15 Ocak 2012 Pazar

Münir Göle - Fısıltılar : bin/bir kadın sövgüsü

satın alacağım kitapları genelde aşağıdaki yöntemlerden biriyle seçerim:

1 - eş dost önerisi

2 - yazarı önceki okumalarımdan tanımam

3 - dergi ya da internette yazar ya da kitap hakkında bir öneri / eleştiri görmem

yani, daha önce okumadığım bir yazarın adını ilk kez duyduğum / gördüğüm kitabını birisi önermemişse satın alma ihtimalim çok düşüktür. fısıltılar bir istisna. kitapçıda oyalanırken ve bu arada ne var ne yok diye bakarken tamamen tesadüfen elime geçen kitabın arka kapağındaki tanıtımı beni tavladı:

romalı apuleius'un çok kadınlı bir öyküsü. öyküyü yeniden yazmaya girişen ve bunu yaparken kadınlara sövüp sayan bir erkek kahraman. arada yazıya karışmayı, anlatıcıyı kışkırtmayı iş edinen bir başka erkek. kadınlarla, fısıltılarla örülü bir diyalog. yazdıkça kızan, kızdıkça yazan, konu dışına taşmaya meraklı anlatıcı, kendisine mutlak gibi görünen katı saptamalarıyla, kendini bir düğümün içinde, koca bir kabusun orta yerinde buluyor. münir göle, çok katmanlı, farklı türlere kapı aralayan yeni romanı fısıltılar'da sinsi sinsi, biraz haince damarımıza basıyor.



aldım ve okudum. hislerim karışık. sevdim ama bir yandan da neden sevdiğim konusunda biraz kararsızım.

öncelikle, bu bir roman değil. ya da en azından okullarda öğretildiği şekliyle "roman" tanımına pek uymuyor. bir diyalog var baştan sona. yazar (kendiyle mi benimle mi bilemiyorum) konuşuyor, anlatıyor, tartışıyor. ve bunu yapmak için de benim bir numaralı merakım olan mitolojiden faydalanıyor. üstelik de en sevdiğim iki öyküyü aktarıyor bize derdini anlatabilmek için: eros ve psykhe'nin öyküsü ekseninde persephone'un da hikayesine değiniyor, hem de taa kore olduğu zamanları unutmadan. böylesine bir metin söz konusuyken benim beğenmemem zaten mümkün olamazdı! iki mitolojik öyküyü satır satır anlatırken (yeniden yazarken) alt metinleri de ayrıca döşemiş ve kadınlar hakkında aklının almadığı her ne varsa önümüzde sıralayarak acımasızca psikolojik bir analiz yapmış yazar. dalga geçtiğinin erkekler tarafından anlatılan kadınlar mı yoksa sadece kadınlar mı olduğundan emin olamamış olsam da sivri bir kalem ve keskin bir dille aktarmış aktaracağını.

göle'nin çıkış noktası kadınların kendi aralarındaki çekişmeleri, kavgaları, kıskançlık ve merak ile bu hislerin sebep olduğu yıkımlar. haksız mı? pek değil. abartmış mı? bence hayır. ama tokat üstü tokat yemek her zaman zevkli olmayabiliyor. kadın okurlarının damarına bunca basarken bir yandan da anlatıcıya müdahele ederek onu da hizaya getiren göle ara sıra gönül almayı da ihmal etmemiş.

