10 Nisan 2011 Pazar

Paul Auster - Sunset Park : çevirmen mahareti!

çok genç yaşında, anlık bir öfkeyle hayatının "hata"sını yapan ve bunun kefaretini ödemek için sahip olduğu her şey ve herkesten vazgeçerek daha yaşarken kendini öldüren fakat "aşk" nedeniyle tekrar kendine gelen bir adam. çevresindeki insanların öyküleri. ve tabii brooklyn.

gene vicdani bir yükün altında eziliyor, kaybedenlerin arasında dolaşıyor ve bir çok uç arasında gidip gelen insanların duygu, düşünce, sorgulamalarının tam ortasına düşüyoruz.



ben paul auster'la geçen yıl, gaye'nin (ki bu kitabı da bize o okuttu sonuçta) ödünç verdiği görünmeyen ile tanıştım ve o kadar beğendim ki hemen akabinde elime geçen başka bir kaç kitabını da okudum (sırasıyla, brooklyn çılgınlıkları, new york üçlemesi, leviathan ve son olarak da kısa zaman önce kırmızı defter). derin bir analiz yapmaya yetecek kadar bir auster stoğum olmasa da, kişisel olarak sunset park hakkında şunu diyebilirim:

rahat okudum ve okurken sıkılmayarak hoşça vakit geçirdim. yine de, sunset park'ın paul auster'ın en parlak kitabı olmadığını söylemeliyim kısıtlı "auster" bilgimle. tamam, gene kaybedenler resmigeçidi, gene bir şeylerden kaçan insanlar, gene tesadüfler, karakterlerin kendileriyle ve kaçtıkları şeylerle yüzleşmeleri ve tam her şey yoluna girmişken tekrar tepetaklak olması. klasik auster çatışmalarından ve alt metin bombardımanından gene muaf değiliz. ama işte o "auster" tadı yok, bir şey eksik, ama ne?

suçun büyükçe bir kısmı bence kitabın kötünün de ötesindeki çevirisinde. can yayınları bir faciaya imza atmış bu çeviriyle. çevirmen olarak ismini kitabın kapağına bastıkları seçkin selvi maalesef ya vakitsizlikten ya da dalgınlık nedeniyle başarısız bir iş çıkarmış. düzelti de olmayınca (bunun yapıldığına dair hiçbir işaret ya da bir isim yok iç sayfalarda) tamamiyle evlere şenlik ve şaka gibi bir şey olmuş sunset park. takip eden baskılarda düzelteceklerini umarak sayfa 125'e bakmalarını ve "christmas break"i noel'deki ders kesimi olarak çevirirken ne düşündüklerini iletmelerini rica ediyorum. ya da sayfa 170'deki her tarafı ayrı bir telden çalan o uzun cümlenin anlamını bana iletmelerini. ya da neden sayfa 110'da "superior" kelimesini eşsiz olarak kullandıklarını. vs vs vs... daha bir çok bu gibi rahatsız edici şey çarptı gözüme kitap boyunca ve ben bezdim bir kez daha çeviri roman okumaktan. yazıktır bu okura! bu kadar da çantada keklik bilmeseniz ve biraz özen gösterseniz ne olur? profesyonel bir çevirmen olmadığım halde ben dahi auster'ın dilini ve kelime oyunlarını bozmadan bir çok farklı alternatif kelime ve cümle kurabilirdim bu kitapta. neyse, artık, olan olmuş ve gene olan kaliteli kitap okumak isteyen okurlara olmuş...

daha fazla uzatmadan ve orijinal dilinde paul auster'ın sunset park okumasından bir mini parça:





ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Nisan 2011 Salı

Anna Karenina: Tolstoy'un "ilk roman"ı (!)



Çarlık dönemi Rus sosyetesi, kocasına ihanet eden “düşmüş” Anna, sosyetenin kesif ikiyüzlülüğü, narin ve masum Kitty, ona aşık idealist ve “doğru” karakter Levin, Kitty’nin ölümden dönmesine ve Anna’nın ölümüne sebep olan Vronski… Karakterden karaktere, fikirden fikire, ilişkiden ilişkiye koşturmaya doyuyoruz yaklaşık 700 sayfa boyunca. Romanı okumamış olanların alacakları tadı çok da bozmadan kısaca – ama gerçekten kısaca – konuya değinelim önce:


