Pazar

Salman Rushdie'nin "GECEYARISI ÇOCUKLARI" : nederlerona?!



Geceyarısı Çocukları’nı önermemin 3 sebebi vardı:

1 – Daha önce hiç okumamış olduğum Salman Rushdie merakım ve Şeytan Ayetleri‘nin henüz (ve hala) Türkçe olarak basılmamış olması nedeniyle başka bir kitabını seçmek zorunda kalışım.

2 – Bana enteresan gelen Pakistan – Hindistan ayrılığı dönemi (ve elbette İngiltere’nin oynadığı rolü) bir tarih kitabının soğuk sayfaları yerine bir kurgu dahilinde okumak isteğim.

3 – Kitabın arka kapağında okuduğum “Düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı…” tanımı, kitabın Pakistan’da yasaklı olması, Indra Gandi tarafından mahkemeye verilmek istenmesi ve aldığı ödüller…

Okuduktan sonra Geceyarısı Çocukları hakkında düşündüğüm 2 şey:

1 – Büyülü Gerçekçilik (Magic Realism) akımının aslında zor bir iş olduğu ama bir kere kendini kaptırdın mı çok harika bir şey olduğu!

2 – Salman Rushdie‘nin iyi bir romancı olduğu ancak seçtiği konu itibariyle kitabın insanı iterken çektiği (şöyle ki, insanın en muhtaç, en aşağılık, en çirkin yüzünü okurun suratına suratına fırlatmış ve bu nedenle de yüzleşmesi zor bir kitap) ve çok akıcı olmamakla birlikte çok güzel bir roman yazmış olduğu.



Ve benden kısa kısa notlar:

Metaforlarla bezeli, yabancısı olmadığımız din savaşlarının ve toplumsal tepişmelerin temeli oluşturduğu, ezilmişlik ve çaresizlikle örülmüş bir roman Geceyarısı Çocukları. Zaman zaman “yok artık daha neler!” dedirten ancak sonrasında anlatılan dönemin gerçekleri ve sahiden de yaşanmış olduğu hatırlandığında insanın tüylerini diken diken eden bir anlatı… Tarihle yüzleşme bir nevi. Geleneksel resmi tarihin ve okullarda öğretilenlerin bir adım ötesine geçmeyi ve kendini zorlamayı gerektiren bir metin. Okuması zor. Yüzleşmesi ve sindirmesi kolay değil zaman zaman. Doğunun mistisizmi ile kadim tarihinin Batının sömürgeci ekonomisi ve gelişmeleriyle yüzleşmesi ve her zaman olduğu gibi tevekkül sahibi olanın, sabredenin, beklentilerini öte dünyaya atayanın yenilgisi. Sistematik cehaletin getirdiği boşvermişlik ve birikmiş aptallıkların insanı okurken dahi sinirlendirmesi ve zaman zaman kitabı elinden atmak ve unutup gitmek isteği (sayfa 112′den ufak bir alıntıyla : “bu bağımsızlık sadece zenginler için; fakirler sinekler gibi birbirlerini öldürüyor“). Bizlere çok yabancı olmayan bir hikaye aslında: cahil bırakılan halk, dinin hem bölen hem de zamk görevi gören dogmaları, sorgulamadan kabullenmenin getirdiği kaybedişler, sistemli dezenformasyon (bilgi kirliliği) ile kafası karışan ve her verileni olduğu gibi kabul edip gaza gelen insanların tepkileri… Daha ne olsun?

Yazarın bizi oradan oraya savurduğu, dikkatimizi sürekli olarak geleceğe, henüz gerçekleşmemiş olana çekerek merakımızı canlı tuttuğu, yorucu bir hikaye bu. Üstelik de zavallı ve (kendisi dahil!) herkesten darbe gören gariban ana karakterimiz Salim ile antikahraman Shiva’nın içinde bulunduğu durum kıyım kıyım içimizi deşiyor. Ama yine de, okutuyor kendini kitap sonuna kadar! Üstelik artık siz nefes alamayacak kadar daralmışken ve Salim’i kendi pasifliğinde boğmak isterken, hikayenin son dönemecinde birden – nihayet! – öfkelenen Salim’in kendini bulduğu anda yaptığı “ben” olmak üzerine felsefesini gülümseyerek okuyabileceğiniz bir kıvama geliveliyorsunuz. İnsan aklı enteresan, birden aklına “ulan! öfkelenmeden kendini bulamıyorsun! illa dünyaların yıkılması mı lazım?” düşünceleri üşüşebiliyor.

