29 Mayıs 2010 Cumartesi

Paul Auster’ın GÖRÜNMEYEN Romanı



bir kitabı eline aldığında benim gibi önce arkasını okuyanlar varsa, bu kitabı ellerine alıp da arka kapağı çevirdiklerinde görünmeyen'in "dünya eleştirmenlerinin değerlendirmesinde yılın en iyi kitapları arasına alındığını ve hatta yazarın en önemli romanı olarak da tanımlandığı"nı görecekler. ben de - dünya eleştirmeni olmayan şu halimle - diyorum ki, henüz okumadıysanız hemen edinin ve okuyun, roman hızla akacak ve bir süre sonra sizi de "acaba mı?", gerçekten mi?" vb sorularla alıp götürecek bir örgüyle sizi sıkıca saracak.

60'ların sonundan günümüze kadar geleceğiz, ilkbahardan yaza, oradan sonbahara savrulacağız, adam walker ve çevresindeki (her biri farklı ama her biri de bir o kadar aynı) birçok karakterin katılımıyla çiçek çocukları (!), soğuk savaşı ve vietnamı, sömürgeciliği, aşk - arkadaşlık - aile ilişkilerini ve hatta bir takım tabuları (cinayet, ensest, vs) hem yüzeydeki görünür anlamlarıyla hem de felsefi açıdan sorgulayacağız. kimin hikayesi gerçek, hangi karakter sahte, doğru olan nedir, atılan herhangi bir küçük adım bizi nasıl da istemediğimiz noktalara götürüverir ve biz aslında bunu mu isteriz...?

kitap boyunca hem hep bir sonraki sayfayı merak edeceğinizi hem de sürekli olarak neyin gerçek neyin hayal olduğunu kendinize soracağınızı sanıyorum.

son sayfayı çevirdiğinizde ise keşke bir 100, 200 hatta 300 sayfa daha yazmış olsaymış auster derseniz, benim de kulaklarımı çınlatırsınız!


son derece kişisel dipnot:

paul auster, sevenleri içi bir tutku gibidir. bunu söyleyen ben değilim, sevenlerinin yalancısıyım :) şuncacık hayatımda iki adet paul auster romanı okudum (birisi "brooklyn çılgınlıkları" ki "folly" kelimesinin neden "çılgınlık" olarak çevirildiği konusunda hala pek bir fikrim yok ama roman güzel romandı o ayrı, birisi de işte bu yazının konusu ve yaklaşık iki saat önce bitirip bir kenara koyduğum "görünmeyen") ama söylemeliyim ki - özellikle bu son okuduğumdan sonra - herkesin bu kadar sevip de benim tanımakta çok geç kaldığım yazarın diğer romanlarını da edinerek mutlaka okuyacağım. böylece, bundan yaklaşık 3-5 ay öncesine kadar "ben paul auster okumadım ki" dediğim zaman bana burun kıvıran herkesle de başa çıkabileceğim :)

2 Mayıs 2010 Pazar

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk

Çocukluğundan itibaren – akranlarıyla birlikte – “modern” bir köle düzeninin sürdürülebilmesi için yetiştirilen Tender Branson. Amerika’nın ortalarında kurtarılmış bir bölgede kendi yasaları ve toplum yapılarıyla yüzyıllardır varlığını devam ettirmiş Creedish mezhebinin bir üyesi… Ya da bir ürünü… Belki de kurbanı… Hatta bir yıldızı… Görev – Tanrı – Sonsuz Yaşam – Kurtuluş – Modernite çarkının ufak bir dişlisi. Dişli takılırsa ne olur?

Okumak lazım.



Chuck Palahniuk, Gösteri Peygamberi’nde (Özgün adı “Survivor”, Anchor Books, 2000 – benim okuduğum çok başarılı bir Funda Uncu Irklı çevirisi, Ayrıntı Yayınları 4.basım, 2008) Dövüş Kulübü’nün başarısını – bence – aşmış gitmiş. Zaten çok beğendiğim bir anlatımı olan yazar, her bir hikayesinde ayrı bir serserilik yapıyor, ayrı bir hüneriyle beni gülümsetiyor. Bu romanında da daha ilk sayfasında başardı beni içine almayı ve 273 sayfa boyunca bırakmadı.

Tam sevdiğim gibi, zekice yazılmış bir kitap… Sivri dilden ve insanları kırmaktan kaçınmayan, gereksiz bir romantizme boğulmadan abartıyı en uçlarda kullanabilen ve tüm bunların ortasında postmodern hayatı ve sözde kültürü kılıçtan geçirirken kimseye merhamet göstermeyen Palahniuk.

En beğenilen işleri arasında sayılmamış olsa da, Gösteri Peygamberi hem çok tanıdık, hem de çok lezzetli!

Karakterlerden ya da hikayenin özetinden söz açıp da okumak isteyebileceklerin okuma keyfini bir milim dahi azaltmak istemem. O nedenle de sadece önermekle yetinecek ve çeşitli sayfalardan birkaç güzel alıntıyı buraya taşıyacağım :

“Kızı sakinleştirmek ve dinlemesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrının yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.” 
“İntihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark, basında çıkacak haberlerin miktarıdır.”
“Hayat hikayenin tam ortasında ölme şansın her zaman var.”