Hisleri ve istekleri ne olursa olsun, toplum tarafından “doğru” kabul edileni yaparak kendinden yaşça büyük ve çok farklı olan bir adamla evlenen genç Anna, yıllar sonra (ve sevmediği bir erkekle evli olmaya alışmışken) genç ve yakışıklı subay Vronski ile tanışır. Başlarda karşı koymasına rağmen, sonunda uzun yıllar bastırdığı duygularına daha fazla hakim olamayarak kendisinden vazgeçmeyen Vronski’nin ilgisine kayıtsız kalamaz. Zamanla “yoldan çıkar”, kocasını ve çocuğunu bırakır, sevgilisiyle kaçar. Bu arada koca kendi kendine kalır ve hesaplaşmalarıyla boğuşur, yeni bir bebek doğar, kendi hayatlarında gizli kapaklı birçok şeyi hoş gören insanlar açık açık yaşanan bu yasak ilişkiyi iştahla dillerine dolar… Olaylar gelişir ve bir noktadan sonra artık Anna’nın “frenleri boşalır”… Sevgilisini elinde tutabilmek için yapmayacağı yoktur. İntiharın eşiğine gelir ancak bu dahi kendine acıdığından değildir aslında, her şey Vronski’nin onu tekrar sevmesi içindir! Hayatı o kadar boştur ki tek amacı/isteği/ihtiyacı Vronski tarafından sevilmektir artık ve tam da bu nedenden ötürü Vronski onu artık sev(e)mez. Çok beğendiğim bir “mum” benzetmesi yapan Tolstoy Anna’ya cinnet getirterek ona hem kendini hem de akıl gücünü kaybettirir ve hikaye burada biter…

…diyebilseydim keşke! Son 50 sayfa boyunca uzun uzun Balkan savaşlarına dair fikirlerini ve Levin’in felsefi debelenmelerini okumak maalesef romanın ağzımda beklediğim tadı bırakmasına engel oldu. Her ne kadar kitap kulübümüzün takipçilerinden ve fahri illederomancılardan sevgili Kenan Hızır ŞAKRAK bu son 50 sayfanın tansiyonu düşürmek adına faydalı olduğunu söylese de ben pek kendisine katılamayacağım. Bu noktada, Kenan Hızır ŞAKRAK’ın güzel ve faydalı yorumunu kendi kaleminden aşağıya kopyalamak istiyorum:

“Bitti… Arka arkaya klasik, özellikle Rus klasiği okumanın bir iyi bir de kötü yönü var. İyi yönü, Edebiyat sanatının doruklarında dolaşıyorsunuz. Kötü yönü ise, güncel kitaplara dönüldüğünde insanda “ne kadar basit, istesem bunun gibi on… tane yazarım ben de…” duygusunu uyandırıyor. :) Karenina’da, olaylar, Savaş ve Barış’takinin aksine daha dar kapsamlı olduğundan, başta Anna olmak üzere diğer kişilerin düşüncelerine daha fazla ve ayrıntılı şekilde yer verilmiş. Anna’nın tüm roman boyunca dışa dönük ve sosyal bir kişilikten adım adım bir psikopat’a dönüşmesi, abartısız ve detaylı bir şekilde işlenmiş. Her bir kişinin karakteri ayrı ayrı oluşturulmuş, çevre ile ilişkileri tutarlı bir şekilde kaleme alınmış. Öncelikle koşulların tüm olumsuzluğuna karşın, dolu dizgin bir aşk… Ardından canlı bir organizma gibi aşk’ın mikrop kapması, iltihaplanması, ateş yükselmeleri, sanrılar, isyanlar… Sonuçta, salt sevdiğine azap çektirme düşüncesinin güzelliği ( ! ). Aslında roman burada bitebilirdi. Ama Tolstoy, özellikle tansiyonu düşürmek, belki de kendi düşüncesini de yansıtmak amacıyla birkaç sayfa daha ilâve etmiş. Burada son olarak söylenen, nedeni bilinmeyen ve gerekliliği da anlaşılamayan bir “iyilik” duygusunun insanlarda egemen olduğu…
(Ardından hızla Dostoyevski’nin Budala’sına başladım… :) )
Sağlıcakla kalın…”


Özellikle romanın sonlarına doğru “manipülatif kadın” stereotipini doya doya okuyoruz: Tolstoy da tüm çağdaşları (ve hatta günümüzde de kadınları yazdığını söyleyen birçok erkek yazar) gibi bir erkek bakış açısından kadın düşünce ve hislerini anlatmaya kalkışıyor. Fena da etmiyor aslında, her ne kadar günümüz algısıyla yazdığı bazı şeyler bize ters gelse de birçok akranına göre çok daha güzel işliyor kadın karakterlerin detaylarını. Belki eksik, belki yanlış ama en azından tek taraflı değil… Zaten işliyor olması dahi bir fark kendi adına!

