6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
26 Eylül 2010 Pazar
çok sesli koro : dublörün dilemması
murat menteş'i kelime oyunları, sürükleyici kurgusu, zeki örgüsü ve eğlenceli konusu için tebrik ediyorum! ve merak ediyorum, kendisi de, acaba, bu roman kadar hiperaktif mi?
aynı olay(lar)ı farklı karakterlerin gözünden ve karşıt açılardan okumayı sevdim, karakterlerin isimlerini sevdim, severek takip ettiğim afili filintalar'ın çıkış noktasını sevdim, öğreten ama bunu hiç umursamayan adam murat menteş'in tarzını sevdim, başka romanlara ve filmlere ve şarkılara yapılan göndermeleri sevdim, kısaca ben bu kitabı sevdim.
eğlenerek, gülerek (iyi tamam, kahkaha atmamış olabilirim ama eğlendim ve gülümsedim ara ara) ve severek okudum ama sonu konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim korkarım. güldür güldür, gümbür gümbür aktık kitabın sonuna kadar ve birden çağlayan incecik bir çaya dönüşüverdi sanki ve tıkandık... hani "benim için önemli olan konu değil, örgü ve eğlence, yapacağım numaraları yaptım sonunu da şöylece bağlayıvereyim" demiş sanki menteş. ya da belki de dememiş, bana öyle gelmiş. ama o kadar kusur kadı kızında da olur :)
sözün özü: "hayatım boyunca okuduğum en şahane kitap" olmamakla birlikte, okuduğunuz süre boyunca sizi çok eğlendireceğini ve iyi vakit geçirmenizi sağlayacağını düşündüğüm dublörün dilemması'nı kısaca ve bence, okuyun, okutun.
ayrıca, not 1: bilen bilir, bilmeye çok meraklı ve öğrenmeye tutkun bir insanım. sanırım biraz da bu nedenle, en sevdiğim karakter ibrahim kurban oldu. sağolsun satır satır bir çok istatistiği öğrendim sayesinde.
bir de, not 2: kitabın sonundaki şakaya kandım, yalan yok :)
son olarak, not 3: ''canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur''
19 Eylül 2010 Pazar
Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery : postmodern düşünürler düşünen keşişlere karşı
bir çok terslik nedeniyle normalde yapmayacağım bir şeyi yaparak kitabımızı okumaya toplantımıza 2 (yazıyla, iki) gün kala başlayabildim. üstelik de ne iki gün! karın ağrıları ve stres gırla giderken bir yandan da madame michel, paloma ve monsieur ozu ile kirpinin zarafeti'nin derinlerine inmeye çalışmak zor oldu.
sonuç : kitap toplantıya yetişti ve ben sanırsam son zamanlarda hiç bu kadar keyif alarak bir kitap okumamıştım! bir çok bölümü (özellikle felsefi ağırlığı yoğun olan bölümler) üzerinde çok düşünmeye fırsat bulamadan sadece okudum geçtim ama sırf bu nedenle dahi, elimde sırada bekleyen 3 kitabı bitirdikten sonra mutlaka dönecek ve bu kitabı tekrar okuyacağım. özellikle benim gibi, kulübümüzün kurulmasından önce romanlarla arası sadece eş dost önerileriyle sınırlı olup da okumaları genelde felsefe ve tarih temelli olan bir kişi için bir nevi hasret gidermeydi kirpinin zarafeti. :)
değerlendirmeye ve eleştirmeye kalksak bir çok nokta çıkacaktır eminim, nitekim toplantımız sırasında (çokça da eğlenerek) her birimiz bambaşka noktalara dikkat çektik ama her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, muriel barbery normalde çok fena bir sonuç ortaya çıkabilecek bir işe soyunarak kendi felsefi, sosyolojik, ekonomik duruş ve değerlendirmelerini bize aktarırken akan bir kurguyu da araya sokuşturabilmiş ve insanı asla sıkmayan bir deneme ile itmeyen bir romanı aynı anda kotarabilmiş. kendisine şapka çıkartıyorum!
bana enteresan gelen noktalar olmadı mı? olmaz mı! buyrunuz, geçelim üstlerinden tek tek:
1 - yazarımız kendi his, düşünce ve tezlerini "toplum tarafından düşünceleri genelde kabul görmeyen ya da önem verilmeyen" iki tiplemenin (bir kapıcı ve bir çocuk) gözünden aktarmış bize. fakat ne kapıcı ve ne çocuk! normalde çok enteresan saptamalar yapacaklarına zaten emin olduğum bu iki tipleme kendilerine toplum tarafından biçilen kalıpların misliyle dışında parlıyorlar. bu da beni - kısıtlı vaktime rağmen - çok düşündürdü : barbery ya bu iki tiplemenin olağan (ya da genel olarak rastlanan) birikim / algı / anlatım seviyelerine inemediği için onları kendi seviyesine yükseltti ve inatla bu karakterleri kullanmak istediği için ortaya ultra sofistike bir kapıcı ile hem üstün zekalı hem de müthiş deneyimli bir çocuk çıktı, ya da kafamızdaki stereotipleri ve tabuları tamamen yıkıp paramparça ederek baştan afallatarak bizlerin de sorgulamalara gömülmemizi istedi. hangisi olduğu konusunda hala çok emin değilim, bu nedenle yazarımız ile ilgili daha fazla araştırma ve okuma yapmak konusunda kararlıyım.