Benzetmeler, metaforlar, çocuk gözünden naif anlatımlar ve kişilerin / eşyaların / olayların 60 yıllık bir döngü (evet, “döngü” kelimesi özellikle seçildi) içerisinde sürekli olarak öyle ya da böyle bir şekilde ortaya çıkarak “en sonunda” çemberi kapatması Rushdie’nin kurgu yeteneğine şapka çıkarttırdı bana.

Anlatması zor bir deneyim. Hem itti, hem çekti, arasıra zorladı, bazen aktı gitti… Anlatılan coğrafya ve bölgenin tarihiyle ilgili bilgi sahibi olunmadan alınacak lezzet kısıtlı. Yine de, ben önerdim diye söylemiyorum hehe, pişman değilim iyi ki okumuşum. Sonuçta, boş yere “1923′ten bu yana yazılmış en iyi 100 İngilizce roman”dan biri olarak seçmezdi herhalde Times dergisi…

... diyerek, sayfa 87′deki çok beğendiğim ufacık bir pasajı buraya almak istiyorum:

"…(annem) Her saniye daralan, her adımda kalabalıklaşan sokakların baskısı altında ‘şehirli gözlerini’ kaybediyor. şehirli gözlerin varsa görünmez insanları görmezsin, fil hastalığı olan adamlar, belden aşağısı olmayan tekerlekli kutulardaki dilenciler seni rahatsız etmez, döşenecek lağım boruları yatakhaneye dönüşmemiştir. Annem şehirli gözlerini kaybetmişti ve gördüklerinin yeniliği, kum fırtınası gibi yanaklarını döven yenilik onu kızarttı"

Son olarak, harika çevirisinden ötürü Aslı BİÇEN’i tebrik etmek istiyorum, çok kolay bir iş olmamış olduğuna hemen hemen eminim ve bir iki minör hata ile koca kitabı kotarmış olmasından ötürü takdir ediyorum (maalesef “Haydarabadlı Nizam” hatasını görmezden gelmem ve affetmem mümkün değil ama bu kadar kusur kadı kızında da olur!)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Sadık Yemni'nin 'Muska'sı: kim mecnun, kim memnun…

"her öykünün bir aslı, bir de negatifi vardır"


-muska, sayfa 112-

negatifi olmasa asıl olanın - olması mümkün olsa idi dahi - pek bir etkisi olmayacak, değil mi? diyalektik sever bünyem hemencecik benimsedi bu cümleyi, daha bir ısındı okumakta olduğu romana bu cümleyle birlikte... :)



sadık yemni ile ilk karşılaşmamız bu, daha önce okumadığım, hakkında çok az şey bildiğim bir yazarın kitabını - üstelik de 4 ciltlik uzun bir savaşın izlerini üzerimde taşırken - elime aldığımda içimden geçen tek şey (dürüst olacağım, kusura bakmayınız) rahat ve "serilerek" bir kitap okumak dileğimdi. ve bu - ara ara karışan kafama rağmen - gerçekleşti.

fantastik edebiyata, korku hikayelerine (ancak kitaplarda ama!), cinlere - perilere - öte alemlere - gayba fazlasıyla meraklı bir insan olarak, stephen king ve benzeri yabancı yazarların öykü ve romanlarını gençliğimde (!) çok okumuş ve sık sık da neden bizim böyle romanlarımız olmadığını, kendi motiflerimizi taşıyan hikayeleri bolca göremediğimizi düşünmüşümdür. bu bağlamda, sadık yemni'yi daha önceden tanımamış olmam tamamen benim ayıbım, boş yere hayıflanıyormuşum meğer...

her şeyden önce, yazar eski izmir'i (yer yer burnumun direğini sızlatacak şekilde) anlatarak beni hemen tavladı. "eski izmir" derken, ben 1977 doğumlu bir kişi olarak romanın geçtiği zamandaki izmir'e dahi yabancıyım, fakat 80'lerin izmir'inden ve izmirlisinden o kadar da çok iz vardı ki, o çok özlediğim izmir yazlarına ve anneanne anılarına gittim bir çok noktada. bu benim duygusal özlemim işte, yapacak pek bir şey yok :)  -- sanırım bir gerilim romanı okurken duygulanmayı becerebilen ender insanlardanım!

karakterlerin bir kısmına (ayten'e, ziya'ya, şadiye'ye, tahir'e) bayıldım. gözümde onları o kadar net canlandırabildim ki! özellikle de ayten - kırmızı rujuna ve ayakkabılarına kadar - gözümün önüne geldi.