Chuck Palahniuk’tan bahsetmişken, kendilerini “The Cult” olarak adlandıran hayranlarının oluşturduğu ve sonrasında kendi izniyle “resmi websitesi” olmuş olan http://chuckpalahniuk.net adresini incelemek ve workshop’a göz atmak isteyebilirsiniz. Rivayet o ki, Palahniuk hayranlarının bu site üzerinden yolladığı tüm mesajlara bir şekilde geri dönmeye çalışıyormuş ve hatta her ay 6 hayranının hikayesini kabul edip detaylıca inceliyor ve yorumlarını iletiyormuş. Bir antoloji oluşturacak ve önsözünü yazacakmış. Bu antoloji konusunda ben söyleyenlerin yalancısıyım, ama enteresan şeyler var aslında sitede, göz atmaya değer :)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Ve Durgun Akardı Don - Mihail Şolohov: "Tanrı bizi dostlarımızdan korusun… Düşmanlarımızın hakkından nasılsa geliriz…"

4 aydır odamda, elimde, çantamda, gözümün ucunda sürekli olarak Şolohov ve kahramanları var öyle ya da böyle. Bu yazıyla birlikte de rafta yerlerini alacaklar ve bir nevi “daha genç kuşaklar”a yer açacaklar…



Şolohov’la, Ekim Devrimi’yle ve dönem Rusyası ile ilgili okumalar yapmak isteyenler için internet denen deryada istemeyeceğiniz kadar çok kaynak var, bu nedenle ben olayın tarihsel ve sosyolojik boyutlarını çok fazla irdelemeden direkt olarak kitapta beni en etkileyen, en çeken, en iten noktaları buraya taşıyacak ve bayıldığım bazı alıntılarla da noktalayacağım. Aksi takdirde, koskoca 4 cildi buraya hak ettiği şekilde eleştiremeyeceğim için yarım yamalak ve içime sinmeyen uzun ama karmaşık bir yazı yazmam gerekecek ve bir şeye benzemeyecek. O nedenle objektif bir yorum bekleyerek bu yazıyı okuyan varsa, üzgünüm, o yazı bu yazı değil! Tamamen kişisel bakıyorum olaya! Ve peşin peşin uyarıyorum : darmadağınık bir yazı okumak üzeresiniz, ne ciltlerin ve olayların sırasını ne de tarihsel kronolojiyi izleyebileceğim bugün. O kadar çok şey var ki yazmak istediğim, oradan oraya atlayacağıma şimdiden eminim (yazı bitiminde bir ekleme : aradaki gramer hatalarına, cümle düşüklüklerine, fiil çekimlerine bakmayıverin, bir ileri bir geri yazıp önceden yazdığım paragraflara sonradan eklemeler yaparak ancak bitirebildim yazmayı, oturup düzeltmeye sabrım kalmadı en sonunda!)

Üç ayrı bölüm var bu uzun hikayede… Birinci bölümde aşkı, gündelik hayatı, sosyal ilişkileri akıcı bir dille aktaran yazar sizi kapıp götürüyor o dönemin Don iline. İkinci bölüme geçişte savaş (ve tabii ihtilal) belası önce sayfaları sonra ruhunuzu sarıyor ve zaten görece yavaş olan anlatım iyice durağanlaşıyor. Tam artık nefes alamıyorum diye düşünürken birden son bölüme geçiyorsunuz, hikaye gene kişiselleşiyor fakat bu sefer de politik propaganda alttan alta kendini hissettiriyor (benim propaganda anlayışımdan daha farklı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim, sivri ve tokat gibi bir yönlendirme beklerken daha karışık ve zaman zaman çelişkili buldum ben yazarın komünizm yanlılığını. Ama zaten işin başarı sırrı da sanırım burada, gerçekçilikte!)

Çok insancıl, insan merkezli, gerçekçi, komik ve acıklı bir hikaye okuyoruz 1600+ sayfa boyunca. Bir noktadan sonra ben şahsen kendimi kaybettim olayların savruluşunda ve hikayeye sağdan soldan girip çıkan yan karakterlerin içinde. Çok enteresan bir deneyim oldu benim için, öyle ki en sıkıldığım ve bunaldığım anlarda dahi kitabı elimden bırakmak gelmedi aklıma çünkü “e peki iyi de sonra ne olacak” merakı sayfaları çevirerek devam etme gücünü verdi bana. İşin tuhafı, aslında “sonra” ne olacağını hepimiz biliyorduk da zira komünist rejim önünde sonunda hakim oldu Rusya’ya, olmadı mı? Fakat makrodan çıkıp mikroya inebildiğiniz andan itibaren hikaye Rusya üzerindeki olaylar olmaktan çıkıp Gregor’un, Pantaleymon’un, Aksinya’nın, Bunçuk’un, Prokor’un ve daha nicelerinin hikayesi oluyor ve bir şekilde hepsi birbirine bağlanıp aynı trajedinin içinde minik gülümseme molaları eşliğinde yoğrulup gidiyor.

Durgun ya da değil, Don akıp gidiyor!

