15 Kasım 2010 Pazartesi

yalnızlık deliliğin hammaddesidir (korkma ben varım)

bundan birkaç ay önce okuduğum ve çok beğendiğim dublörün dilemması'nı bitirdiğimde aklımda derhal murat menteş'in diğer kitabına geçmek vardı. araya giren "ayın kitabı" ve işlerin yoğunluğu nedeniyle biraz ertelemem gerekse de, yaklaşık bir ay önce korkma ben varım'ı da okudum. yazmam biraz vakit almış olsa da, damağımdaki tad hala güzel.

öncelikle, sonuç : beğendim. çok beğendim hem de.

kelime oyunlarının her birinde ayrı ayrı ve çok eğlendim ben. murat menteş'in iki kitabı arasındaki (daha da) olgunlaşmış hali hoşuma gitti (daha iyi bir kurgu var k.b.v.'da. daha iyi oturtulmuş karakterler, daha sürükleyici olduğunu düşündüğüm bir öykü söz konusu). hele bir 10 sayfa kadar ersin karabulut misafirliği var ki, tadından yenmiyor vallahi!

fakat, belki de bir yazarın ilk okunan kitabının (hele de beğenilmişse) kalpte ayrı bir yer edinmesinden ötürü, k.b.v.'la d.d.'nı karşılaştırdığım zaman oyum dublörün dilemması'ndan yana. tabii bu tamamiyle subjektif bir değerlendirme.

absürd anlatımı seviyorum, içerisindeki "olabilir"leri yakalamayı seviyorum, "yok artık oha" diye şaşırmayı ya da gülüp geçmeyi seviyorum. hızlı akan hikayelere bayılıyorum, özellikle murat menteş'in bu hiperaktif tarzı tam istediğim gibi bir okuma keyfi veriyor bana. zeki espriler, neşeli kelime oyunları, akıllı kurgu, dalga geçen bir yazım stili. hepsinin ötesinde de eğlendiren bir kitap. bilemiyorum başka ne istemeli m.menteş'ten, yeni bir kitaptan başka? :)




bazı kitapları anlatmak zor aslında, okumak lazım. hikaye kadar stil de önemliyse söz konusu kitapta, o sayfaların arasına dalıp da ilk elden deneyimlemeden anlamak pek mümkün değil. bu nedenle bu yazıyı bırakın, kitabın kendisini okuyun. hem eğlenin hem de düşünün, tamam mı?

not : okurken not almamışım ve üzerinden çok zaman geçmiş, kitabın 424 sayfasını tarayıp da sevdiğim alıntıyı buraya almaya üşendiğim için ekşi sözlük'e bakayım dedim, orada benim de beğendiğim bir paragraf yazılmışsa buraya kopyalarım diye düşündüm ve bu arada şöyle bir entry gördüm :


***
gizliajans'ın 63. sayfasında yer bulan bu cümle, muhakak ki murat menteş'in beklenen, aynı isimli romanına yüksek dozda atıf içeriyor.
----
"korkma" diyerek usulca yüzümü okşadı. "korkma ben varım." işte o an bir fırtına kopar, sanki yer yerinden oynar. ellerine sarıldım. "âşığım ben sana."
***


okumuştuk gizliajans'ı ve sevmiştik çok. bu detayı atlamışım ben. :)

Hronis Missios - İyi ki Erken Öldün

"öldüğüme yanmıyorum. üzüldüğüm tek şey, hayallerimin ölümünden sonra ölmemdir"

diyordu satırlardan birinde karakterlerden birisi... ve belki de hikayenin tamamını en vurucu şekilde beynimize kazıyan buydu okuduğumuz 221 sayfa içerisinde.