ve ilk başta farklı zamanlardan bahsedildiğini sanırken aslında sadece onunla kalınmadığını ve işin içinde paralel evrenler de olduğunu anladığım andan itibaren rahatlayıp biraz daha sakin sakin okuyabildim (kafam karıştığında sakin kalamıyorum da...).

halit'ten fizik dinlediğimiz yerler ve özellikle de kaderin "duygusuz ve o yüzden de amaçsız bir rastlantısallık sistemi" olarak tanımlandığı sayfaları okumak çok hoşuma gitti, çok beğendiğim noktalara değinmiş yemni.

genel itibariyle, sadık yemni ile tanışmış ve bu kitabı okumuş olmaktan memnunum.

gelelim yukarıda yazdıklarımın "negatifi"ne :

- gönül isterdi ki kitap - redaksiyon açısından - daha özenli olsun. maalesef yayınevi bu konuda pek başarılı bir iş çıkartamamış.

- yazarımızın ara ara bizi sanki özellikle kaybetmek ister gibi sağdan sola savurduğunu hissedip aralıklarla kafamı güzel güzel karıştırdım (ki bu dün yaptığımız toplantıda sorduğum bazı sorulardan da belliydi sanırım bazı kolay detayları dahi kaçırabilmişim ben!)... yapı olarak da takıntılı olmam nedeniyle, elime bir pürüz geçtiği anda onu iyice büyük bir oyuk haline getirene kadar kurcalıyorum. roman sırasınca da zaman ve karakterlerin yaşları konusuna o kadar takıldım ki ("genç" sandığım karakterin yarım yüzyılı aşkın anıları olması örneğinde olduğu gibi) ara ara geriye dönüp bazı şeyleri kontrol etmem gerekti, yorucu oldu bu biraz benim için.

- güzel giden ve tırmanan hikaye birden bitti ve "her şey" çözülüverdi sanki... ya da bende bu his uyandı.

- kuyuya takıldım, anlatılanlardan da önceki zamanlardan kalan bir lanet varmış gibi bir hisse kapıldım ancak bununla ilgili pek bir şey bulamadım, hevesim kursağımda kaldı.

okuduğumuz romanın yazarın ilk kitabı olmasından ötürü bu "negatif"lerin çok da üzerinde durmadığımı ekleyerek demeliyim ki:

özlem benim seveceğim türde bir kitap olduğunu söylediğinde yanılmadı, sevdim. ara ara gerildim, bazı sayfalarda ise düpedüz "korktum" (eheh zaten yapımda birazcık (!) ödleklik vardır), keyif alarak okudum ve sadık yemni'nin diğer kitaplarını da edinip okuyacağım (özellikle sarp sapmaz'ın büyüklük halini merak ediyorum). ve, ingilizce çevirisinin yayınlanmasından ötürü de yazarımızı tebrik ederim.

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Paul Auster’ın GÖRÜNMEYEN Romanı



bir kitabı eline aldığında benim gibi önce arkasını okuyanlar varsa, bu kitabı ellerine alıp da arka kapağı çevirdiklerinde görünmeyen'in "dünya eleştirmenlerinin değerlendirmesinde yılın en iyi kitapları arasına alındığını ve hatta yazarın en önemli romanı olarak da tanımlandığı"nı görecekler. ben de - dünya eleştirmeni olmayan şu halimle - diyorum ki, henüz okumadıysanız hemen edinin ve okuyun, roman hızla akacak ve bir süre sonra sizi de "acaba mı?", gerçekten mi?" vb sorularla alıp götürecek bir örgüyle sizi sıkıca saracak.

60'ların sonundan günümüze kadar geleceğiz, ilkbahardan yaza, oradan sonbahara savrulacağız, adam walker ve çevresindeki (her biri farklı ama her biri de bir o kadar aynı) birçok karakterin katılımıyla çiçek çocukları (!), soğuk savaşı ve vietnamı, sömürgeciliği, aşk - arkadaşlık - aile ilişkilerini ve hatta bir takım tabuları (cinayet, ensest, vs) hem yüzeydeki görünür anlamlarıyla hem de felsefi açıdan sorgulayacağız. kimin hikayesi gerçek, hangi karakter sahte, doğru olan nedir, atılan herhangi bir küçük adım bizi nasıl da istemediğimiz noktalara götürüverir ve biz aslında bunu mu isteriz...?

kitap boyunca hem hep bir sonraki sayfayı merak edeceğinizi hem de sürekli olarak neyin gerçek neyin hayal olduğunu kendinize soracağınızı sanıyorum.