Savaş hikayeleri bana göre değil, kafam da kalbim de kaldırmıyor. Üzülüyorum, kızıyorum, tansiyonum çıkıyor, anlam veremediğim her şeyde olduğu gibi savaş sahnelerine ve insanların – bana göre kişisel anlamda sebepsiz – gaddarlığına şahit oldukça kısa devre yapıp mavi ekran hatası veriyorum. Ve okurken hikaye boyunca sık sık bunu yaşadım.

Toplantımızda arkadaşlarım beni püriten ahlakçılıkla itham etmiş olsalar da burada gene tekrarlayacağım : günümüzde alışık olduğumdan çok farklı değerlere ve ahlak anlayışına sahip, son derece kaba ve zalim insanlar arasında kaldım okuduğum birçok sayfa boyunca. Hayret ettim, üzüldüm, kızdım, kendimi dışında tutup sadece okur olarak kalmak zaman zaman zor geldi. Evliliğe ve aileye bakış açılarındaki bana yabancı değerlerini yerli yersiz yermemek adına notlarım arasına bolca “kendine göre değerlendirme bu bambaşka bir coğrafya ve bambaşka bir dönem!” diye yazmam gerekti, gördükçe kendime çekidüzen verdim. Sonuç itibariyle, öylesine zor ve geniş bir coğrafyada yaşayan insanların görece duyarsız, kaba, düşüncesiz ve bencil olmaları çok şaşılacak bir şey de değildi… Ama bana takacak bir konu lazımdı ve ben de bunlara takıverdim :)

İnsanların nahifliği beni en çok etkileyen şey oldu bu macerada. 2 koca cilde yayılmış savaş, devrim, isyan, iç savaş boyunca gerçekten – yüzyıl sonrasında okumama rağmen – savaşın ne derece bezdirici, ne derece insanı doğasından uzaklaştırıcı, insanlığından çıkarıcı bir şey olduğunu yaşadım ve “bitsin artık bu savaş lanet olsun!” diye iç çekip nefret, bezginlik, bunalım atakları yaşadım. Gerçekten de, özellikle 3.ciltte anlatılan savaş o kadar gerçekçi, o kadar detaylı ki, şimdiye kadar okuduğum hiçbir savaş metnine benzemiyor. Savaşın romantizmi yok. Herkes hem “iyi” hem de “kötü”. İç savaşın akıl almazlığı, aile içinde insanların nasıl da düşman olabileceği, insanın gözünün ne kadar kararabileceği ve bir ideoloji yüzünden nasıl akrabalarını dahi gözünü kırpmadan öldürebileceği bir kez daha gözlerimizin önüne ayna gibi seriliyor. Sen bizi ideolojisinin altında yatanı kavrayamamış saplantılı ve intikam peşinde koşan cahillerden koru tanrım!

Üstelik bir noktadan sonra o kadar anlamsızlaşıveriyor ki her şey! Kim hangi tarafta? Kim haklı? Kim değil? Nasıl her şey bu kadar trajik bir şekilde raydan çıkabiliyor? Yanıt ise elbet gene insan doğasında saklı… Bir yazar olarak Şolohov’u bu kadar gerçekçi yaklaşabildiği ve hikayeyi sivri bir komünist propagandasına dönüştürmeden insan faktörünü önde tutarak anlatabildiği için defalarca kutlamak isterdim. Zira bir okur olarak ben bu noktalara bu derece daldıysam, olayların göbeğinde kalıp da yine de yaşamını bir şekilde “normale en yakın şekilde” sürdürmeye çalışan farklı bir dönemin, bambaşka bir düzenin insanlarının neler hissettiği ve düşündüğü sürekli olarak aklımın bir köşesindeydi.

Peki, bu kadar gerçekçi ve bu kadar insana özgü anlatılan hikayenin edebi yanı hiç mi yoktu diye soracak olursak (malum, “edebi” dediğimizde kelime seçimlerinin daha bir özel olmasını bekliyoruz ister istemez ve sıradan bir insanın aktaracağından daha farklı aktarılmış metinler bekliyoruz), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Şolohov ödülün hak etmiş mi hak etmemiş mi değerlendiriveriyoruz kafamızda (evet ya, bize düşüyor sanki onun yazarlığını ve tekniğini deşmek!). Fazla aramamıza gerek kalmıyor ve görüyoruz ki daha ilk cildin sonlarına doğru savaşın içine yeni yeni girerken anlatımın sadeliği, nahifliği, “neden??” sorgulamasının derinliği bizleri yer yer hem duygulandırıyor hem de kendine hayran bırakıyor. Rusya Ana’nın evlatlarını savaşa gönderdiği satırları ele alıverelim hızlıca:

“Trenler… Trenler… Sayısını bilene ne mutlu! Şaşkın Rusya! Ülkenin atardamarları boyunca, demiryolları üzerinden boz kaputlu kanını Batı sınırına gönderiyordu.” (Cilt 1, S.281)

Biliyorum, beğendiğim her bir bölümü, beni etkileyen her bir noktayı buraya aktarmaya ne vakit yeter ne de klavye üzerinde dolaşan parmaklarımın gücü. O nedenle ufak görünen ama ne kadar anlamlı olabilecek birçok satırı buraya alamıyorum, okumanın keyfini kimsenin elinden almak istemem.