ben severek okudum evet. ama başlarken de dediğim gibi, en çok neyi sevdiğimden emin değilim, özellikle çevremdeki bir sürü kadında gördüğüm sakat yanları öldüresiye eleştiren sivri dilini mi yoksa mitolojik temelini mi? bunu anladığım zaman kime tavsiye edip kime uzak durmasını söyleyeceğimi de kestirebileceğim. o zamana kadar, kendi riskinizdir alıp okuma kararı vermeniz ya da vermemeniz :)

bir mini kuple ile bırakıyorum sizi, sayfa 103'ten:

erkeksiz olmak, yalnız kalmak, dişiliği yaşayamamak, psykhe gibi, ablalarının da kabusu olmuştur bir zaman. kim olursa olsun, yeter ki bir erkek olsun düşüncesiyle inlemişlerdir. evde kalmak her kadının en korkulu rüyasıdır. erkek olsun, nasıl olursa olsun, diye çılgınlar gibi aranıp durur kadınlar. kadınlığın sağlaması, normalliğidir erkek. kadın, kendi kadınlığına inanabilmek için, kim olursa olsun sevmeyi öğrenir, sevmeyi öğrenmeyi bir şey sanır. ablalarda olduğu gibi, bu saplantılı arayış, harcanan zaman geçtiğinde hüsranla sonuçlanmaya yazgılıdır. erkeği elde etmenin yeterli olmadığı gerçeği çıkıverir saklandığı yerden. kadın, içinde büyüyen ekşimeyle yaşamayı kabullenmekle, yeni bir hüsranın peşine düşmek arası ikilemle karşı karşıya kalır.




Psyche at the Throne of Venus, (Matthew Edward Hale)

Güvercine Ağıt - Gürsel Korat (konu önemlidir, kurgu ise her şeydir!)

açık söylemek gerekirse, müge bize 'güvercine ağıt'ı önerdiğinde mutlu oldum çünkü:

1 - şimdiye kadar hiç okumadığım bir yazarla tanışacaktım
2 - bir yol hikayesi okuyacaktım, üstelik 13.yüzyılda anadolu nasıl bir yermiş görecektim
3 - ironiye doyacaktım

ya da ben öyle sanıyordum. hayallerim yıkıldı çünkü:

gürsel korat sanırım anadolu'nun 13.yüzyıldaki toplumsal halini iyi araştırmış, ya da zaten uzmanlık alanı olabilir o dönem. benim tarih bilgim o kadar derin olmadığı için işin bu kısmına yorum yapamıyorum. fakat rahatlıkla (benim uzmanlığım olmamasına rağmen) korat'ın edebi konsantrasyonunun çok kuvvetli olmadığını söyleyebilirim. sürükleyici bir romana dönüştürülebilecek çok güzel bir malzemeyi ele almış yazarımız fakat maalesef kurgudaki eksikliklerle kopuk ve altı boş bir metin koymuş ortaya.



karakterlerin aktarılan zaman dilimindeki hallerini tanıyoruz: adları nedir, nereden gelirler ve nereye giderler. fakat bizim için hikayeyi anlamlandıracak, hikayeyi yazacak olan o asıl sorunun yanıtı hiçbir yerde yok 261 sayfa boyunca: neden? ne oldu da bu insanlar bu ruh halindeler? ne yaşadılar ve bu onlara ne hissettirdi ki romanda yaptıklarını okuduğumuz o şeyleri yaptılar? bunların yanıtları yok.

bir noktada durdum ve düşündüm: başa dönüp tekrar okursam acaba atladığım bazı noktaları satır aralarında bulabilir miyim diye tekrar karıştırdım kitabı fakat hayır, sorun okurun konsantrasyonunda değil, sorun romanın 2 boyutlu olmasında. ona asıl derinliğini, anlamını kazandıracak olan 3.boyut yok bu deneyimde.

bir çok karakterle tanışıyoruz, biri bir kapıdan girerken diğeri öteki kapıdan çıkıp gidiyor. ama neden girdi sahneye, ne kattı hikayeye bunu göremiyoruz. başka bir karakterle ilgili bir ipucu mu verdi ya da bir olayın içyüzüne dair bir noktayı mı aydınlattı diye baktığımızda elimiz boş kalıyoruz ortada tekrar. sadece bir isim çorbası olup kalıyor kafamızda.