son sayfayı çevirdiğinizde ise keşke bir 100, 200 hatta 300 sayfa daha yazmış olsaymış auster derseniz, benim de kulaklarımı çınlatırsınız!


son derece kişisel dipnot:

paul auster, sevenleri içi bir tutku gibidir. bunu söyleyen ben değilim, sevenlerinin yalancısıyım :) şuncacık hayatımda iki adet paul auster romanı okudum (birisi "brooklyn çılgınlıkları" ki "folly" kelimesinin neden "çılgınlık" olarak çevirildiği konusunda hala pek bir fikrim yok ama roman güzel romandı o ayrı, birisi de işte bu yazının konusu ve yaklaşık iki saat önce bitirip bir kenara koyduğum "görünmeyen") ama söylemeliyim ki - özellikle bu son okuduğumdan sonra - herkesin bu kadar sevip de benim tanımakta çok geç kaldığım yazarın diğer romanlarını da edinerek mutlaka okuyacağım. böylece, bundan yaklaşık 3-5 ay öncesine kadar "ben paul auster okumadım ki" dediğim zaman bana burun kıvıran herkesle de başa çıkabileceğim :)

2 Mayıs 2010 Pazar

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk

Çocukluğundan itibaren – akranlarıyla birlikte – “modern” bir köle düzeninin sürdürülebilmesi için yetiştirilen Tender Branson. Amerika’nın ortalarında kurtarılmış bir bölgede kendi yasaları ve toplum yapılarıyla yüzyıllardır varlığını devam ettirmiş Creedish mezhebinin bir üyesi… Ya da bir ürünü… Belki de kurbanı… Hatta bir yıldızı… Görev – Tanrı – Sonsuz Yaşam – Kurtuluş – Modernite çarkının ufak bir dişlisi. Dişli takılırsa ne olur?

Okumak lazım.



Chuck Palahniuk, Gösteri Peygamberi’nde (Özgün adı “Survivor”, Anchor Books, 2000 – benim okuduğum çok başarılı bir Funda Uncu Irklı çevirisi, Ayrıntı Yayınları 4.basım, 2008) Dövüş Kulübü’nün başarısını – bence – aşmış gitmiş. Zaten çok beğendiğim bir anlatımı olan yazar, her bir hikayesinde ayrı bir serserilik yapıyor, ayrı bir hüneriyle beni gülümsetiyor. Bu romanında da daha ilk sayfasında başardı beni içine almayı ve 273 sayfa boyunca bırakmadı.

Tam sevdiğim gibi, zekice yazılmış bir kitap… Sivri dilden ve insanları kırmaktan kaçınmayan, gereksiz bir romantizme boğulmadan abartıyı en uçlarda kullanabilen ve tüm bunların ortasında postmodern hayatı ve sözde kültürü kılıçtan geçirirken kimseye merhamet göstermeyen Palahniuk.

En beğenilen işleri arasında sayılmamış olsa da, Gösteri Peygamberi hem çok tanıdık, hem de çok lezzetli!

Karakterlerden ya da hikayenin özetinden söz açıp da okumak isteyebileceklerin okuma keyfini bir milim dahi azaltmak istemem. O nedenle de sadece önermekle yetinecek ve çeşitli sayfalardan birkaç güzel alıntıyı buraya taşıyacağım :

“Kızı sakinleştirmek ve dinlemesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrının yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.” 
“İntihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark, basında çıkacak haberlerin miktarıdır.”
“Hayat hikayenin tam ortasında ölme şansın her zaman var.”


Chuck Palahniuk’tan bahsetmişken, kendilerini “The Cult” olarak adlandıran hayranlarının oluşturduğu ve sonrasında kendi izniyle “resmi websitesi” olmuş olan http://chuckpalahniuk.net adresini incelemek ve workshop’a göz atmak isteyebilirsiniz. Rivayet o ki, Palahniuk hayranlarının bu site üzerinden yolladığı tüm mesajlara bir şekilde geri dönmeye çalışıyormuş ve hatta her ay 6 hayranının hikayesini kabul edip detaylıca inceliyor ve yorumlarını iletiyormuş. Bir antoloji oluşturacak ve önsözünü yazacakmış. Bu antoloji konusunda ben söyleyenlerin yalancısıyım, ama enteresan şeyler var aslında sitede, göz atmaya değer :)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Ve Durgun Akardı Don - Mihail Şolohov: "Tanrı bizi dostlarımızdan korusun… Düşmanlarımızın hakkından nasılsa geliriz…"