Karakterlere gelecek olursak… Hemen heyecanlanmaları, cahil ama içten bakış açıları, çabucak etki altında kalmaları ve birden fikir değiştirebilmeleri, anında çark edebilmeleri ve birbirlerine – günümüz tabiriyle – “dalıvermeleri” ne kadar da bizim insanımıza benziyor! Kendi insanımızı ve ülkemizdeki çeşitli sıkıntıları düşünürken Bunçuk’a kulak veriyorum, diyor ki :

“Yüzyıllardır adamların gönlüne işlemiş boyun eğme alışkanlığını yıkmak, bilgisizlik duvarlarını devirmek, Kazaklara haklı oldukları inancını aşılamak ve onları çekip ileri götürmek için ateşi baştan tutuşturmak gerekti” (Cilt 2, S.147)

Bize de bir Bunçuk mu lazım ne?

İnsanları için kendilerinden vazgeçenlerin önünde sonunda varacağı noktaya varıyoruz nihayetinde :

“Halk aldırmaz ki! Kim başa geçerse geçsin, onun için hepsi bir…” (Cilt 3, S.92)

Ve evet, işte bu noktada iş gerçekten çok hüzünlü bir hal alıyor… Ama okumayı bırakmıyorsunuz, bırakamıyorsunuz, devam ediyorsunuz…

Aşka, meşke, aile içerisindeki gündelik komik ya da üzücü olaylara, ufak dargınlıklara ve günlük hayatın yorucu temposuna dalıveriyorsunuz… Aksinya’nın aşkına (aslında dramına) ortak oluyor ve Natalya’nın saf cesaretine şaşıyorsunuz. Belki size biraz uzak kalan bir vicdan / vefa / aile anlayışı görüyorsunuz ama neyin normal neyin anormal olduğunu düşünmeyi bir kez aşınca fark ediyorsunuz ki aslında bu insanlar gerçekten de İNSAN. Ve onlar bir aile. Ve onlar aslında birbirine bağlı ve birbirini seven bir aile! Ve başlarına neler neler geliyor… Üstelik de ne için…

Üzülüyor, etkileniyorsunuz.

En sonunda çember tamamlanıyor ve onca yaşananın üzerinden gene başladığı noktaya – bir nevi – dönüyor, elinizden kitabı üzülerek bırakıyorsunuz, bittiğinde yaşayacağınızı düşündüğünüz ferahlık yerine derin bir melankoli kaplıyor bünyenizi.

Ya da en azından benim bünyem böyle tepki verdi… :)

Mümkün olduğunca detaylara dalmadan yazmaya çalıştım, okumak isteyenlere haksızlık yapmaktan çekindim. O kadar çok olay ve o kadar çok insan gördük ki sayfalar boyunca, hepsini hakkını vererek yazmak bu kısıtlı yer ve zamanda mümkün değil (ve bir de, itiraf ediyorum, hikayeyi deşecek diğer arkadaşlarımın benim de sevdiğim ama buraya almadığım bazı kısımları kendi yazılarına taşıyacaklarına inanıyorum) Bu nedenle, bir ufak alıntıyla bitiriyorum ben, sizlere iyi okumalar dileyerek tavsiye ediyorum bu kitabı…

2.Cilt, Sayfa 360 :

Derken bir yaşlı adam atına binip köyden çıktı, mezarın başında ufak bir çukur kazdı. Yeni kesilmiş bir meşe sopasının ucuna iliştirilmiş küçük bir adak tahtası dikti oraya. Küçük damın altında Meryem Ana’nın kederli yüzü usulcacık parıldıyordu. Onun hemen altında, tahtaya eski Slav harfleriyle iki satır karaladı ihtiyar:

Böyle güç, kargaşalı günlerde,
Kardeş kardeşi suçlamasa olmaz mı?

İhtiyar, atına binip uzaklaştı. Küçük adak yeri kırda öyle kaldı. O sonu gelmez yaslı görünüşüyle gelip geçen yolcuların gözlerine hüzün veriyor, yüreklerinde garip ezik bir özlem uyandırıyordu.



ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

11 Mart 2010 Perşembe

"geçmişte ardında bıraktığın iz geri dönüp üzerinden geçer"

son zamanlarda okuduğum romanlar arasında en keyif alarak, en elimden bırakmadan, en sürüklenerek okuduğum ve - yazarın doğası gereği - aralıklarla rahatsız da olsam beni asla kaybetmeyen bir roman okuttun bana.