sanırım çok nahif yaklaşmış duruma gürsel korat. niyeti ve çıkış noktası çok iyi fakat maalesef uygulamada attığı teğelleri sağlamlaştıramaması nedeniyle kitabın parçaları elimizde kalır olmuş. karakterler ayrı ayrı geliştirilmiş, aradaki bağ kurulmadığı için hikayenin içine yedirilememiş. 5 kişi apayrı yollar almış, bir noktada yolları kesiştirilmek istenmiş ama çok da birbirinin içine geçirilememiş. bunu derken bir kez daha durdum düşündüm: acaba amaç bir anın fotoğrafını çekip onu mu okura göstermek, hayatta başa gelen felaketlerin aslında nedensizliğinden mi dem vurmak? öyle dahi olsa, karakterlerin iç dünyalarını ve geçmişlerinin onlarda bıraktığı izleri tanımadan ve bilmeden şahit olduklarımız da sadece şöyle bir bakıp (anlamlandıramadığımız için) bir kenara attığımız fotoğraf karesinden öteye gidemiyor his dünyamızda. his dünyamıza etki etmiyor bu roman.

ya da benim his dünyama etki etmedi. yol boyunca gidiyoruz bir patikada, bir kreşendoya vardığımızı sanıyoruz, patika çıkmaz sonlu, bir duvar karşılıyor bizi ve kreşendo olabilecek o yükseliş birden elimizde toz olup kalıyor. ben şahsen kendimi son cümledeki balık gibi hissettim. yazarla yapılmış şu (tıklayınız lütfen) söyleşiyi okumak da kafamdaki soruları pek yanıtlayamadı.

yine de, yazarın hakkını teslim etmem gereken bir kaç nokta var:

1 - seçtiği konu tamamiyle hoşuma giden bir alan. "13.yüzyıl anadolusu da nasılmış bakalım" diye meraklanarak okudum sıkılmadan.
2 - ironik bir anlatımdan bahsedildiğini hatırlıyorum. olayların kendisi bir bütün olarak ironik, burası kesin. bu nedenle de ironiseverler bu kitabı denemek isteyebilir, her şeye rağmen ve büyük bir beklenti oluşturmadan.
3 - yer yer kullanılan dönem dili (maalesef bu konuda bir uzmanlığım olmaması nedeniyle elbette doğru kullanımından emin olamam) ve günümüz yerleşim yerlerinin o dönemki isimleri (aklımda kaldığı kadarıyla erziron, trapezon, vb) ilgimi çekti ve hoşuma gitti.

son olarak, eklemek istediğim bir nokta da, kitabı okurken aklıma sık sık bir "ortadünya haritası"nın ne kadar da işe yarayabileceği geldi. belki sonraki baskılar için yazar / yayınevi bunu değerlendirebilir. :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

ONCA YOKSULLUK VARKEN ha Emile Ajar ha Romain Gary ne fark eder?


insana çok koyar yalnız bir çocuğun hali. hele benim gibi uçlarda bir yufka yürekli ve sulugöz iseniz size daha da fena koyar! sert olmaya çalışan ama yalnız bir çocuk, korkan ve bunu kendine dahi ifade etmekten çekinen... sözün özü: momo beni yerle yeksan eyledi. dağıldım onun peşinden şehrin sokaklarında, dükkanlarda, seslendirme stüdyolarında dolanırken, parça parça ayırdı beni bacaksız. sanırım biraz da bu nedenle üzerinden 2 ay kadar süre geçmiş olmasına rağmen pek de yazmaya yanaşmadım romanla ilgili. çok dokunaklı çünkü ve çekiniyorum yazdığım herhangi bir cümle ile henüz okumamış bir insanın romandan alacağı tadı bozmaktan. bu nedenle de detaya girmeden (ki zaten şu anda kalkıp da toparlayamıyorum anlamlı cümleler halinde düşüncelerimi) bir iki madde olarak şuraya notlarımı düşmek istiyorum:

- fahişelerin gayrımeşru çocukları için bir pansiyon işleten madam rosa ve hem azınlık hem de fahişe çocukları olan misafirlerinin öyküsü ilk satırından sonuna kadar beni esir aldı, kaptı götürdü.