4 aydır odamda, elimde, çantamda, gözümün ucunda sürekli olarak Şolohov ve kahramanları var öyle ya da böyle. Bu yazıyla birlikte de rafta yerlerini alacaklar ve bir nevi “daha genç kuşaklar”a yer açacaklar…



Şolohov’la, Ekim Devrimi’yle ve dönem Rusyası ile ilgili okumalar yapmak isteyenler için internet denen deryada istemeyeceğiniz kadar çok kaynak var, bu nedenle ben olayın tarihsel ve sosyolojik boyutlarını çok fazla irdelemeden direkt olarak kitapta beni en etkileyen, en çeken, en iten noktaları buraya taşıyacak ve bayıldığım bazı alıntılarla da noktalayacağım. Aksi takdirde, koskoca 4 cildi buraya hak ettiği şekilde eleştiremeyeceğim için yarım yamalak ve içime sinmeyen uzun ama karmaşık bir yazı yazmam gerekecek ve bir şeye benzemeyecek. O nedenle objektif bir yorum bekleyerek bu yazıyı okuyan varsa, üzgünüm, o yazı bu yazı değil! Tamamen kişisel bakıyorum olaya! Ve peşin peşin uyarıyorum : darmadağınık bir yazı okumak üzeresiniz, ne ciltlerin ve olayların sırasını ne de tarihsel kronolojiyi izleyebileceğim bugün. O kadar çok şey var ki yazmak istediğim, oradan oraya atlayacağıma şimdiden eminim (yazı bitiminde bir ekleme : aradaki gramer hatalarına, cümle düşüklüklerine, fiil çekimlerine bakmayıverin, bir ileri bir geri yazıp önceden yazdığım paragraflara sonradan eklemeler yaparak ancak bitirebildim yazmayı, oturup düzeltmeye sabrım kalmadı en sonunda!)

Üç ayrı bölüm var bu uzun hikayede… Birinci bölümde aşkı, gündelik hayatı, sosyal ilişkileri akıcı bir dille aktaran yazar sizi kapıp götürüyor o dönemin Don iline. İkinci bölüme geçişte savaş (ve tabii ihtilal) belası önce sayfaları sonra ruhunuzu sarıyor ve zaten görece yavaş olan anlatım iyice durağanlaşıyor. Tam artık nefes alamıyorum diye düşünürken birden son bölüme geçiyorsunuz, hikaye gene kişiselleşiyor fakat bu sefer de politik propaganda alttan alta kendini hissettiriyor (benim propaganda anlayışımdan daha farklı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim, sivri ve tokat gibi bir yönlendirme beklerken daha karışık ve zaman zaman çelişkili buldum ben yazarın komünizm yanlılığını. Ama zaten işin başarı sırrı da sanırım burada, gerçekçilikte!)

Çok insancıl, insan merkezli, gerçekçi, komik ve acıklı bir hikaye okuyoruz 1600+ sayfa boyunca. Bir noktadan sonra ben şahsen kendimi kaybettim olayların savruluşunda ve hikayeye sağdan soldan girip çıkan yan karakterlerin içinde. Çok enteresan bir deneyim oldu benim için, öyle ki en sıkıldığım ve bunaldığım anlarda dahi kitabı elimden bırakmak gelmedi aklıma çünkü “e peki iyi de sonra ne olacak” merakı sayfaları çevirerek devam etme gücünü verdi bana. İşin tuhafı, aslında “sonra” ne olacağını hepimiz biliyorduk da zira komünist rejim önünde sonunda hakim oldu Rusya’ya, olmadı mı? Fakat makrodan çıkıp mikroya inebildiğiniz andan itibaren hikaye Rusya üzerindeki olaylar olmaktan çıkıp Gregor’un, Pantaleymon’un, Aksinya’nın, Bunçuk’un, Prokor’un ve daha nicelerinin hikayesi oluyor ve bir şekilde hepsi birbirine bağlanıp aynı trajedinin içinde minik gülümseme molaları eşliğinde yoğrulup gidiyor.

Durgun ya da değil, Don akıp gidiyor!

Savaş hikayeleri bana göre değil, kafam da kalbim de kaldırmıyor. Üzülüyorum, kızıyorum, tansiyonum çıkıyor, anlam veremediğim her şeyde olduğu gibi savaş sahnelerine ve insanların – bana göre kişisel anlamda sebepsiz – gaddarlığına şahit oldukça kısa devre yapıp mavi ekran hatası veriyorum. Ve okurken hikaye boyunca sık sık bunu yaşadım.