"hikaye" diyorum ama, haksızlık ettiğimi düşünmeden edemiyorum bir yandan da. çok zaman geçti okumamızın üzerinden, bir aydan çok daha uzun bir zaman. ve şu ana kadar yazmaya elim varmadı. çok etkiledi beni "iyi ki erken öldün", o kadar ki, bir yandan elimden bırakamadan sayfaları çevirirken diğer yandan ne zaman biteceğini, bitmesini istediğimi, "normal" hayatıma dönmeye can attığımı geçirip durdum içimden. ve bitirdiğimde de bir süre hiç düşünmemek, hatırlamamak üzere bir kenara koydum kitabı, gözümden uzağa. bu nedenle de belki en son söyleneceği en başta söylerek diyorum ki, ben bu kitabı kimseye öneremem. çok beğendim, hatta belki de okuduğum en etkileyici metindi, fakat kimseye kendi geçirdiğim bunalımı tavsiye edemem. eğer empati kurmadan (ya da minimumda tutarak) ve sadece dışarıdan bakıp bir roman havasında okuyup geçebilecekseniz, kaçırmayın. ama benim gibi hipertansif bir bünyeye sıkışmış ve empatinin suyunu çıkartan bir deliyseniz, tüm sorumluluk sizde. benden söylemesi. ve gene baştan söylemeliyim ki, belki de en dağınık yazım olacak bu, çok duygusal yaklaşıyorum konuya, şimdiden affola.



ben 17 yaşındayken liseyi bitirip üniversiteye başlamış, kendi başıma yaşamaya alışmaya çalışan, derdi parasını ay içerisine eşit dağıtıp yetiştirmek ve sabahın ilk dersine yetişebilecek şekilde uyanmaktan ibaret bir kızdım. 3 kere idama mahkum edilmiş ve bunun endişesiyle ("endişe" ne kadar hafif bir kelime bu arada!) günlerini hapiste işkencelere maruz kalarak geçirmiş insanların kafa yapısı da yaşadıkları da bana çok uzak. bu nedenle de dehşet içindeyim. bizim yakın tarihimizde yaşanılanları okuduk, izledik, düşündük elbette ama ilk kez bu kadar saf, bu kadar direkt, bu kadar yaralayıcı bir şekilde serildi "her şey" gözlerimin önüne.  daha ilk 10 sayfada boğulduğumu hissettim ve bir noktadan sonra sanki nefes alamaz hale geldim. bilmiyorum eğer yazar araya gülümseten ayrıntılar karıştırmasaydı (mizah? bilemiyorum... ama nefes molası oldu, onu söylemeliyim) devam edebilir miydim bu şahitliğe. okurken sık sık kendime dönüp "bunlar olurken bu çocuk 17 yaşında!" "aman allahım 13 yaşındalar daha!" diye hatırlatmak ihtiyacı duydum. bu kadar acı, bu kadar hayalkırıklığı, bunca taciz, bu kadar kısa bir yaşamda... tabii düşününce, bu "kısa" dediğimiz şey, kime göre kısa? neye göre kısa? düşünmeye değer.

devrime de devrimciliğe de girmiyorum. zaten, yazarımızın parti yönetimi ve kendisiyle hesaplaşmasını, seçimlerini kendisine karşı savunmak zorunda kalışını, siyasal çıkarlar uğruna feda edilen ideoloji, romantizm ve insancıllığa yaktığı ağıdı okuyacaksınız eğer bu kitabı elinize alırsanız. ve - muhtemelen - solun eleştirisinin yer aldığı sayfalarda kafanızı onaylarcasına sallarken bulacaksınız kendinizi benim gibi. ya da belki de öyle olmayacak. hikaye o kadar kişisel ki aslında, değerlendirmelerin nesnel olması çok zor olacak bence.

yalın, saf, masum ve insanca bir hayat okuyoruz ve bu nedenle de bu kadar etkileniyoruz aslında. "onlar" ve "biz" olmanın bedelinin ödetildiği bir kabus. sayfa 63'ten 2-3 satır anlatmaya yetecek belki de bu kitabın neden bu kadar etkileyici olduğunu :