Gelelim bazı “tarihsel” gerçeklere (kaynak: ağırlıkla vikipedi olmak üzere çeşitli internet siteleri) :

İlk olarak 1873 – 1877 yılları arasında bir gazetede dizi olarak yayımlanan hikayenin temel karakteri Anna Karenina’ya ilham kaynağının Puşkin’in büyük kızı Maria Gartung olduğu rivayet edilmektedir. Roman ilk yayımlandığında Rus kritikler “önemsiz sosyetik romans” olarak görerek burun kıvırmış olsalar da Dostoyevski’nin “hatasız bir sanat eseri” olarak görmesi ve Nabukov ile Faulkner’ın eseri övgüye boğması nedeniyle zaman içerisinde hak ettiği yeri bulmuş Anna Karenina (bence, Hollywood’un el atmasının da bunda çok büyük payı olmuş!). Tolstoy ise Savaş ve Barış’ı “roman”dan çok öte bulduğu için Anna Karenina’nın ilk romanı olduğunu söylemiştir. Romanın bir önemli özelliği de, ilerleyen yıllarda Virginia Woolf, James Joyce ve William Faulkner tarafından çok kullanılacak olan bilinç akışlarının bir anlatım metodu olarak ilk kez Anna Karenina’da kullanılmış olmasıdır. Levin’in otobiyografik bir karakter olduğu ise çok bilinen bir gerçek olduğu için daha fazla detaya girmeden ufak tefek notlarım ve kişisel fikrimle bitirmek istiyorum:

1 – Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim Anna Karenina’yı maalesef. Rus edebiyatı hayranlığım beni tanıyan herkesin hakkımda bildiği bir şeydir. Ama her ne kadar yazan Tolstoy olsa da, araya bir takım felsefi molalar (din, sosyete, toplum, tarım vb konularda yazarın görüşleri) girse de, hikayeyi klişeliğinden kurtaramadığı ve hatta Levin haricinde gözüme giren tek bir karakter dahi barındırmadığı için beni benden almadı bu hikaye açıkçası. Ama tabii yüzyıllara dayanan bir klasikten bahsediyoruz, “beğenmedim” diyerek geçmek pek kolay değil ki ben de diyemiyorum zaten! Bayılmamış olabilirim evet ama asla beğenmemiş de değilim. Bu noktada, en az romanın kendisi kadar iyi bilinen ve her seferinde beni benden alan giriş cümlesini şuraya almadan olmaz tabii : “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” – sadece bu cümle için bile bu romanı okumaya değer!

2 – 20.yüzyıl öncesine ait hemen her kitap bana geçen 100’ün çok az üstünde yıl içerisinde nasıl bir duygusal evrim geçirdiğimizi düşündürüyor, Kitty’nin hikayesi de bunu tamamen pekiştirdi: en ufak bir sarsıntı ya da minicik bir sıkıntıda hastalanıyor insanlar! Daha doğrusu, günümüzün hızlı temposunda ve iş hayatı & politika ve benzeri yoğun stresi içerisinde bize “küçücük” gelen şeyler onlar için dünyanın en önemli derdi ve kederi oluveriyor. Sanırım bizler, günümüzde hayatta kalabilmek için derimizi epeyce kalınlaştırmak zorunda kalmışız…

3 – Yıllar önce, 1997’de okumuştum Anna Karenina’yı (Wordsworth Classics serisinin öğrenci işi “paperback” baskı). 14 yıl sonra romanı tekrar elime aldığımda şaşırarak hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim! Hatta daha önceden okuyup okumadığımdan bile emin olamadım, imzamı kapağın arkasında görmeseydim şüphe etmeye devam ederdim sanırım. Bu arada, çantada taşına taşına zaten "eski" olan kitabım artık tamamen paramparça oldu, çok üzgünüm :(