Toplantımızda arkadaşlarım beni püriten ahlakçılıkla itham etmiş olsalar da burada gene tekrarlayacağım : günümüzde alışık olduğumdan çok farklı değerlere ve ahlak anlayışına sahip, son derece kaba ve zalim insanlar arasında kaldım okuduğum birçok sayfa boyunca. Hayret ettim, üzüldüm, kızdım, kendimi dışında tutup sadece okur olarak kalmak zaman zaman zor geldi. Evliliğe ve aileye bakış açılarındaki bana yabancı değerlerini yerli yersiz yermemek adına notlarım arasına bolca “kendine göre değerlendirme bu bambaşka bir coğrafya ve bambaşka bir dönem!” diye yazmam gerekti, gördükçe kendime çekidüzen verdim. Sonuç itibariyle, öylesine zor ve geniş bir coğrafyada yaşayan insanların görece duyarsız, kaba, düşüncesiz ve bencil olmaları çok şaşılacak bir şey de değildi… Ama bana takacak bir konu lazımdı ve ben de bunlara takıverdim :)

İnsanların nahifliği beni en çok etkileyen şey oldu bu macerada. 2 koca cilde yayılmış savaş, devrim, isyan, iç savaş boyunca gerçekten – yüzyıl sonrasında okumama rağmen – savaşın ne derece bezdirici, ne derece insanı doğasından uzaklaştırıcı, insanlığından çıkarıcı bir şey olduğunu yaşadım ve “bitsin artık bu savaş lanet olsun!” diye iç çekip nefret, bezginlik, bunalım atakları yaşadım. Gerçekten de, özellikle 3.ciltte anlatılan savaş o kadar gerçekçi, o kadar detaylı ki, şimdiye kadar okuduğum hiçbir savaş metnine benzemiyor. Savaşın romantizmi yok. Herkes hem “iyi” hem de “kötü”. İç savaşın akıl almazlığı, aile içinde insanların nasıl da düşman olabileceği, insanın gözünün ne kadar kararabileceği ve bir ideoloji yüzünden nasıl akrabalarını dahi gözünü kırpmadan öldürebileceği bir kez daha gözlerimizin önüne ayna gibi seriliyor. Sen bizi ideolojisinin altında yatanı kavrayamamış saplantılı ve intikam peşinde koşan cahillerden koru tanrım!

Üstelik bir noktadan sonra o kadar anlamsızlaşıveriyor ki her şey! Kim hangi tarafta? Kim haklı? Kim değil? Nasıl her şey bu kadar trajik bir şekilde raydan çıkabiliyor? Yanıt ise elbet gene insan doğasında saklı… Bir yazar olarak Şolohov’u bu kadar gerçekçi yaklaşabildiği ve hikayeyi sivri bir komünist propagandasına dönüştürmeden insan faktörünü önde tutarak anlatabildiği için defalarca kutlamak isterdim. Zira bir okur olarak ben bu noktalara bu derece daldıysam, olayların göbeğinde kalıp da yine de yaşamını bir şekilde “normale en yakın şekilde” sürdürmeye çalışan farklı bir dönemin, bambaşka bir düzenin insanlarının neler hissettiği ve düşündüğü sürekli olarak aklımın bir köşesindeydi.

Peki, bu kadar gerçekçi ve bu kadar insana özgü anlatılan hikayenin edebi yanı hiç mi yoktu diye soracak olursak (malum, “edebi” dediğimizde kelime seçimlerinin daha bir özel olmasını bekliyoruz ister istemez ve sıradan bir insanın aktaracağından daha farklı aktarılmış metinler bekliyoruz), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Şolohov ödülün hak etmiş mi hak etmemiş mi değerlendiriveriyoruz kafamızda (evet ya, bize düşüyor sanki onun yazarlığını ve tekniğini deşmek!). Fazla aramamıza gerek kalmıyor ve görüyoruz ki daha ilk cildin sonlarına doğru savaşın içine yeni yeni girerken anlatımın sadeliği, nahifliği, “neden??” sorgulamasının derinliği bizleri yer yer hem duygulandırıyor hem de kendine hayran bırakıyor. Rusya Ana’nın evlatlarını savaşa gönderdiği satırları ele alıverelim hızlıca:

“Trenler… Trenler… Sayısını bilene ne mutlu! Şaşkın Rusya! Ülkenin atardamarları boyunca, demiryolları üzerinden boz kaputlu kanını Batı sınırına gönderiyordu.” (Cilt 1, S.281)

Biliyorum, beğendiğim her bir bölümü, beni etkileyen her bir noktayı buraya aktarmaya ne vakit yeter ne de klavye üzerinde dolaşan parmaklarımın gücü. O nedenle ufak görünen ama ne kadar anlamlı olabilecek birçok satırı buraya alamıyorum, okumanın keyfini kimsenin elinden almak istemem.