"neden bu kadar insafsızdılar? iki damla suydu alt tarafı. akıl almaz bir nefreti ve anlaşılmaz bir gaddarlığı yapayalnız göğüslemek zorunda kalan üç çocuk, o gece sabaha kadar ağladık".
okurken, ben de ağladım. kilometreler ve yıllar ötesinden... gerçekten de arkadaşım, kala esi skotothikes noris...

kitabın bana mirası, sayfa 123'ten bir cümle oldu hala kafamda evirip çevirdiğim ve de belki bir gün hakkında bir deneme yazmayı planladığım:

"ben şu ahlak denen kavramın, insanların mutluluğundan başka bir şey olmaması gerektiğine inanıyorum".

sevgili hronis missios, sanırım ben de öyle inanıyorum.

"insan" ve "mutlu olmak". üzerinde daha çok düşünmem gerekiyor!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

hakan günday ve "sehnsucht"

daha önce de defalarca söylediğim gibi, bir "illederomancı" olmadan önce, iyi bir roman okuru değildim (geçen bir buçuk yıl içerisinde ne kadar iyi bir roman okuru olduğum da tartışmaya açık tabii) ve kim ne önerirse onu okur ve sonrasında da kendi güvenli alanım olan tarih ve felsefeye dönerdim kuramlar ve kesin dediğimiz bilgilerle kuşatılmak üzere. yine de, ilk gençlik yıllarımdan bu yana yeraltı edebiyatına meraklı olmuşumdur. insanın içindeki - kendisine dahi itiraf etmekten korkacağı - karanlık yanları, ne dersek diyelim onu daha "insan" yapan eksiklikleri ve "olumsuz" yönlerini deşmek ve bunu da herkese okutabilmek bence her babayiğidin harcı değil.

bu merakım nedeniyle, hakan günday adını daha önce duymamış olmam beni çok şaşırtmıştı (aslında çok şaşırtması da gereksizdi, çünkü edebiyat dünyasında olup bitenleri takipten de oldukça uzaktaydım). pelin önerdiğinde, özellikle de kulüp olarak okuduğumuz ziyan hoşuma gidince, h.günday külliyatını edindim, rafa dizdim. sıralarını beklediler uzunca bir süre... geçen aylar içerisinde de sırasıyla malafa'yı, piç'i ve sonra da kinyas ve kayra'yı okudum (aslına bakarsanız, kinyas ve kayra henüz bu sabah bitti). sırada azil ve zargana var, azil rafımda bekliyor, zargana ise ilk kitapçı ziyaretimde rafıma katılacak.

yine de, yazmak için onları da bitirmeyi beklemek istemedim. tüm spoiler endişelerini içimden kazıyıp iki satırda h.günday'ın bana düşündürdüklerini cümle aleme bildirmek görevimdir dedim. kimi kandırıyorum, o kadar beğendim ve dahi bayıldım ki, hala okumayan kaldıysa bu "arıza" adamı, okusun istedim.




çok uzun yazmayacağım, sanırım herkes kendi keşfetmeli ve kendi fikrini kendi oluşturmalı günday hakkında. kendi karanlığına güvenle dalmanın yolunu gösterip kapıyı aralıyor hakan günday kitapları : uzak mesafeden kendimizi izliyoruz, en derinimizdeki "canavar"la birbirimize hırlayarak. üstelik de fiziksel yara almamız tehlikesi de yok... daha ne olsun?

henüz azil ve zargana'yı okumadığım için onlar hakkında yorum yapamayacak olsam da, hakan günday'ın beni bir kaç ufak ayrıntı haricinde hiç hayal kırıklığına uğratmadığını söylemeliyim. "yok canım bu kadar da olmaz artık" diyoruz ya... "bu kadar da olduğu"na dair hikayeleri her gün gazetelerin 3. sayfalarında ve ana haber bültenlerinde görüyoruz, internette şahit oluyoruz. biz uzağız belki böyle bir boşvermişliğe (ki bunun nesi boşvermişlik ki?!), böyle bir şiddete ama bu şiddet asla insana uzak değil.