4 – Eklemeden geçemeyeceğim, “saçı uzun aklı kısa” atasözümüzün aslında bir Rus atasözü olduğunu öğrenmek de hoş bir sürpriz oldu, hiç sevmem bu atasözünü, vebali Ruslara kalsın! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Deli / Suçlu / Muhalif / Filozof / Aristokrat : Sade

aykırı edebiyatı her zaman sevmişimdir. aykırı olan neredeyse her şeyi çok sevdiğim gibi. biraz da bu nedenle, bizim sadist markizle tanışmam daha eskilere dayanıyor. kitap kulübümüz ve ayın moderatörü zeynep sayesinde de justine'le yollarımız bir 10 yıl kadar sonra tekrar kesişti. iyi de oldu...

yakından takip ettiğim chiviyazıları yayınevi'nin bir kaç baskı yaptığı justine tükendiği için moderatörümüz zeynep bizim için oğlak yayınları'ndan çıkan erdemle kırbaçlanan kadın'ı seçtiğini söylediğinde - işte çok çok yoğun bir dönem yaşamakta olduğum için - tanıdık sularda olacağım ve fazla kafamı yormayacak bir kitap okuyacağım için açıkçası pek sevindim. fakat, gelin görün ki, evdeki hesap çarşıya uymadı ve derin bir hayal kırıklığına uğradım.

benim kitaplığımın raflarında yerini alan justine, gerçekten bir roman. erdemle kırbaçlanan kadın ise aslında justine'in sadece taslağı. ve oğlak yayınları maalesef bunu "roman" diye sınıflandırarak çevirmek ve basmak yoluyla okuyucusuna büyük kazık atıyor. özlem benden önce yazmış, benden sonra yazan arkadaşlarım da belki değineceklerdir fakat bu kitaba roman demek için insanın hayatında hiç roman okumamış olması gerekiyor. bunu biliyor ve biraz daha tatsız bir okuma serüveni bekliyordum ancak yine de bu kadarının olabileceğini düşünmemiştim.



elbette, marquis de sade'ın bir edebiyatçı olduğunu söylemek büyük hata olur. kimsenin de böyle bir iddiası olacağını sanmıyorum. muhalifliğini, dönemin ikiyüzlülüğünü ve toplumsal / insani durumlara dair şahsi fikirlerini duyurmak adına yazdığını düşünüyorum ben sade'ın. okurken de bu açıdan bakmak, sade'ın satırlarını daha anlamlı hale getirmekte.

insan olmak, iyi olmak, kötü olmak, doğal olmak, ikiyüzlü davranışlar ve toplumların ahlak anlayışının çarpıklığı üzerine manifestosunu - bu taslakta dahi - detaylarıyla paylaşmış sade. iyi de etmiş, zira bunların tamamı aslında her insanın üzerinde derin derin düşünmesi gereken kavramlar. dinin ne kadar da yanlış bir temele oturtulduğundan girip nasıl da sömürüye dayalı bir düzen kurduğundan çıkan yazarımız da kendini tüm "yapay" ahlaki değerlerin karşısında konumlandırarak saf iyilik timsali karakterimiz justine'in karşısına çıkarttığı yan karakterlerle tezini "kanıtlıyor". doğal = bencil insan. bencil insan = kötü? denklemi kurmak için derin derin düşünmek lazım aslında, sadizmden bağımsız olarak.

tabii bu bir taslak olunca, 10 durum ele alınarak bir perspektif yakalanmaya çalışılmış fakat - gene tamamiyle bir taslak olmasından ötürü - olaylar kısaca geçildiği için çok etkili olamamış. justine'i okuyanlar varsa, burada demek istediğimi iyi anlayacaklardır. sade'ın temelini oluşturduğu ve hala güncel bir akım olan sadizm örneklerini yakalamak, şahit olmak, ve zaman zaman belki de ürpermek için justine'i, bu hikayelerin biraz daha farklı ele alındığı 3 ciltlik juliette serisini ve daha da ileri geçmek isteyenler olursa sodom'un 120 günü'nü okumak gerekiyor.

okurken atlanmaması gereken bir noktayı da burada hatırlatmak isterim: sade'ı nasıl ele aldığınız metinlerini değerlendirmeniz açısından çok önemli. bu adam sadist psikopatın teki mi yoksa toplumun temelini oluşturan ikiyüzlü kurumların ebedi muhalifi filozof mu? ikisi de mi? hiçbiri  mi? eğer siz kendinizi doğru konumlandırabilirseniz, birçok şey de yakalayabilirsiniz sade'ın bıraktıklarında.  ironik bir hayatı vardır sade'ın, ona da göz atmak fikir verecektir diye düşünüyorum.



sonuç olarak; erdemle kırbaçlanan kadın belki de "sade metinlerine giriş 101" olarak ele alınmalı ve daha hardcore metinler için yukarıda adı geçen kitaplara başvurmalı. tavsiye ederim.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Aralık 2010 Pazar

bir japon tragedyası : sahilde kafka - haruki murakami

ilk kez okuduğum bir yazar, kalın bir kitap, çabucak biten bir okuma macerası... kaptırdım gittim kendimi murakami'nin kafka'sına ve 651 sayfayı 1 hafta kadar bir sürede bitirdim geçtim. sevdim çok.