öncelikle, söylemeliyim ki, hakan günday adını daha önce duymuş olmakla birlikte henüz okuma fırsatım olmamıştı, bu nedenle de karakteristik tarzı ile ilgili fazla yorum yapamayacak ve geçmiş romanlarıyla karşılaştıramayacağım (önceki tüm romanlarını alacağımı ve okuyacağımı da buraya eklemek isterim bu arada...). belki de, daha önce hakan günday okumadığım için, şanslıydım biraz da... temiz bir damakla başladım okumaya ve romanın sonunda da ağzımda güzel bir tat kaldı.

antimilitarist yapıma, askerlik görevi ile ilgili düşünce ve hislerime, "türkiye'yi bir kaç büyük şehirden ibaret sanan" bir çevrenin mensubu olmam nedeniyle doğu / güneydoğu bölgemize dair önyargılarıma ve genel olarak bir romandan beklentilerime ters düşmeyen bir deneyim oldu ziyan ile geçirdiğim bir haftalık süre. bütün bir yıl içerisinde en yoğun olduğum dönemimin sonlarına doğru elime aldım ve uykusuz kalma pahasına yutar gibi de okudum.

tamamen kişisel yorum : kim ne derse desin, ben bu ziyan'ı çok sevdim! çünkü :

- ziya hurşit ismi ile tanışıklığım lise yıllarımın başlarına dayanır ve izmir suikastini sorgulamam nedeniyle tarih öğretmenimle ters düşmem ve hatta disiplin cezası ile karşı karşıya kalmam sebebiyle kitap bana ayrı bir "nostaljik" deneyim yaşattı. kurguydu ve "bizim ziya" gerçekteki ziya olmayabilirdi ama yine de ben heyecanla okudum ve zaman zaman tarih öğretmenimin kulaklarını çınlattım.


- karakterler gerçekten de hem karanlık, hem sığ, hem derin, hem umutsuz hem de umut dolu! deliler bir nevi... gerçekte asla hayatımda istemeyeceğim ya da en azından tahammülde zorlanacağım (deliririm zira onlarla empati kuracağım diye sanırım) karakterlerle roman sayfaları arasında haşır neşir olmayı ve "diğeri"ni böylece tanımayı bazen tercih edebiliyorum. ve benim "damak zevkim" romanda her zaman ağırdan, zor hazmedilenden, karanlıktan, kaybedilmişlikten yana. seviyorum yani, yapacak bir şey yok.

- birinci dünya savaşı ve hemen akabindeki kurtuluş savaşı dönemi her zaman için çok ilgimi çekmiştir ve gerek görsel gerek yazılı her türlü dönem yapıtı hoşuma gider.

- lise ve üniversite yıllarını nihilist ve anarşist akımların tarihçesi ve temel felsefesini okumakla ve anlamaya çalışmakla geçirmiş bir insan olarak tanıdık fikir ve manifestolarla sık sık karşılaşmak da beni zaman zaman "gençlik" günlerime ve o dönemdeki kafa patlatma seanslarıma götürdü.



kitabı henüz okumamış olanlara çok da fazla "spoiler" vermek istemediğim için kısa kesiyorum burada. özet olarak demeliyim ki ironi ve sarkazmın çok yerinde, tadında ve güzel kullanıldığı, görünürde damardan nihilizm yüklemesinin yapıldığı ama aslında sadece korkudan kaynaklı bir içine kapanık olma halinin anlatıldığı, yazarın kendi hayatından ipuçları ve bazen de direkt bilgiler aldığımız ve beni hayal kırıklığına uğratmayan - heyecanla sonuna geldiğim bir kitaptı "ziyan".

bitirmeden, söylemeliyim ki kitaptaki en sevdiğim sürpriz muse'un blackout şarkısının da satırlar arasında geçmesi oldu - benim okurken dinlemekten hoşlandığım şarkıyı yazarken dinleyen varmış... :)

hakan günday : seni okumaya devam edecek bir okurun oldu, bilgine!! :)

aslında günday'a mesajımla bitirecektim ama dayanamadım, iki alıntı yapacağım:

"milliyetçiliğin bir din olduğu bu ülkede, zorunlu hale getirilmediği takdirde askerlik hizmetine gönüllü bulamayacaklarından korktuklarını anlamalıydık!" (s.163)
"dünyanın bütün ordularının bütün üniformaları aynı kumaştan dikilir, asker. görünmezlik kumaşı. içine girdiğin anda kaybolursun. seni kimse bulamaz..." (s.138)

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

14 Şubat 2010 Pazar

'İnci Gibi Dişler'den yansıyanlar..

her yazıma aynı cümleyle başlamaktan ben sıkıldım ama yine de kendime engel olamıyorum, çünkü son dönemde yazdığım üstünkörü ve hatta yüzeysel yazıların sebebi unutulmasın istiyorum :)

bu bağlamda, "inci gibi dişler" de benim için daha çok servisteyken okuduğum, pek fazla derinlemesine inceleme fırsatını yaratamadığım ve hakkında hiç araştırma yapmadan arkadaşlarımızın anlattıklarıyla yetinmek zorunda kaldığım bir kitap olmak zorunda kaldı.

jamaika ve bangladeş kökenli iki ailenin ingiliz kültürüyle kavgalarını, o kültürü reddetmelerini, her ne olursa olsun o kültür içinde kaybolmamak adına herkesle ve her şeyle - ülkeyle, insanlarla, kültürle, geleneklerle, sistemle - kavgalarını okurken, aklıma daha çok bizim "alamancı" ailelerimiz geldi. köyünden çıkıp almanya'ya yerleşen, alman kültürü tarafından yutulmamak adına alman olan hemen her şeyi reddeten ve köyünün adetlerine, töresine, geleneklerine ölesiye ve körlemesine tutunan, bunun sonucunda da ne oraya ne de buraya ait olamayan insanlarımız... tek fark, onların inci gibi dişleri olmaması dedim kendi kendime. elbette farklar çok fazla ama yine de yaşanan zorluklar ve bunlarla başaçıkma yöntemleri bana çok tanıdık geldi.