bilen bilir, rammstein'ı çok seven kişiyimdir. bir gün tanıştığımda soracağım yazarımıza, kinyas ve kayra'nın fonunda sehnsucht albümü (özellikle de du hast ve bestrafe mich) ne kadar aktifti yazma sürecinde? ya da değil miydi? bilmem... bana öyle geldi! sanırım bir süre sehnsucht dinledikçe gözümün önüne önce kinyas, sonra da kayra gelecek, olduğu kadar :)

not : bilmeyenlere duyuralım, h.günday dot ile birlikte güzel projeler üzerinde çalışmakta. biz, pelin ile malafa'yı izlemiş ve çok beğenmiştik, şimdi ise heyecanla kinyas ve kayra (daha doğrusu sadece "kayra") uyarlamasını ve sinema için üzerinde çalışılan zargana'yı bekliyoruz. takip edin derim...


26 Eylül 2010 Pazar

çok sesli koro : dublörün dilemması





murat menteş'i kelime oyunları, sürükleyici kurgusu, zeki örgüsü ve eğlenceli konusu için tebrik ediyorum! ve merak ediyorum, kendisi de, acaba, bu roman kadar hiperaktif mi?

aynı olay(lar)ı farklı karakterlerin gözünden ve karşıt açılardan okumayı sevdim, karakterlerin isimlerini sevdim, severek takip ettiğim afili filintalar'ın çıkış noktasını sevdim, öğreten ama bunu hiç umursamayan adam murat menteş'in tarzını sevdim, başka romanlara ve filmlere ve şarkılara yapılan göndermeleri sevdim, kısaca ben bu kitabı sevdim.

eğlenerek, gülerek (iyi tamam, kahkaha atmamış olabilirim ama eğlendim ve gülümsedim ara ara) ve severek okudum ama sonu konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim korkarım. güldür güldür, gümbür gümbür aktık kitabın sonuna kadar ve birden çağlayan incecik bir çaya dönüşüverdi sanki ve tıkandık... hani "benim için önemli olan konu değil, örgü ve eğlence, yapacağım numaraları yaptım sonunu da şöylece bağlayıvereyim" demiş sanki menteş. ya da belki de dememiş, bana öyle gelmiş. ama o kadar kusur kadı kızında da olur :)

sözün özü: "hayatım boyunca okuduğum en şahane kitap" olmamakla birlikte, okuduğunuz süre boyunca sizi çok eğlendireceğini ve iyi vakit geçirmenizi sağlayacağını düşündüğüm dublörün dilemması'nı kısaca ve bence, okuyun, okutun.

ayrıca, not 1: bilen bilir, bilmeye çok meraklı ve öğrenmeye tutkun bir insanım. sanırım biraz da bu nedenle, en sevdiğim karakter ibrahim kurban oldu. sağolsun satır satır bir çok istatistiği öğrendim sayesinde.

bir de, not 2: kitabın sonundaki şakaya kandım, yalan yok :)

son olarak, not 3: ''canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur''

19 Eylül 2010 Pazar

Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery : postmodern düşünürler düşünen keşişlere karşı

bir çok terslik nedeniyle normalde yapmayacağım bir şeyi yaparak kitabımızı okumaya toplantımıza 2 (yazıyla, iki) gün kala başlayabildim. üstelik de ne iki gün! karın ağrıları ve stres gırla giderken bir yandan da madame michel, paloma ve monsieur ozu ile kirpinin zarafeti'nin derinlerine inmeye çalışmak zor oldu.