- toplumsal adaletsizlik ve "ezilen" psikolojisini okuruna mizahla yoğurarak veren yazara saygı duydum.

- 10 yaşındaki bir çocuğun samimiyetini böylesine yansıtabilmek büyük başarı, bu arada dokunaklılıkta sınır tanımadığı ve yer yer beni perişan ettiği için yazara buradan teessüflerimi gönderiyorum! beni ağlatmayacak romanlar okumak istiyorum biraz da! önümüzdeki moderatörler, duyun şu sesimi!

bir alıntı yapmak istiyorum şuraya, sayfa 70'den:

yasalar, başkalarına karşı korunacak şeyleri olan kişileri korumak için yapılmıştır. mösyö hamil, yaşamın kutsal kitabında, insanlığın sadece bir virgül olduğunu söyler, yaşlı bir adam bu denli hıyarca bir söz ettiği zaman da benim buna ekleyecek hiçbir şeyim kalmaz. insanlık bir virgül değildir, çünkü madam rosa yahudi gözleriyle bana baktığı zaman bir virgül değildi, kutsal kitabın tümüydü belki, ben de artık bu kitabı görmek istemiyordum. madam rosa için iki kez camiye gittim, hiçbir şey fark etmedi, yahudiler için geçerli değildi çünkü. işte bu yüzden belleville'e dönemiyor, madam rosa ile göz göze gelemiyordum. madam rosa durmadan "oeil! oeil!" derdi, yahudilerin acı çığlığıdır bu, araplarda çok farklıdır, biz "hay hay" deriz, fransızlar da mutlu olmadıkları zaman "oh oh" derler, ne sanıyorsunuz, onların da başına gelir böyle şeyler. on yaşıma basacaktım, çünkü madam rosa öyle karar vermişti: kendimi bir doğum tarihine alıştırmalıydım, o da bugüne düşüyordu. madam rosa normal bir biçimde gelişmem için bunun önemli olduğunu söylüyordu, gerisi, anne adı, baba adı, hep züppelikti.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

4 Aralık 2011 Pazar

yazgıların tableti & erken kaybedenler: şu "öykü" dediğimiz şey ne güzel!

bir listem var, "okunacaklar" listesi: ne zaman bir yerde ilgimi çekeceğini düşündüğüm bir kitaba dair bir şey okusam ya da ne zaman birisi bir kitap önerse mutlaka eklerim listeme. liste sağlam, liste uzun, işimden ayrılsam da günümün 18 saatini kitap okumaya ayırsam bitirmem mümkün değil. ben de gözü asla doymayan ve kesinlikle iflah olmayan bir obur okur olarak bu listeyi sürekli olarak uzatıp duruyorum. ve listeden bir kitabın üzerini çizebilmek, "okunacaklar" arasından birini daha eksiltebilmek bana kendimi iyi hissettiriyor.

yazgıların tableti ve erken kaybedenler de bu listeden üzerini yakın geçmişte çizdiğim iki kitap (evet her iki kitabı da 'bazuka'yı okurken murat uyurkulak'ın notlarını görünce listeme eklemiştim). her ikisi de öykü kitabı, en sevdiğim türde! roman okumayı sevmeyi öğrendim geçen yıllar içerisinde ama öykünün insanı birden önüne katıp hızla derdini anlatan ve sonunda (genelde) tadını damakta bırakarak okurun hayalgücünü daha aktif kılan halini hala çok seviyorum.