yobazlığa, cehalete, aptallığa hiçbir koşulda katlanamadığım için kitap boyunca sık sık sinirlendim ve ileri geri konuştum karakterler hakkında kafamda. yazarın, bu kitabı 25 yaş civarında yazdığını göz önünde tutarak ve benim böyle bir şeyi asla beceremeyeceğimi de bildiğim için, hakkını teslim etmekle birlikte yine de benim damak tadıma biraz uzak bir kitap olduğunu hissettim (bunu yazınca da kendimi "yemekteyiz" programında sandım, o ayrı!)



ironiye aşina, hayran ve meraklı bir insanım. ancak zaman zaman bana dahi "e yuh artık ama yahu" dedirten bir ironiler bombardımanına tutulmuş olmamız yorucu geldi. en sevdiği yemeği kapasitesinin çok üzerinde yiyen ve sonunda bundan ötürü mide fesadı geçiren bir insan gibi hissettim kendimi. bu nedenle, maalesef zadie smith beni kendine bağlı bir okur yapamadı bu kitabıyla.

yine de, iyi ki okumuşum diyebilirim, böylece en azından merak etmem gerekmeyecek daha 20'li yaşlarının başında sadece 80 sayfalık bir müsveddeyle 250bin pound gibi ciddi bir avansı alabilen insanın yazdıklarını. ayrıca eğlendiğim, şaşırdığım, merak ettiğim kısımlar olmadı kitapta dersem yalan söylemiş olurum. zaman kaybı değildi asla. ve de belki de doğru zamanda okudum, biraz aralıklarla da olsa, aktı gitti kitap. zamam zaman zorladı beni, zaman zaman üzerinde oturup düşünmem gerekti geriye dönüp ama bir süre sonra sabrım kalmayınca bıraktım kendimi gitti kitap son sayfasına kadar.

merak ettiğim bir nokta ise bu kitabın ilk yayınlandığı zamanlarda ingilizlerin kitaba verdikleri tepki oldu. ve türkiye'de türkiye & türkler hakkında böyle bir kitap yazılmış olsaydı burada ne tepki verilirdi (biraz da sırıtarak) düşündüm. ailelerinin hatalarını - yanlış evlilikler, çocuk yetiştirirken yapılan "iyi niyetli" türlü yanlışlar - ödeyen çocukların ne "ev"dekilere ne de "acı vatan"dakilere uyum sağlayamamaları, "anavatan"ın her zaman sadece bir hayal olarak kalması ve bunun o ezeli tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan döngüsü içerisinde ezikliğe sebep ve eziklikten sebep olarak sürekli olarak yüzümüze çarpılması, tüm çocukların mutlaka tam tersi bir kaçış yaratmaları ve "diğeri" olmaya çalışmaları aslında bir nevi özeti bu kitabın bence.

tek pişmanlığım, kitabı orijinal dilinde okumamış olmam çünkü benden önce yazan herkesin söylediği gibi, kabus gibi bir çeviriye mahkum etmiş oldum kendimi. ingilizce bilmeyen ve çeviriyi tek referans olarak kabul etmesi gereken kişilerin maalesef anlayamayacağı ya da ironisini yakalayamayacağı kısımları gördükçe çevirmene biraz teessüf ettim kendimce. fakat eğer kitap düzgün çevrilseydi kitapta bulduğum kopukluklar ve tutarsızlıklar giderilir miydi ondan emin olamadım. bir fırsat yaratarak orijinal metnini de okuyacak ve bunu kendim için öğreneceğim...

peki, kitapta nereleri beğendim, nerelerde eğlendim, nerelere katıldım? ya şimdi kaçın ki spoiler olmasın ya da aşağıya buyrun:

s.110 : "kahrolası savaşı otobüs kaçırır gibi kaçırdık jones"

s.200 : tayland kraliçesi örneği verilerek din ve gelenekler ile ilgili bölüm

s.245 : "ya her şey kutsaldır ya da hiçbir şey. o başkalarına ait şeyleri yakmaya başladıysa, o zaman kendi de kutsal bir şeyini yitirmeli"

a... son olarak... jamaika diline ait bir şey de öğrenmiş olduk kitapla birlikte : dillerinde "ben" - "sen" - "o" ayrımı yokmuş. anlaşmak zor olmalı diye düşündüm kendi alışkanlıklarımdan yola çıkarak. ama bir yandan da azami bir birlik beraberlik duygusu yaratır gibi geldi bana. pratikte o duygu var mı yok mu o kültürde, işte onu bilemiyorum :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

ne albaya mektup var(dı) ne de gizli emir…



öncelikle, kısa hikayeye kısa yorum, albaya mektup yok :