sonuç : kitap toplantıya yetişti ve ben sanırsam son zamanlarda hiç bu kadar keyif alarak bir kitap okumamıştım! bir çok bölümü (özellikle felsefi ağırlığı yoğun olan bölümler) üzerinde çok düşünmeye fırsat bulamadan sadece okudum geçtim ama sırf bu nedenle dahi, elimde sırada bekleyen 3 kitabı bitirdikten sonra mutlaka dönecek ve bu kitabı tekrar okuyacağım. özellikle benim gibi, kulübümüzün kurulmasından önce romanlarla arası sadece eş dost önerileriyle sınırlı olup da okumaları genelde felsefe ve tarih temelli olan bir kişi için bir nevi hasret gidermeydi kirpinin zarafeti. :)




değerlendirmeye ve eleştirmeye kalksak bir çok nokta çıkacaktır eminim, nitekim toplantımız sırasında (çokça da eğlenerek) her birimiz bambaşka noktalara dikkat çektik ama her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, muriel barbery normalde çok fena bir sonuç ortaya çıkabilecek bir işe soyunarak kendi felsefi, sosyolojik, ekonomik duruş ve değerlendirmelerini bize aktarırken akan bir kurguyu da araya sokuşturabilmiş ve insanı asla sıkmayan bir deneme ile itmeyen bir romanı aynı anda kotarabilmiş. kendisine şapka çıkartıyorum!

bana enteresan gelen noktalar olmadı mı? olmaz mı! buyrunuz, geçelim üstlerinden tek tek:

1 - yazarımız kendi his, düşünce ve tezlerini "toplum tarafından düşünceleri genelde kabul görmeyen ya da önem verilmeyen" iki tiplemenin (bir kapıcı ve bir çocuk) gözünden aktarmış bize. fakat ne kapıcı ve ne çocuk! normalde çok enteresan saptamalar yapacaklarına zaten emin olduğum bu iki tipleme kendilerine toplum tarafından biçilen kalıpların misliyle dışında parlıyorlar. bu da beni - kısıtlı vaktime rağmen - çok düşündürdü : barbery ya bu iki tiplemenin olağan (ya da genel olarak rastlanan) birikim / algı / anlatım seviyelerine inemediği için onları kendi seviyesine yükseltti ve inatla bu karakterleri kullanmak istediği için ortaya ultra sofistike bir kapıcı ile hem üstün zekalı hem de müthiş deneyimli bir çocuk çıktı, ya da kafamızdaki stereotipleri ve tabuları tamamen yıkıp paramparça ederek baştan afallatarak bizlerin de sorgulamalara gömülmemizi istedi. hangisi olduğu konusunda hala çok emin değilim, bu nedenle yazarımız ile ilgili daha fazla araştırma ve okuma yapmak konusunda kararlıyım.

2 - kolay anlaşılır felsefi metinler (evet, yazar yer yer blok halinde felsefe eklemiş romanına) ve yerinde sosyolojik saptamalarla güzel akan bir roman söz konusu ancak her ne olursa olsun, ne kadar üstün zekalı ve duyarlı olursa olsun, 12 yaşındaki bir çocuğun ancak yaşla gelebilecek bir takım his ve değerlendirmelerini gerçekçi bulamamak yer yer bana neyi okuduğumu unutturdu. hatta - sonradan bunun özellikle yapıldığına ikna oldum ve yazarı bu konuda da başarılı buldum - ilerleyen bölümlerde "çocuk" birden adıyla sanıyla ve fiziksel özellikleriyle karşıma çıkıverdiğinde kitabın ve fikirlerin ve olayların tamamı birden kafamda dağılıverdi, her şeye farklı bir gözle bakmaya başladım. ve fark ettim ki aslında yazar çok da "uçmamış", öyle ki küçük kıza genelde sosyolojik tespitler yaptırırken, felsefi tezleri üstümüze salmayı kapıcı kadına bırakmış ki yaş ve deneyim aradığımızdan ötürü bu gibi savlara inanmak için, daha kolay kabul edebilmişiz yazılanları. çok akıllıca :)

3 - kitabın başından sonuna "a tribute to tolstoy" havasında olması, tolstoy sever bendeniz için çok hoşa gidiciydi, söylemeden geçemeyeceğim (ama anna karenina'da bir çok şeyi artık hatırlamıyor olduğumu görmem, okunacaklar listemi derhal güncellememe sebep oldu, bunu da eklemeliyim).