öncelikle bir başkasının bu konuda kaleme aldığı bir yorumu buraya almak istiyorum. bence, murakami söz konusu olduğunda edebiyat dünyasının ikiye bölünmesi, isminin daha sık ve uzun süre duyulacağına işaret. ayrıca bir murakami tartışması nedeniyle yıllarca sürmüş bir edebiyat programının yayından kaldırılması (bence) çok komik ve ilgi çekici bir durum.



gökten yağan balıklar ve sülükler, kedi avında bir johnny walker, tarafsız tanrı albay sanders, doğa altı ve üstü bir sürü olay ve karakter... tam benim kalemim bir roman aslında!

fakat...

yazarların romanlarını bir deneme havasında ele almaları beni normalde rahatsız etmez. düşünür ve değerlendiririm benimkine benzer ya da zıt bakış açılarını. hoşuma gider, hele ki benden farklı bir açıdan bakıp da bana bir kapı açabilecekse ya da bilmediğim gerçekleri, olayları, kişileri bana tanıtacaksa. fakat bir olay örgüsüne kendimi kaptırmış gidiyorken yazarın edebiyat, müzik, politika, ilişkiler vb her türlü konudaki kişisel fikirlerini araya sıkıştırması beni yer yer romandan ve karakterlerden kopartabiliyor. bu romanımızda da böyle oldu. bir yandan hoşuma giderken aralardaki esler, bir yandan da geriye dönmekte zorlu çektim ara ara. hele ki son 200-250 sayfada olay soyutta çığır açmaya döndüğünde ve felsefe daha da "hard core" bir şekilde ele alındığında işler daha da sarpa sardı çünkü fark ettim ki benim daha önce "es" diye değerlendirdiğim şey aslında murakami'nin ders verir tatta ve kafamıza vura vura bazı kavramları okuruna öğretme isteği. yazar sanki bolca hava atmış bize neleri bildiğine ve nasıl da her konuda bir fikri olduğuna dair.

gerçeküstü hikayeler her zaman için meşakkatlidir. çabucak kavrayabildiğiniz gibi çok çabuk kayıp da edebilirsiniz okurunuzu. bu bağlamda, sanırım tam zamanında bitirmiş murakami romanını. 50 sayfa daha uzun olsaydı, belki devam edemezdim. üstelik nereden baksak - bence - 100 ya da 150 sayfa daha kısa da olabilirmiş bu roman, büyüsünden bir şey kaybetmeden. murakami, belki de salinger ve capote'yi japon diline çevirirken edindiği fikirleri (ve belki de birikimi) de kullanabilmek adına okurunu zorlamayı tercih etti. ya da ben çok müşkülpesent bir okurum :)

sevdiğimi söylediğim bir romanla ilgili bu kadar olumsuzluğu içimde biriktirdiğimi ise şu yazıyı yazmaya başlayana kadar fark etmemiştim. katman katman bir kitap, bir kere okumak pek yetmiyor. bir gün, geri dönüp tekrar okurum diye düşünüyorum. o zaman belki sindirebilir ve daha net oturtabilirim herkesi ve her şeyi yerine.

bitirmeden önce, bir iki alıntı eklemek istiyorum buraya, tadımlık:

"artık özgür olduğumu düşünüyordum. gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. yalnız ve bilmediğim bir yerde pusulasını ve haritasını kaybetmiş bir gezgin gibi. özgür olmanın anlamı bu muydu acaba? bunu bile tam olarak anlayabilmiş değilim" (s.62) 
"gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. biz işte öyle bir dünyada yaşıyoruz nakata" (s.206) 

sonsöz : enteresan bir kitap "sahilde kafka". çok severek okudum, japon kültürü zaten ilgimi çektiği için daha da rahat kendimi kaptırdım. toplantıya heyecanla gittim, benim yakalayamadığım ya da anlayamadığım noktaları yakalayan arkadaşlarımın yorumlarını öğrenmek için ama kafam karmakarışık ve anladığımı da kaybetmiş şekilde evime döndüm.