marquez severim, karakterlerinin kendilerine has güçlerini izlemekten, zaman zaman hayret etmekten, aralıklarla onlarla kavga etmekten ya da o çok derinden gelen gururlarına şapka çıkartmaktan hoşlanırım. fakat sanırım ben iyi bir öykü okuru değilim. ben daha içine girip karakterlerle kaynaşana kadar 60 sayfacık bitiverdi! bir işe gidiş ve işten geliş öyküsünün iki "bana çok uzak" karakteri oluverdi albay ve karısı. ve albayın inadından, karısının pratik yaklaşımından, birbirlerine olan pasif agresyonlarından, son olarak da horozdan başka maalesef bir şey kalmadı bana bu hikayeden. sıkılmadan okuduğumu hatırlıyor olmakla birlikte, üzerinden geçen 2 ay bendeki izleri korkarım silmiş götürmüş... ama marquez okurları bu kısacık kitabı eminim ki ıskalamayacaklar ve benim o dönemde konsantrasyon eksikliği nedeniyle atladığım birçok hoş detayı yakalayacaklardır. "sabrın sonu selamet" derler bizde ya, albayın sabrının sonundaki selamet belki de tartışmaya değer, bilemedim şimdi... çok kısaca, albayın karısının ağzından şuraya ufacık bir parça almak ve belki de kitabın özünü buraya taşımak istiyorum:
yirmi yıldır her seçimden sonra sana vaat ettikleri renkli küçük kuşları bekliyoruz ve elimize geçen tek şey ölü bir oğul... hiçbir şey, yalnızca ölü bir oğul. (s.46)
************

gizli emir ise, açıkçası, bambaşka bir hikaye (en azından benim için)!!

levhaların gerçeğiyle gerçeklerin levhaları aynı şey değildir. bunun gibi, gerçeksiz levhalar ve levhasız gerçekler de vardır. (s.258)
bugüne kadar ütopik / distopik hikayelere büyük ilgi duyduğum için le guin'den moore'a, orwell'den zamyatin'e (kendilerince ya da haklarında yazılmış) çeşitli yazılar / makaleler / romanlar okumuş ve birçok ortamda konu distopyaya geldiğinde ağzımın suları aka aka iştahla ve yüksek sesle herkesin sözünü ağzına tıkarak çeşitli ahkam kesmiş bir insanım. ve gizli emir'den habersizdim! kendime hem şaşkın hem de çok kızgınım, daha önce anday'ın sadece şairliğini tanıdığım ve romancılığından - özellikle bizim edebiyat tarihimiz içerisinde türünün ilk örneği sayılabilecek bu romanından - bihaber olduğum için kendi kendimle bolca dalga geçerek kendimi aşağıladığım da bir gerçek.

melih cevdet anday hakkında hiçbir şey bilmiyor olmam beni biraz utandırdı (çünkü şiirlerini çok severim). anday'ın filozof kişiliğini, birçok farklı konudaki fikir ve yorumlarını izlememe ve kendisini - sanırım - daha yakından tanımamı sağladı kitabımız. sonsuzluk, bilim, evren, kuantum fiziği, akıl vs. sevgi, anarşizm, sanat, ölüm vb birçok konuda fikirlerini satırların arasına cömertçe serpiştirmiş anday. öyle ki, bir noktadan sonra romandan çok didaktik bir metin okuduğu hissini veriyor okuruna (ya da en azından bana verdi, isyan ettim ara sıra, ben roman okumak istiyordum, "öğreten adam"ın katı fikirleriyle tokatlanmak değil!).

yine de, ve her şeye rağmen, okumaktan hiç pişman olmadığım ve mutlaka tekrar okuyacağım bir roman gizli emir. çünkü, her şeyden önce, hala ve son derece güncel bir hikayeyi barındırıyor, günümüzün ergenekon, gizli devlet ve benzeri yapılanmasını çözmek için belki de enteresan fikirler içeriyor (sayfa 75'i okumanızı ve "teşkilat"ın kapanması halinde serbest kalan görevliler için gerekecek olan yeni teşkilata dair ironik paragraf üzerinde düşünmenizi öneririm. ya da sayfa 175'te "siyasetçi ahmet"in tanımlandığı paragrafın ne kadar da tanıdık geldiğini hatırlatırım).

bana çok vurucu etkisi olan bir alıntıyı buraya taşımak zorunda hissediyorum kendimi:

…."ölen biz değiliz olsa olsa korkakça bir kaçıştı, ama "ölenle biz aynı değiliz" kaba fakat cesur bir bölümlemedir. Bu cesaret gelişigüzel öldürmekten doğuyor. Kızgınlıktan öldürme, öç almak için öldürme, şan şeref için öldürme günümüzde yerini keyif için öldürmeye bırakmıştır. Evet şaşmamalı, keyif için ya da can sıkıntısından. Bunun en belirli örnekleri toplu örneklerde görülüyor. Askerler bir köye giriyorlar erkekleri öldürüyorlar, gelmişken kadınları öldürüyorlar ve öldürmüşken çocukları da öldürüyorlar. Üstelik bunlar o köyü korumak için gelenlerdir. Görüyor musunuz düşman yerine dostu öldürmek dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu tür öldürmenin ne kerte olağan karşılandığını anlatan tek gerekçe “nasıl olsa ölecek değil miydi?” gerekçesidir ve bunun cezası kimseyi korkutmuyor, çünkü bunun cezası şimdiye değin düşünülmemiştir. Suça karşı ceza anlayışı tek tek yer etmemişse, toplumun ceza biçmesi anlaşılmaz kalır. Çocukları olan bir adamın, başkasının çocuklarını öldürmesi, onun kafasında böyle bir ceza anlayışının bulunmadığını gösterir : "ölen benim çocuklarım değil."