2 - kolay anlaşılır felsefi metinler (evet, yazar yer yer blok halinde felsefe eklemiş romanına) ve yerinde sosyolojik saptamalarla güzel akan bir roman söz konusu ancak her ne olursa olsun, ne kadar üstün zekalı ve duyarlı olursa olsun, 12 yaşındaki bir çocuğun ancak yaşla gelebilecek bir takım his ve değerlendirmelerini gerçekçi bulamamak yer yer bana neyi okuduğumu unutturdu. hatta - sonradan bunun özellikle yapıldığına ikna oldum ve yazarı bu konuda da başarılı buldum - ilerleyen bölümlerde "çocuk" birden adıyla sanıyla ve fiziksel özellikleriyle karşıma çıkıverdiğinde kitabın ve fikirlerin ve olayların tamamı birden kafamda dağılıverdi, her şeye farklı bir gözle bakmaya başladım. ve fark ettim ki aslında yazar çok da "uçmamış", öyle ki küçük kıza genelde sosyolojik tespitler yaptırırken, felsefi tezleri üstümüze salmayı kapıcı kadına bırakmış ki yaş ve deneyim aradığımızdan ötürü bu gibi savlara inanmak için, daha kolay kabul edebilmişiz yazılanları. çok akıllıca :)
3 - kitabın başından sonuna "a tribute to tolstoy" havasında olması, tolstoy sever bendeniz için çok hoşa gidiciydi, söylemeden geçemeyeceğim (ama anna karenina'da bir çok şeyi artık hatırlamıyor olduğumu görmem, okunacaklar listemi derhal güncellememe sebep oldu, bunu da eklemeliyim).
4 - kitabın sonunda müthiş bir kreşendo yapan ironi, sayfalar boyunca peşimizi bırakmayarak beni yazara hayran bıraktı. seviyorum ironiyi, zaman zaman canımı yaksa da!
sonuç itibariyle...
... "herkes bilir ki kavramdan bihaber olmak bütün bilinçli niyetlerden daha güçlüdür." (s.216)
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
sonuç : kitap toplantıya yetişti ve ben sanırsam son zamanlarda hiç bu kadar keyif alarak bir kitap okumamıştım! bir çok bölümü (özellikle felsefi ağırlığı yoğun olan bölümler) üzerinde çok düşünmeye fırsat bulamadan sadece okudum geçtim ama sırf bu nedenle dahi, elimde sırada bekleyen 3 kitabı bitirdikten sonra mutlaka dönecek ve bu kitabı tekrar okuyacağım. özellikle benim gibi, kulübümüzün kurulmasından önce romanlarla arası sadece eş dost önerileriyle sınırlı olup da okumaları genelde felsefe ve tarih temelli olan bir kişi için bir nevi hasret gidermeydi kirpinin zarafeti. :)
değerlendirmeye ve eleştirmeye kalksak bir çok nokta çıkacaktır eminim, nitekim toplantımız sırasında (çokça da eğlenerek) her birimiz bambaşka noktalara dikkat çektik ama her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, muriel barbery normalde çok fena bir sonuç ortaya çıkabilecek bir işe soyunarak kendi felsefi, sosyolojik, ekonomik duruş ve değerlendirmelerini bize aktarırken akan bir kurguyu da araya sokuşturabilmiş ve insanı asla sıkmayan bir deneme ile itmeyen bir romanı aynı anda kotarabilmiş. kendisine şapka çıkartıyorum!
bana enteresan gelen noktalar olmadı mı? olmaz mı! buyrunuz, geçelim üstlerinden tek tek:
1 - yazarımız kendi his, düşünce ve tezlerini "toplum tarafından düşünceleri genelde kabul görmeyen ya da önem verilmeyen" iki tiplemenin (bir kapıcı ve bir çocuk) gözünden aktarmış bize. fakat ne kapıcı ve ne çocuk! normalde çok enteresan saptamalar yapacaklarına zaten emin olduğum bu iki tipleme kendilerine toplum tarafından biçilen kalıpların misliyle dışında parlıyorlar. bu da beni - kısıtlı vaktime rağmen - çok düşündürdü : barbery ya bu iki tiplemenin olağan (ya da genel olarak rastlanan) birikim / algı / anlatım seviyelerine inemediği için onları kendi seviyesine yükseltti ve inatla bu karakterleri kullanmak istediği için ortaya ultra sofistike bir kapıcı ile hem üstün zekalı hem de müthiş deneyimli bir çocuk çıktı, ya da kafamızdaki stereotipleri ve tabuları tamamen yıkıp paramparça ederek baştan afallatarak bizlerin de sorgulamalara gömülmemizi istedi. hangisi olduğu konusunda hala çok emin değilim, bu nedenle yazarımız ile ilgili daha fazla araştırma ve okuma yapmak konusunda kararlıyım.