-I-

yazgıların tableti'nde reha mağden detektif murat davman'ın gözünden "yusuflar"ın türlü ama hep aynı hallerini anlatıyor bize. her bir hikayede mutlaka bir katil var bir de maktul. bir yusuf var her daim: bazen bıçağı tutan el yusuf, bazen kanıyla kaldırımları sulayan beden. hepsi bir ama hepsi de farklı aslında. hikayeler kısa, cümleler genellikle öz. eğlencelik bir polisiye öyküleri derlemesi de olabilecek olan bu kitabı benim gibi "mutlaka derin bir şeyler var burada! reha mağden başka yazmaz" diye düşünerek okursanız, cümleler gözlerinizin önünde derin anlamlarını açıyorlar size. isterseniz, bir nevi ezoterik külte inisiye olma şansını yakalayabiliyorsunuz. ben severek okudum. öykü severler, polisiye severler, serseri detektiflerden hoşlananlar, kısa ve akıcı bir metne kendini bırakmak isteyenler kaçırmasın diyorum.



"Babilonya'da Tanrı'nın sayılan niteliklerinden biri, Yazgıların Tableti'ne sahip olmaktı ve bunun çeşitli nedenlerle çalındığını ya da zorla ele geçirildiğini okuruz. Bunlara sahip olan Tanrı, evrenin düzenini denetleme gücüne de sahip oluyordu." (arka kapaktan)

-II-

itiraf ediyorum, emrah serbes adını önce afili filintalar kanalıyla duydum, iyi bir yazar olduğunu okumakla birlikte behzat ç ötesinde kendisine dair pek fikrim oluşmadı (behzat ç. de bana ultra itici geldiği için kendisinden iki adım ötede durdum şimdiye kadar). çok ayıp etmişim! uzun zamandır böyle bir kitap okumaya ihtiyacım varmış da haberim yokmuş! erken kaybedenler'de serbes erkek çocuklarının dünyasına dalmış. 5 yaşında, 8 yaşında, 12 yaşında, 16 yaşında erkek çocukları: düşünceleri, hisleri, hareketlerinin ardında yatan motivasyonlarının iç dünyası. nahif ve olgun bir dille çizmiş çocukları emrah serbes. saflıklarını kaybetmeden yetişkin zırhına büründürmüş onları fakat çocukluklarını yitirmemelerini sağlamış. ince ve yerinde bir dengeyi oturtmuş ve bence harika bir iş çıkartmış. su gibi aktı hikayeler: güldüm eğlendim duygulandım hüzünlendim. daha olsa daha da okurdum. ben uzak durmuş ve hata yapmışım, siz yakın olun: okuyun. erken kaybedenler'i "yoldan çıkmış bir neslin manifestosu" olarak tanımlamış serbes arka kapakta, çok da yerinde olmuş. kitap nefis, tek kelimeyle nefis!



'korhan ağbi'nin kardeşi'nden bir alıntıyla bitirelim:
"eve gidip kitabı okumaya çalıştım. beş sayfa sonra sıkıldım. orhan kemal iyi bir yazardı muhtemelen, beş sayfadan çıkardığım sonuç, ders kitaplarında okuduğum şeylerden daha güzel olduğuydu. ama bana okumanın kendisi saçma geliyordu. birinin anlatmak istediği bir şey varsa, başından geçen ilginç bir hadise örneğin, doğrudan bana gelip anlatmasını beklerdim. eğer bunu herkese birden anlatmak istiyorsa film falan çekmeliydi. ayrıca filmlerde insanlar gülerler, ağlarlar, öpüşürler, her şeyi görürsün. kitaplarda böyle bir şey yok, sadece her okuyana göre değişen birtakım yaklaşık hisler var, görüntüyü sen yapıştırıyorsun üstüne. olmayan bir filmi kafanda çekmeye çalışıyorsun, hiçbir şey görmediğin halde her şeyi gördüğünü zannediyorsun. ayrıca bir kitabı herkes aynı anda okuyamaz. ama filmi pek çok kişi aynı salonda seyreder. video bile olsa en azından iki üç kişi aynı anda seyredebilir. ve tabii sevgilinle beraber seyrediyorsan el ele tutuşabilirsin, konuyu kaçırmayacak oranda öpüşebilirsin. bunun da yarattığı bir enerji var. film akar, kitap durur. her neyse... o zamanlar kafam biraz karışıktı."