Karakterlere gelecek olursak… Hemen heyecanlanmaları, cahil ama içten bakış açıları, çabucak etki altında kalmaları ve birden fikir değiştirebilmeleri, anında çark edebilmeleri ve birbirlerine – günümüz tabiriyle – “dalıvermeleri” ne kadar da bizim insanımıza benziyor! Kendi insanımızı ve ülkemizdeki çeşitli sıkıntıları düşünürken Bunçuk’a kulak veriyorum, diyor ki :

“Yüzyıllardır adamların gönlüne işlemiş boyun eğme alışkanlığını yıkmak, bilgisizlik duvarlarını devirmek, Kazaklara haklı oldukları inancını aşılamak ve onları çekip ileri götürmek için ateşi baştan tutuşturmak gerekti” (Cilt 2, S.147)

Bize de bir Bunçuk mu lazım ne?

İnsanları için kendilerinden vazgeçenlerin önünde sonunda varacağı noktaya varıyoruz nihayetinde :

“Halk aldırmaz ki! Kim başa geçerse geçsin, onun için hepsi bir…” (Cilt 3, S.92)

Ve evet, işte bu noktada iş gerçekten çok hüzünlü bir hal alıyor… Ama okumayı bırakmıyorsunuz, bırakamıyorsunuz, devam ediyorsunuz…

Aşka, meşke, aile içerisindeki gündelik komik ya da üzücü olaylara, ufak dargınlıklara ve günlük hayatın yorucu temposuna dalıveriyorsunuz… Aksinya’nın aşkına (aslında dramına) ortak oluyor ve Natalya’nın saf cesaretine şaşıyorsunuz. Belki size biraz uzak kalan bir vicdan / vefa / aile anlayışı görüyorsunuz ama neyin normal neyin anormal olduğunu düşünmeyi bir kez aşınca fark ediyorsunuz ki aslında bu insanlar gerçekten de İNSAN. Ve onlar bir aile. Ve onlar aslında birbirine bağlı ve birbirini seven bir aile! Ve başlarına neler neler geliyor… Üstelik de ne için…

Üzülüyor, etkileniyorsunuz.

En sonunda çember tamamlanıyor ve onca yaşananın üzerinden gene başladığı noktaya – bir nevi – dönüyor, elinizden kitabı üzülerek bırakıyorsunuz, bittiğinde yaşayacağınızı düşündüğünüz ferahlık yerine derin bir melankoli kaplıyor bünyenizi.

Ya da en azından benim bünyem böyle tepki verdi… :)

Mümkün olduğunca detaylara dalmadan yazmaya çalıştım, okumak isteyenlere haksızlık yapmaktan çekindim. O kadar çok olay ve o kadar çok insan gördük ki sayfalar boyunca, hepsini hakkını vererek yazmak bu kısıtlı yer ve zamanda mümkün değil (ve bir de, itiraf ediyorum, hikayeyi deşecek diğer arkadaşlarımın benim de sevdiğim ama buraya almadığım bazı kısımları kendi yazılarına taşıyacaklarına inanıyorum) Bu nedenle, bir ufak alıntıyla bitiriyorum ben, sizlere iyi okumalar dileyerek tavsiye ediyorum bu kitabı…

2.Cilt, Sayfa 360 :

Derken bir yaşlı adam atına binip köyden çıktı, mezarın başında ufak bir çukur kazdı. Yeni kesilmiş bir meşe sopasının ucuna iliştirilmiş küçük bir adak tahtası dikti oraya. Küçük damın altında Meryem Ana’nın kederli yüzü usulcacık parıldıyordu. Onun hemen altında, tahtaya eski Slav harfleriyle iki satır karaladı ihtiyar:

Böyle güç, kargaşalı günlerde,
Kardeş kardeşi suçlamasa olmaz mı?

İhtiyar, atına binip uzaklaştı. Küçük adak yeri kırda öyle kaldı. O sonu gelmez yaslı görünüşüyle gelip geçen yolcuların gözlerine hüzün veriyor, yüreklerinde garip ezik bir özlem uyandırıyordu.



ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

11 Mart 2010 Perşembe

"geçmişte ardında bıraktığın iz geri dönüp üzerinden geçer"

son zamanlarda okuduğum romanlar arasında en keyif alarak, en elimden bırakmadan, en sürüklenerek okuduğum ve - yazarın doğası gereği - aralıklarla rahatsız da olsam beni asla kaybetmeyen bir roman okuttun bana.