not : "umarsız" ve "umursamaz" kelimelerini sürekli olarak karıştıran insanlara tahammül edebiliyorum ancak yazarlar ya da çevirmenler bu hatayı yaptığında umarsızlaşarak umursamaz davranamıyor, kısa süreli bir hiddet yaşıyorum. yine de, her şeye rağmen, güzel bir çeviri ve düzelti okuduk, yayınevini tebrik ediyorum.

görsel kitsune bara'ya ait, "umibe no kafuka" (şurada görebilirsiniz: http://kitsunebara.deviantart.com/art/Umibe-no-Kafuka-108426634)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

15 Kasım 2010 Pazartesi

yalnızlık deliliğin hammaddesidir (korkma ben varım)

bundan birkaç ay önce okuduğum ve çok beğendiğim dublörün dilemması'nı bitirdiğimde aklımda derhal murat menteş'in diğer kitabına geçmek vardı. araya giren "ayın kitabı" ve işlerin yoğunluğu nedeniyle biraz ertelemem gerekse de, yaklaşık bir ay önce korkma ben varım'ı da okudum. yazmam biraz vakit almış olsa da, damağımdaki tad hala güzel.

öncelikle, sonuç : beğendim. çok beğendim hem de.

kelime oyunlarının her birinde ayrı ayrı ve çok eğlendim ben. murat menteş'in iki kitabı arasındaki (daha da) olgunlaşmış hali hoşuma gitti (daha iyi bir kurgu var k.b.v.'da. daha iyi oturtulmuş karakterler, daha sürükleyici olduğunu düşündüğüm bir öykü söz konusu). hele bir 10 sayfa kadar ersin karabulut misafirliği var ki, tadından yenmiyor vallahi!

fakat, belki de bir yazarın ilk okunan kitabının (hele de beğenilmişse) kalpte ayrı bir yer edinmesinden ötürü, k.b.v.'la d.d.'nı karşılaştırdığım zaman oyum dublörün dilemması'ndan yana. tabii bu tamamiyle subjektif bir değerlendirme.

absürd anlatımı seviyorum, içerisindeki "olabilir"leri yakalamayı seviyorum, "yok artık oha" diye şaşırmayı ya da gülüp geçmeyi seviyorum. hızlı akan hikayelere bayılıyorum, özellikle murat menteş'in bu hiperaktif tarzı tam istediğim gibi bir okuma keyfi veriyor bana. zeki espriler, neşeli kelime oyunları, akıllı kurgu, dalga geçen bir yazım stili. hepsinin ötesinde de eğlendiren bir kitap. bilemiyorum başka ne istemeli m.menteş'ten, yeni bir kitaptan başka? :)




bazı kitapları anlatmak zor aslında, okumak lazım. hikaye kadar stil de önemliyse söz konusu kitapta, o sayfaların arasına dalıp da ilk elden deneyimlemeden anlamak pek mümkün değil. bu nedenle bu yazıyı bırakın, kitabın kendisini okuyun. hem eğlenin hem de düşünün, tamam mı?

not : okurken not almamışım ve üzerinden çok zaman geçmiş, kitabın 424 sayfasını tarayıp da sevdiğim alıntıyı buraya almaya üşendiğim için ekşi sözlük'e bakayım dedim, orada benim de beğendiğim bir paragraf yazılmışsa buraya kopyalarım diye düşündüm ve bu arada şöyle bir entry gördüm :


***
gizliajans'ın 63. sayfasında yer bulan bu cümle, muhakak ki murat menteş'in beklenen, aynı isimli romanına yüksek dozda atıf içeriyor.
----
"korkma" diyerek usulca yüzümü okşadı. "korkma ben varım." işte o an bir fırtına kopar, sanki yer yerinden oynar. ellerine sarıldım. "âşığım ben sana."
***


okumuştuk gizliajans'ı ve sevmiştik çok. bu detayı atlamışım ben. :)

Hronis Missios - İyi ki Erken Öldün

"öldüğüme yanmıyorum. üzüldüğüm tek şey, hayallerimin ölümünden sonra ölmemdir"

diyordu satırlardan birinde karakterlerden birisi... ve belki de hikayenin tamamını en vurucu şekilde beynimize kazıyan buydu okuduğumuz 221 sayfa içerisinde.