7 Kasım 2011 Pazartesi

Aşktan ve Gölgeden! - Isabel Allende

"yazarken, karanlığı dile getiriyorum. hemen her zaman böyle oluyor. çünkü gerçekliğin bir parçasıdır karanlık. ancak, kitaplarımın karamsar olduğunu sanmıyorum. kitaplarımda çok fazla acımasızlık var, ama dayanışma, umut, bir parça mutlu son bile var. keşke yalnızca mutlu sonları yazabilseydim, ne yazık ki yaşam hiç öyle değil" diyor allende kitabın arka kapağında. sanırım hayatı ve de kitabı en iyi özetleyen cümleler bunlar.

karanlık bir dönemde karanlıklar içinde bir ülke. başında bir diktatör. bastırılmış, ezilmiş, süründürülen ve korku içinde saklanarak yaşayan bir halk. fiziki olarak saklanmayanlar da duygularını ve düşüncelerini sürekli olarak saklamaya koşullamışlar kendilerini (başka türlü yaşamaları pek mümkün değil zaten). sosyalizmin büyük yenilgisi askerin elinden gelir ve sonrasında öylesine bir dönem başlar ki insanlar asker postalı altında aldıkları yaraları dahi sarmanın devlet düşmanlığı olduğunu zor yoldan öğrenirler. hayat artık herkes için çok zordur. görmemek, duymamak, konuşmamak çok zor olsa da nefes alıp vermeye devam etmek ve çocuklarını hayatta tutabilmek için buna mecburdurlar.

sadece şili'nin yakın tarihini ve faşist diktatör pinochet'yi biliyor olmaktan değil, bizleri tam da canevimizden vuran olayların ta dibine düşmesinden ötürü çok yakın bir hikaye.



maalesef çok yakın hem de! kendi cumartesi annelerimizi düşünmek dahi yetiyor bunların nasıl da kendi burnumuzun dibinde, ülkemizin her yerinde yaşandığını hatırlamak için. bu nedenle de sıklıkla dalarak, iç çekerek, hissederek, hatırlayarak, düşünerek okutuyor kendini allende 'aşktan ve gölgeden' sayfaları boyunca. insanın içi eziliyor bolca.

yurdumuz gündemini düşünmekten kendimi alamadığım yerler oldu sayfalar boyunca - tadımlık 2 kuple alalım şuraya:

S.202 - "adalet, artık neredeyse hiç kullanılmayan, unutulmuş bir sözcüktü; özgürlük gibi, suç unsuru sayılabilirdi"

S.215 - "kamuoyuna suçluları cezalandıracağımızı bildirin, sonrasını düşünürüz, halkın belleği zayıftır nasıl olsa" (general'in ağzından)

acımasız olayları mümkün olduğunca az acıtarak ama insanda yer etmesini sağlayarak aktarmış allende, iyi de etmiş yoksa pek okunabilir olmayabilirdi kitabımız. sonlara doğru romantizm had sayfaya çıkmış olsa da sosyalizmde o çocuksu hayaller ve "ilerideki güzel günler beklentisi" olmasaydı halimiz nice olurdu? hayat içerisinde gördüklerimizden pek farklı değil kısacası.

ve hikaye biter (ya da başlar ve devam eder). çember tamamlanır, anayurda döner ispanya'nın evlatları. sonrası hayalimize kalmış ki biz onu en güzel ve yumuşak şekilde bitirmeye sonuna kadar hazırız. her hayal gibi!