öncelikle, söylemeliyim ki, hakan günday adını daha önce duymuş olmakla birlikte henüz okuma fırsatım olmamıştı, bu nedenle de karakteristik tarzı ile ilgili fazla yorum yapamayacak ve geçmiş romanlarıyla karşılaştıramayacağım (önceki tüm romanlarını alacağımı ve okuyacağımı da buraya eklemek isterim bu arada...). belki de, daha önce hakan günday okumadığım için, şanslıydım biraz da... temiz bir damakla başladım okumaya ve romanın sonunda da ağzımda güzel bir tat kaldı.

antimilitarist yapıma, askerlik görevi ile ilgili düşünce ve hislerime, "türkiye'yi bir kaç büyük şehirden ibaret sanan" bir çevrenin mensubu olmam nedeniyle doğu / güneydoğu bölgemize dair önyargılarıma ve genel olarak bir romandan beklentilerime ters düşmeyen bir deneyim oldu ziyan ile geçirdiğim bir haftalık süre. bütün bir yıl içerisinde en yoğun olduğum dönemimin sonlarına doğru elime aldım ve uykusuz kalma pahasına yutar gibi de okudum.

tamamen kişisel yorum : kim ne derse desin, ben bu ziyan'ı çok sevdim! çünkü :

- ziya hurşit ismi ile tanışıklığım lise yıllarımın başlarına dayanır ve izmir suikastini sorgulamam nedeniyle tarih öğretmenimle ters düşmem ve hatta disiplin cezası ile karşı karşıya kalmam sebebiyle kitap bana ayrı bir "nostaljik" deneyim yaşattı. kurguydu ve "bizim ziya" gerçekteki ziya olmayabilirdi ama yine de ben heyecanla okudum ve zaman zaman tarih öğretmenimin kulaklarını çınlattım.


- karakterler gerçekten de hem karanlık, hem sığ, hem derin, hem umutsuz hem de umut dolu! deliler bir nevi... gerçekte asla hayatımda istemeyeceğim ya da en azından tahammülde zorlanacağım (deliririm zira onlarla empati kuracağım diye sanırım) karakterlerle roman sayfaları arasında haşır neşir olmayı ve "diğeri"ni böylece tanımayı bazen tercih edebiliyorum. ve benim "damak zevkim" romanda her zaman ağırdan, zor hazmedilenden, karanlıktan, kaybedilmişlikten yana. seviyorum yani, yapacak bir şey yok.

- birinci dünya savaşı ve hemen akabindeki kurtuluş savaşı dönemi her zaman için çok ilgimi çekmiştir ve gerek görsel gerek yazılı her türlü dönem yapıtı hoşuma gider.

- lise ve üniversite yıllarını nihilist ve anarşist akımların tarihçesi ve temel felsefesini okumakla ve anlamaya çalışmakla geçirmiş bir insan olarak tanıdık fikir ve manifestolarla sık sık karşılaşmak da beni zaman zaman "gençlik" günlerime ve o dönemdeki kafa patlatma seanslarıma götürdü.



kitabı henüz okumamış olanlara çok da fazla "spoiler" vermek istemediğim için kısa kesiyorum burada. özet olarak demeliyim ki ironi ve sarkazmın çok yerinde, tadında ve güzel kullanıldığı, görünürde damardan nihilizm yüklemesinin yapıldığı ama aslında sadece korkudan kaynaklı bir içine kapanık olma halinin anlatıldığı, yazarın kendi hayatından ipuçları ve bazen de direkt bilgiler aldığımız ve beni hayal kırıklığına uğratmayan - heyecanla sonuna geldiğim bir kitaptı "ziyan".

bitirmeden, söylemeliyim ki kitaptaki en sevdiğim sürpriz muse'un blackout şarkısının da satırlar arasında geçmesi oldu - benim okurken dinlemekten hoşlandığım şarkıyı yazarken dinleyen varmış... :)

hakan günday : seni okumaya devam edecek bir okurun oldu, bilgine!! :)

aslında günday'a mesajımla bitirecektim ama dayanamadım, iki alıntı yapacağım:

"milliyetçiliğin bir din olduğu bu ülkede, zorunlu hale getirilmediği takdirde askerlik hizmetine gönüllü bulamayacaklarından korktuklarını anlamalıydık!" (s.163)
"dünyanın bütün ordularının bütün üniformaları aynı kumaştan dikilir, asker. görünmezlik kumaşı. içine girdiğin anda kaybolursun. seni kimse bulamaz..." (s.138)

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.