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

17 Ocak 2010 Pazar

SARAMAGO ile tanışmak… Filin Yolculuğu

İlk saramago okumamdı ve her şeyden önce en hoşuma giden şey saramagonun (benim de göreceğiniz gibi şu satırlarımda uyguladığım ama uygularken aklım çıkan) büyük-küçük harf ayrımları, noktalama ve paragraf uygulamalarına karşı anarşist yaklaşımı oldu. Ve çok severek okudum.

Bu noktada söylemeliyim ki benim gibi takıntılı insanlar için okuması zevkli fakat uygulaması çok zor böyle kuralsız yazıları! O nedenle ben gene bildik tanıdık kurallara, imlaya ve noktalama işaretlerine dönüyorum izninizle... :)

Muhteşem Süleyman (née Süleyman) ile Fritz (née Subhro) ile birlikte, bir Hindistan fili ile terbiyecisinin hiç de alışık olmadığı coğrafyalarda, benim hiç alışık olmadığım bir tarihte, enteresan gelen bir çok aristokratik davranışlarla süslü farklı bir macera oldu bu okuma benim için. Saramago ile böylece tanışmış ve başta Körlük olmak üzere diğer eserlerini de okunacaklar listeme almış oldum. Kısıtlı edebi eleştiri altyapım ve yeteneğimle söylemeliyim ki Saramago gerçekten özgün ve ayakları her şartta yere basan bir yazar. Daha önce okumadığıma hayıflandım açıkçası...

Lizbon'dan Viyana'ya kadar toz - toprak - rüzgar - yağmur - dolu - kar vb bir çok zorluğu birlikte aşan filimiz ve terbiyecisinin arasındaki ilişki ile dönemin Avrupa kraliyetinin akrabalık ilişkilerini izlemek hem düşündürücü hem de çok eğlenceliydi. Özellikle de yazarın sohbet havasında aktardığı öykü boyunca günümüze dönerek okuruna nasihatlerini, açıklamalarını, güncel fikir ve karşılaştırmalarını çok tuttum. Beni bir dakika bile kaybetmedi Saramago.



Mizahın eksik olmadığı felsefi bir eser bu kitap. Subhro ile birlikte "Tanrıya mı inanacağım yoksa filime mi?"sorusunun yanıtı insanın her daim aklında dönüyor hikaye boyunca ve özellikle de sonrasında. Kader - ironi - baskılar - din - tarih... İnsanların irili ufaklı topluluklarda ve toplumlarda mucizelere, farklı olana, gelişime ve ilerlemeye karşı duydukları korku ile karşılık hayranlık... Lutherciler ile Katolikler arasındaki farklar ve karşılıklı güvensizlikler... O dönemin bir gerçeği olan (hoş bugün değişen ne var diye sorarlar adama) cehalet... Sonuçta, yazarın da dediği gibi, "yolculukta kimse en yavaş hayvandan daha hızlı gitmeye yeltenemezdi kuşkusuz" ve "doğanın kimi gizemleri ilk başta çözülmez gibi görünür, ayrıca olduğu gibi bırakmak daha hayırlı olabilir çünkü yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir". Kendisine katılıyorum her iki saptamasında da.

Tam benlik bir hikayeydi kısacası. Üstelik, yaşanmış - ya da en azından tarihsel olarak bir şekilde gerçekleşmiş - bir durumun bu kadar akıcı bir şekilde aktarılması ve tarih ile kurgu arasındaki boşlukların hiç rahatsız etmeden ve göze batmadan, abartılmadan, doldurulması bende ciddi bir Saramago hayranlığı yarattı. Sayfa 179 - 180 boyunca şahit olduğum, yazarın yabancı dillerin anadile sızmasına duyduğu tepki ve bunu dile getiriş biçimi de cabası.



Aşağıya bir alıntı daha yapıyor ve sizlere de bu kısa ama güzel yolculuğu tavsiye ediyorum (kitapta geçtiği gibi, çeviriye ve çevirmenin de özen gösterdiği gibi Saramago'nun imla protestosuna dokunmadan kopyalıyorum) :

"(komutan) Kendi başlarının çaresine bakmanın bir yolunu bulacaklar, dedi evrensel olarak her derde deva kabul edilen cümlelerden birine başvurmuştu, bu tür cümleler arasında, sadaka vermeyi reddettiği zavallıya sabırlı olmasını tavsiye edeni kişisel ve toplumsal ikiyüzlülüğün kusursuz bir örneği olarak başı çeker."

Tanıdık geldi mi bu durum? :)

İyi okumalar!!