4 - kitabın sonunda müthiş bir kreşendo yapan ironi, sayfalar boyunca peşimizi bırakmayarak beni yazara hayran bıraktı. seviyorum ironiyi, zaman zaman canımı yaksa da!

sonuç itibariyle...
... "herkes bilir ki kavramdan bihaber olmak bütün bilinçli niyetlerden daha güçlüdür." (s.216)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çöplüğün Generali: ilk oya baydar deneyimi bu kitapla olmamalıymış…

hayatımın en sıkıntılı okuma deneyimiydi!

1 - okuduğum ilk oya baydar romanı buydu. pek bir beklentim yoktu ancak arkadaşlarımızın oya baydar beğenisi nedeniyle beni çok sıkmayacak ve hatta aralıklarla da olsun yazılanlara katılacağım bir kitap bekleyerek aldım elime çöplüğün generalini. ilk 150 sayfa kadar iyi gitti, hikayeciklerdeki kahramanların diğer hikayeciklerle bağlantılarını takip etmek, anlatılanlardan sıkılmaya vakit bulamayarak bir sonraki öyküye geçmek hoşuma gitti. ancak söylemeliyim ki hikayeler bittikten sonra akademisyeni takip etmeye başlamak benim için bir işkence oldu, kitabın sonuna kadar kaç kere ofladığımı ve kaç kere pufladığımı saymadım. sayfalarca uzayıp (uzatılıp) duran bir hikaye, insanın içini bayıyor bir noktadan sonra ve kişisel olarak parça parça okuduğum hikayeler beni nasıl sürüklediyse ortasından sonrası da bu kadar sıktı, aynı şeyler yazılmış sürekli bir şekilde! anlatım dili basit ve rahat okunur olsa da, tekrarlar beni kitaptan da konudan da "olaylar zinciri" süsü verilmeye çalışılmış kurgudan da soğuttu.

2 - oya baydar'ın bu kitabı büyük bir aceleyle yazdığı ve de hiç üstünden geçmeden yayınevine teslim ettiği belli. usta diye adlandırılabilecek yazardan bazı örneklerini aşağıya yazdığım hataları görmek beni rahatsız etti ve "ben artık oya baydar oldum, yazdım karaladım tamam işte okusunlar" diye mi düşündü acaba dedirtti :

- "arabadan indim. yolun ortasında durdum (....) aracımdan inip karşı tarafa geçtim". (s.13, kaç kere inebilirsin ki arabandan aşağı, aracından inmek farklı bir şey mi ki?)

- "iyi saatte olsunlar" (s.36 ve 109, iyi sıhhatte olmaları sanırsam daha iyi olacaktı, bunun özellikle yapılmış bir hata olmadığını düşünüyorum zira söyletilen karakter bir emekli öğretmen)

- "onunla ilk kez (...) tanışmıştım" (s.183, bir insanla kaç kere tanışılabilir ki?)

- "(tel örgülere atfen) bu bölge, bu topraklar bir sır barındırıyorsa, orada gizli olmalıydı...(2 cümle sonra)... bir şeyler gizlenmek isteniyorsa tel örgülerin arkasında olmalıydı" (s.194, bu tekrar neden? gerekli miydi??)

uzatmayacağım, bu ve benzeri hatalar tamamen aceleden ve dikkatsizlikten meydana geliyor, maalesef oya baydar kalibresinde yazarlara yakışmıyor ve benim gibi saplantılı, takıntılı okurlara rahatsızlık veriyor...