bir önceki kitabımız 'lütfen anneme iyi bak'ta olduğu gibi bu kitabımızda da "ne kadar da bizim gibi! ne kadar türkiye gibi!" dedik. birbirine bunca uzak coğrafyalarda halkların bunca yakın hikayeler yaşamaları, düşündürücü olsa gerek. ama aslında çok da garip değil düşününce: nihayetinde, hepimiz insanız ve hepimiz güzel günler görmek istiyoruz, güneşli günler.*



*nazım'ın "güzel günler göreceğiz" şiirini bilmeyen var mıdır diye düşünüyorum an itibariyle - marşımız gibi olmadı mı geçen yıllar içerisinde ne zaman umut aşılanmaya ihtiyacımız olduğunda dilimizde o! :)


bitirmeden önce iki not:
1 - güney amerikan edebiyatına bayılıyorum! hiç hayalkırıklığına uğratmadı bugüne kadar beni!
2 - can yayınları ve korsan yayın konusuna tekrar giresim yok ama "çöplüğün generali" deneyimimden yola çıkarak, elime aldığım kitabın kalitesi maalesef beni gene düşüncelere sevk etti. bilemedim.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

16 Ekim 2011 Pazar

omma rul put'ak hae : lütfen anneme iyi bak

"İnsan ancak başına bir şey geldikten sonra, özellikle de kötü bir şey geldikten sonra geriye dönüp ne yaptığını düşünür. İşte öyle anlarda, keşke öyle yapmasaydım diyebilir". (S.17)

Kırsal kesimde yetişmiş, çocuklarını kırsal kesimde büyütüp büyük şehirlere göndermiş, hayatını ailesi ve evi ekseninde kurmuş bir anne. Yemeyip yedirmiş ve giymeyip giydirmiş bir kadın. Yetişkinlik hayatlarını annelerinden uzakta kurmuş, çoluk çocuğa karışmış ya da kariyerlerine odaklanmış, annelerini rahat ettirmek ara sıra akıllarına gelse de günlük hayat koşturması içerisinde her seferinde ertelemiş çocukları, ilgisiz (daha doğrusu karısını çantada keklik bilen) bir koca... Ve hep güçlü olmuş ancak artık yaşlanmış ve de sonunda hastalanmış bir kadın.

Anne ve baba çocuklarını ziyarete büyük şehre gelirler ve koca karısını kaybeder istasyonda. Ve çocuklarıyla bir olup her yeri arasalar da, ilanlar çıksalar da bulamazlar anneyi. Biz de bu arada her bir çocuğunun gözünden annelerini tanır, hatıralarına şahit olup hislerini okurken hayal kırıklıkları ve pişmanlıklarını öğreniriz: annenin fedakarlıkları, kızgınken ve çocukları onu anlamazken dahi aslında her şeyi çocuklarının iyiliği için yapıyor oluşu, hikayesinin saflığı insanın içini acıtıyor. Belki de bir yaşlılık klasiği bu: yuvadan uçan çocuklar kendi hayatlarını kurduktan sonra anneye pek zaman ayıramıyorlar ama anne için dünya hala sadece çocuklarından ibaret. Bizim alışık olduğumuz anlayıştan çok uzak düşmeyen bir hikaye bu. Belki de bu nedenle tam onikiden vuruyor hedefini. İnsanı kendi ana-babasıyla olan ilişkisini, onlarla olan iletişimindeki sabırsızlıklarını ve bunların nedenlerini gözden geçirmek zorunda bırakıyor. Aslen neyin önemli olduğunu, rollerin ne zaman ve nasıl değiştiğini sorgulamak, araştırmak zorunda kalıyoruz okurken bir yandan da kendi içimize dönüp.

Ve yer yer cidden canımız yanıyor. Buna rağmen elimizden bırakamıyoruz sanki ve bir yandan da sürekli dua ediyoruz bulsunlar annelerini diye. Ama işte hayat her zaman istediklerimizi vermiyor sanırım bize ve biz bazı şeylerin kıymetini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.