"hikaye" diyorum ama, haksızlık ettiğimi düşünmeden edemiyorum bir yandan da. çok zaman geçti okumamızın üzerinden, bir aydan çok daha uzun bir zaman. ve şu ana kadar yazmaya elim varmadı. çok etkiledi beni "iyi ki erken öldün", o kadar ki, bir yandan elimden bırakamadan sayfaları çevirirken diğer yandan ne zaman biteceğini, bitmesini istediğimi, "normal" hayatıma dönmeye can attığımı geçirip durdum içimden. ve bitirdiğimde de bir süre hiç düşünmemek, hatırlamamak üzere bir kenara koydum kitabı, gözümden uzağa. bu nedenle de belki en son söyleneceği en başta söylerek diyorum ki, ben bu kitabı kimseye öneremem. çok beğendim, hatta belki de okuduğum en etkileyici metindi, fakat kimseye kendi geçirdiğim bunalımı tavsiye edemem. eğer empati kurmadan (ya da minimumda tutarak) ve sadece dışarıdan bakıp bir roman havasında okuyup geçebilecekseniz, kaçırmayın. ama benim gibi hipertansif bir bünyeye sıkışmış ve empatinin suyunu çıkartan bir deliyseniz, tüm sorumluluk sizde. benden söylemesi. ve gene baştan söylemeliyim ki, belki de en dağınık yazım olacak bu, çok duygusal yaklaşıyorum konuya, şimdiden affola.



ben 17 yaşındayken liseyi bitirip üniversiteye başlamış, kendi başıma yaşamaya alışmaya çalışan, derdi parasını ay içerisine eşit dağıtıp yetiştirmek ve sabahın ilk dersine yetişebilecek şekilde uyanmaktan ibaret bir kızdım. 3 kere idama mahkum edilmiş ve bunun endişesiyle ("endişe" ne kadar hafif bir kelime bu arada!) günlerini hapiste işkencelere maruz kalarak geçirmiş insanların kafa yapısı da yaşadıkları da bana çok uzak. bu nedenle de dehşet içindeyim. bizim yakın tarihimizde yaşanılanları okuduk, izledik, düşündük elbette ama ilk kez bu kadar saf, bu kadar direkt, bu kadar yaralayıcı bir şekilde serildi "her şey" gözlerimin önüne.  daha ilk 10 sayfada boğulduğumu hissettim ve bir noktadan sonra sanki nefes alamaz hale geldim. bilmiyorum eğer yazar araya gülümseten ayrıntılar karıştırmasaydı (mizah? bilemiyorum... ama nefes molası oldu, onu söylemeliyim) devam edebilir miydim bu şahitliğe. okurken sık sık kendime dönüp "bunlar olurken bu çocuk 17 yaşında!" "aman allahım 13 yaşındalar daha!" diye hatırlatmak ihtiyacı duydum. bu kadar acı, bu kadar hayalkırıklığı, bunca taciz, bu kadar kısa bir yaşamda... tabii düşününce, bu "kısa" dediğimiz şey, kime göre kısa? neye göre kısa? düşünmeye değer.

devrime de devrimciliğe de girmiyorum. zaten, yazarımızın parti yönetimi ve kendisiyle hesaplaşmasını, seçimlerini kendisine karşı savunmak zorunda kalışını, siyasal çıkarlar uğruna feda edilen ideoloji, romantizm ve insancıllığa yaktığı ağıdı okuyacaksınız eğer bu kitabı elinize alırsanız. ve - muhtemelen - solun eleştirisinin yer aldığı sayfalarda kafanızı onaylarcasına sallarken bulacaksınız kendinizi benim gibi. ya da belki de öyle olmayacak. hikaye o kadar kişisel ki aslında, değerlendirmelerin nesnel olması çok zor olacak bence.

yalın, saf, masum ve insanca bir hayat okuyoruz ve bu nedenle de bu kadar etkileniyoruz aslında. "onlar" ve "biz" olmanın bedelinin ödetildiği bir kabus. sayfa 63'ten 2-3 satır anlatmaya yetecek belki de bu kitabın neden bu kadar etkileyici olduğunu :

"neden bu kadar insafsızdılar? iki damla suydu alt tarafı. akıl almaz bir nefreti ve anlaşılmaz bir gaddarlığı yapayalnız göğüslemek zorunda kalan üç çocuk, o gece sabaha kadar ağladık".
okurken, ben de ağladım. kilometreler ve yıllar ötesinden... gerçekten de arkadaşım, kala esi skotothikes noris...

kitabın bana mirası, sayfa 123'ten bir cümle oldu hala kafamda evirip çevirdiğim ve de belki bir gün hakkında bir deneme yazmayı planladığım:

"ben şu ahlak denen kavramın, insanların mutluluğundan başka bir şey olmaması gerektiğine inanıyorum".

sevgili hronis missios, sanırım ben de öyle inanıyorum.