3 - kitaba alınmış "moleskin" reklamı beni alayla gülümsetti. ya da ben o kadar sıkılmıştım ki artık, okuduğum her şey gibi bu da bana battı :)

4 - her şey negatif değil elbet, beni de etkileyen, hoşuma giden tespitler var elbette ama o kadar "olağan"lar ki içinde yaşadığımız zaman nedeniyle, onların dahi çok üstünde duramıyorum. sadece, okuduğum zaman bana (şahsen) tokat gibi gelen bir noktayı şuraya almak isterim, çok haklı buluyorum:

" duymamak, görmemek, bilmemek için gazete okumaktan bile kaçıyorum. ne hakkım var ötekini küçümsemeye?" (s.153)

köşe yazısı kıvamında hikayeleri (evet beğendim, ilgimi çekti bu hikayeler, sıkmadı ve hatta merak bile ettirdi ama bir yere kadar.. sonlarını hatırlamak dahi istemem), didaktik dili, kafama vura vura neyin doğru neyin yanlış olduğunu bana öğreten yazarı ile birlikte vakit kaybı olarak nitelendirmeyecek olsam da sıkıcı bir deneyim oldu benim için çöplüğün generali. daha iyisini bildiğim için değil, ama arkadaşlarımın övgüleri nedeniyle daha iyisini beklediğim için.

üzgünüm.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

25 Temmuz 2010 Pazar

Salman Rushdie'nin "GECEYARISI ÇOCUKLARI" : nederlerona?!



Geceyarısı Çocukları’nı önermemin 3 sebebi vardı:

1 – Daha önce hiç okumamış olduğum Salman Rushdie merakım ve Şeytan Ayetleri‘nin henüz (ve hala) Türkçe olarak basılmamış olması nedeniyle başka bir kitabını seçmek zorunda kalışım.

2 – Bana enteresan gelen Pakistan – Hindistan ayrılığı dönemi (ve elbette İngiltere’nin oynadığı rolü) bir tarih kitabının soğuk sayfaları yerine bir kurgu dahilinde okumak isteğim.

3 – Kitabın arka kapağında okuduğum “Düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı…” tanımı, kitabın Pakistan’da yasaklı olması, Indra Gandi tarafından mahkemeye verilmek istenmesi ve aldığı ödüller…

Okuduktan sonra Geceyarısı Çocukları hakkında düşündüğüm 2 şey:

1 – Büyülü Gerçekçilik (Magic Realism) akımının aslında zor bir iş olduğu ama bir kere kendini kaptırdın mı çok harika bir şey olduğu!

2 – Salman Rushdie‘nin iyi bir romancı olduğu ancak seçtiği konu itibariyle kitabın insanı iterken çektiği (şöyle ki, insanın en muhtaç, en aşağılık, en çirkin yüzünü okurun suratına suratına fırlatmış ve bu nedenle de yüzleşmesi zor bir kitap) ve çok akıcı olmamakla birlikte çok güzel bir roman yazmış olduğu.



Ve benden kısa kısa notlar:

Metaforlarla bezeli, yabancısı olmadığımız din savaşlarının ve toplumsal tepişmelerin temeli oluşturduğu, ezilmişlik ve çaresizlikle örülmüş bir roman Geceyarısı Çocukları. Zaman zaman “yok artık daha neler!” dedirten ancak sonrasında anlatılan dönemin gerçekleri ve sahiden de yaşanmış olduğu hatırlandığında insanın tüylerini diken diken eden bir anlatı… Tarihle yüzleşme bir nevi. Geleneksel resmi tarihin ve okullarda öğretilenlerin bir adım ötesine geçmeyi ve kendini zorlamayı gerektiren bir metin. Okuması zor. Yüzleşmesi ve sindirmesi kolay değil zaman zaman. Doğunun mistisizmi ile kadim tarihinin Batının sömürgeci ekonomisi ve gelişmeleriyle yüzleşmesi ve her zaman olduğu gibi tevekkül sahibi olanın, sabredenin, beklentilerini öte dünyaya atayanın yenilgisi. Sistematik cehaletin getirdiği boşvermişlik ve birikmiş aptallıkların insanı okurken dahi sinirlendirmesi ve zaman zaman kitabı elinden atmak ve unutup gitmek isteği (sayfa 112′den ufak bir alıntıyla : “bu bağımsızlık sadece zenginler için; fakirler sinekler gibi birbirlerini öldürüyor“). Bizlere çok yabancı olmayan bir hikaye aslında: cahil bırakılan halk, dinin hem bölen hem de zamk görevi gören dogmaları, sorgulamadan kabullenmenin getirdiği kaybedişler, sistemli dezenformasyon (bilgi kirliliği) ile kafası karışan ve her verileni olduğu gibi kabul edip gaza gelen insanların tepkileri… Daha ne olsun?