Çok severek okudum. Kulüpte önerilmeseydi kitapçı rafında görüp seçip okuma ihtimalim cidden çok düşük olurdu, iyi ki iRo! var dememe sebeptir 'lütfen anneme iyi bak'.



Kısa bir not olarak ekleyeyim: bizim okuduğumuz Türkçe çeviri aslen Korece yazılmış olan romanın "Please Look After Mom" adlı İngilizce tercümesinden gerçekleştirilmiş. Kore dilinde olup da İngilizcede bulunmayan bir anlamlandırma nedeniyle başlıkta önemli sayılabilecek bir nokta yakalanamamış. Burada "anneme iyi bak" derken aslında söylenmek istenen "annemi sana emanet ediyorum"a daha yakın bir şeymiş.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

4 Eylül 2011 Pazar

BAZUKA: aşk, yalnızlık ve şiddete dair hikayeler

kitap kulübümüzün ilk aylarında özlem bize tol'u okuttuğunda tanıştığım murat uyurkulak aklımı ve kalbimi “çünkü benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir” cümlesiyle kazanan ve bende (tol'u ve hemen sonrasında har'ı okuyup bayılmamın da etkisiyle) sonsuz kredisi olan bir yazar. cümleleri, seçtiği kelimeler, ülkemizin acılarına yaklaşımı derinden etkilediğinden olsa gerek, adının geçtiği her yazıyı, hikayelerini ve romanlarını takip ediyorum.

hal böyleyken, geçtiğimiz hafta özlem'in de buraya taşıdığı bazuka'yı tabii ki ıskalamadım. ıskalamadım ve bir süre önce rafıma ekledim ya, daha bu sabah fırsat bulabildim elime alıp da kapağını açmaya. gün içerisinde yaratabildiğim fırsatlarla okuyup bitirebildim. mutluyum. aksini de beklemiyordum zaten, çünkü bir kez daha murat uyurkulak beni ilk satırdan yakaladı. shakespeare'ın sonelerinden birinden yaptığı bir alıntı ile açmış kitabını bize uyurkulak (çev: can yücel) :

değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez...




kurgu konusunda çok başarılı bir yazar murat uyurkulak. sisteme her daim karşı. sistemin kendisine karşı ve bunu dile getirmekten kaçınmıyor asla. kelimeleri seçimi, cümle içerisinde onlarla oynadığı oyunlar iyi bir hikayeden her zaman keyif alacak her okur için çok çekici. çok vicdanlı bir insan olduğunu düşünüyorum murat uyurkulak'ın ben. direkt olarak vicdanımdan yakalıyor beni çünkü her seferinde. ve bu sefer de farklı olmadı. 9 hikayenin 9'unda da kafamı salladığım, "ah be!" diye iç geçirdiğim ya da minicik içimin sızladığını hissettiğim anlar oldu. su gibi aktı akmasına ya, çamur kaldı içimde kitabı bitirip de ne kadar "sahici" yazdığını düşündüğümde. bu kötü bir şey değil. bu - ülkenin bugüne kadar görüp yaşadığı ya da görmeyip yok saydığı her şey düşünüldüğünde - herkesin önce bir batması gereken bir çamur. her yanımıza bulaşmadan temizlenmeye kalkışacağımızdan şüpheliyim.

hikayelerin hiçbiri ile ilgili bilgi vermek istemem, kısacık öykülerden oluşturulmuş küçücük bir kitap. belki bir kaç saat sürecek bir okuma deneyimi. ama ıskalanmamalı. öykü severler mutlaka yakalamalı bir ucundan bu kitabı. öykü yazmak (layığıyla, güzel öyküler yazmak) her babayiğidin harcı değil. bulunduğunda da kaçırılmamalı diye düşünüyorum.




son olarak: yeni bir m.uyurkulak romanı bekliyoruz! çıksa da okusak :)