"insan" ve "mutlu olmak". üzerinde daha çok düşünmem gerekiyor!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

hakan günday ve "sehnsucht"

daha önce de defalarca söylediğim gibi, bir "illederomancı" olmadan önce, iyi bir roman okuru değildim (geçen bir buçuk yıl içerisinde ne kadar iyi bir roman okuru olduğum da tartışmaya açık tabii) ve kim ne önerirse onu okur ve sonrasında da kendi güvenli alanım olan tarih ve felsefeye dönerdim kuramlar ve kesin dediğimiz bilgilerle kuşatılmak üzere. yine de, ilk gençlik yıllarımdan bu yana yeraltı edebiyatına meraklı olmuşumdur. insanın içindeki - kendisine dahi itiraf etmekten korkacağı - karanlık yanları, ne dersek diyelim onu daha "insan" yapan eksiklikleri ve "olumsuz" yönlerini deşmek ve bunu da herkese okutabilmek bence her babayiğidin harcı değil.

bu merakım nedeniyle, hakan günday adını daha önce duymamış olmam beni çok şaşırtmıştı (aslında çok şaşırtması da gereksizdi, çünkü edebiyat dünyasında olup bitenleri takipten de oldukça uzaktaydım). pelin önerdiğinde, özellikle de kulüp olarak okuduğumuz ziyan hoşuma gidince, h.günday külliyatını edindim, rafa dizdim. sıralarını beklediler uzunca bir süre... geçen aylar içerisinde de sırasıyla malafa'yı, piç'i ve sonra da kinyas ve kayra'yı okudum (aslına bakarsanız, kinyas ve kayra henüz bu sabah bitti). sırada azil ve zargana var, azil rafımda bekliyor, zargana ise ilk kitapçı ziyaretimde rafıma katılacak.

yine de, yazmak için onları da bitirmeyi beklemek istemedim. tüm spoiler endişelerini içimden kazıyıp iki satırda h.günday'ın bana düşündürdüklerini cümle aleme bildirmek görevimdir dedim. kimi kandırıyorum, o kadar beğendim ve dahi bayıldım ki, hala okumayan kaldıysa bu "arıza" adamı, okusun istedim.




çok uzun yazmayacağım, sanırım herkes kendi keşfetmeli ve kendi fikrini kendi oluşturmalı günday hakkında. kendi karanlığına güvenle dalmanın yolunu gösterip kapıyı aralıyor hakan günday kitapları : uzak mesafeden kendimizi izliyoruz, en derinimizdeki "canavar"la birbirimize hırlayarak. üstelik de fiziksel yara almamız tehlikesi de yok... daha ne olsun?

henüz azil ve zargana'yı okumadığım için onlar hakkında yorum yapamayacak olsam da, hakan günday'ın beni bir kaç ufak ayrıntı haricinde hiç hayal kırıklığına uğratmadığını söylemeliyim. "yok canım bu kadar da olmaz artık" diyoruz ya... "bu kadar da olduğu"na dair hikayeleri her gün gazetelerin 3. sayfalarında ve ana haber bültenlerinde görüyoruz, internette şahit oluyoruz. biz uzağız belki böyle bir boşvermişliğe (ki bunun nesi boşvermişlik ki?!), böyle bir şiddete ama bu şiddet asla insana uzak değil.

bilen bilir, rammstein'ı çok seven kişiyimdir. bir gün tanıştığımda soracağım yazarımıza, kinyas ve kayra'nın fonunda sehnsucht albümü (özellikle de du hast ve bestrafe mich) ne kadar aktifti yazma sürecinde? ya da değil miydi? bilmem... bana öyle geldi! sanırım bir süre sehnsucht dinledikçe gözümün önüne önce kinyas, sonra da kayra gelecek, olduğu kadar :)

not : bilmeyenlere duyuralım, h.günday dot ile birlikte güzel projeler üzerinde çalışmakta. biz, pelin ile malafa'yı izlemiş ve çok beğenmiştik, şimdi ise heyecanla kinyas ve kayra (daha doğrusu sadece "kayra") uyarlamasını ve sinema için üzerinde çalışılan zargana'yı bekliyoruz. takip edin derim...