Yazarın bizi oradan oraya savurduğu, dikkatimizi sürekli olarak geleceğe, henüz gerçekleşmemiş olana çekerek merakımızı canlı tuttuğu, yorucu bir hikaye bu. Üstelik de zavallı ve (kendisi dahil!) herkesten darbe gören gariban ana karakterimiz Salim ile antikahraman Shiva’nın içinde bulunduğu durum kıyım kıyım içimizi deşiyor. Ama yine de, okutuyor kendini kitap sonuna kadar! Üstelik artık siz nefes alamayacak kadar daralmışken ve Salim’i kendi pasifliğinde boğmak isterken, hikayenin son dönemecinde birden – nihayet! – öfkelenen Salim’in kendini bulduğu anda yaptığı “ben” olmak üzerine felsefesini gülümseyerek okuyabileceğiniz bir kıvama geliveliyorsunuz. İnsan aklı enteresan, birden aklına “ulan! öfkelenmeden kendini bulamıyorsun! illa dünyaların yıkılması mı lazım?” düşünceleri üşüşebiliyor.

Benzetmeler, metaforlar, çocuk gözünden naif anlatımlar ve kişilerin / eşyaların / olayların 60 yıllık bir döngü (evet, “döngü” kelimesi özellikle seçildi) içerisinde sürekli olarak öyle ya da böyle bir şekilde ortaya çıkarak “en sonunda” çemberi kapatması Rushdie’nin kurgu yeteneğine şapka çıkarttırdı bana.

Anlatması zor bir deneyim. Hem itti, hem çekti, arasıra zorladı, bazen aktı gitti… Anlatılan coğrafya ve bölgenin tarihiyle ilgili bilgi sahibi olunmadan alınacak lezzet kısıtlı. Yine de, ben önerdim diye söylemiyorum hehe, pişman değilim iyi ki okumuşum. Sonuçta, boş yere “1923′ten bu yana yazılmış en iyi 100 İngilizce roman”dan biri olarak seçmezdi herhalde Times dergisi…

... diyerek, sayfa 87′deki çok beğendiğim ufacık bir pasajı buraya almak istiyorum:

"…(annem) Her saniye daralan, her adımda kalabalıklaşan sokakların baskısı altında ‘şehirli gözlerini’ kaybediyor. şehirli gözlerin varsa görünmez insanları görmezsin, fil hastalığı olan adamlar, belden aşağısı olmayan tekerlekli kutulardaki dilenciler seni rahatsız etmez, döşenecek lağım boruları yatakhaneye dönüşmemiştir. Annem şehirli gözlerini kaybetmişti ve gördüklerinin yeniliği, kum fırtınası gibi yanaklarını döven yenilik onu kızarttı"

Son olarak, harika çevirisinden ötürü Aslı BİÇEN’i tebrik etmek istiyorum, çok kolay bir iş olmamış olduğuna hemen hemen eminim ve bir iki minör hata ile koca kitabı kotarmış olmasından ötürü takdir ediyorum (maalesef “Haydarabadlı Nizam” hatasını görmezden gelmem ve affetmem mümkün değil ama bu kadar kusur kadı kızında da olur!)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.