2 - kolay anlaşılır felsefi metinler (evet, yazar yer yer blok halinde felsefe eklemiş romanına) ve yerinde sosyolojik saptamalarla güzel akan bir roman söz konusu ancak her ne olursa olsun, ne kadar üstün zekalı ve duyarlı olursa olsun, 12 yaşındaki bir çocuğun ancak yaşla gelebilecek bir takım his ve değerlendirmelerini gerçekçi bulamamak yer yer bana neyi okuduğumu unutturdu. hatta - sonradan bunun özellikle yapıldığına ikna oldum ve yazarı bu konuda da başarılı buldum - ilerleyen bölümlerde "çocuk" birden adıyla sanıyla ve fiziksel özellikleriyle karşıma çıkıverdiğinde kitabın ve fikirlerin ve olayların tamamı birden kafamda dağılıverdi, her şeye farklı bir gözle bakmaya başladım. ve fark ettim ki aslında yazar çok da "uçmamış", öyle ki küçük kıza genelde sosyolojik tespitler yaptırırken, felsefi tezleri üstümüze salmayı kapıcı kadına bırakmış ki yaş ve deneyim aradığımızdan ötürü bu gibi savlara inanmak için, daha kolay kabul edebilmişiz yazılanları. çok akıllıca :)
3 - kitabın başından sonuna "a tribute to tolstoy" havasında olması, tolstoy sever bendeniz için çok hoşa gidiciydi, söylemeden geçemeyeceğim (ama anna karenina'da bir çok şeyi artık hatırlamıyor olduğumu görmem, okunacaklar listemi derhal güncellememe sebep oldu, bunu da eklemeliyim).
4 - kitabın sonunda müthiş bir kreşendo yapan ironi, sayfalar boyunca peşimizi bırakmayarak beni yazara hayran bıraktı. seviyorum ironiyi, zaman zaman canımı yaksa da!
sonuç itibariyle...
... "herkes bilir ki kavramdan bihaber olmak bütün bilinçli niyetlerden daha güçlüdür." (s.216)
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Çöplüğün Generali: ilk oya baydar deneyimi bu kitapla olmamalıymış…
hayatımın en sıkıntılı okuma deneyimiydi!
1 - okuduğum ilk oya baydar romanı buydu. pek bir beklentim yoktu ancak arkadaşlarımızın oya baydar beğenisi nedeniyle beni çok sıkmayacak ve hatta aralıklarla da olsun yazılanlara katılacağım bir kitap bekleyerek aldım elime çöplüğün generalini. ilk 150 sayfa kadar iyi gitti, hikayeciklerdeki kahramanların diğer hikayeciklerle bağlantılarını takip etmek, anlatılanlardan sıkılmaya vakit bulamayarak bir sonraki öyküye geçmek hoşuma gitti. ancak söylemeliyim ki hikayeler bittikten sonra akademisyeni takip etmeye başlamak benim için bir işkence oldu, kitabın sonuna kadar kaç kere ofladığımı ve kaç kere pufladığımı saymadım. sayfalarca uzayıp (uzatılıp) duran bir hikaye, insanın içini bayıyor bir noktadan sonra ve kişisel olarak parça parça okuduğum hikayeler beni nasıl sürüklediyse ortasından sonrası da bu kadar sıktı, aynı şeyler yazılmış sürekli bir şekilde! anlatım dili basit ve rahat okunur olsa da, tekrarlar beni kitaptan da konudan da "olaylar zinciri" süsü verilmeye çalışılmış kurgudan da soğuttu.
2 - oya baydar'ın bu kitabı büyük bir aceleyle yazdığı ve de hiç üstünden geçmeden yayınevine teslim ettiği belli. usta diye adlandırılabilecek yazardan bazı örneklerini aşağıya yazdığım hataları görmek beni rahatsız etti ve "ben artık oya baydar oldum, yazdım karaladım tamam işte okusunlar" diye mi düşündü acaba dedirtti :
- "arabadan indim. yolun ortasında durdum (....) aracımdan inip karşı tarafa geçtim". (s.13, kaç kere inebilirsin ki arabandan aşağı, aracından inmek farklı bir şey mi ki?)
- "iyi saatte olsunlar" (s.36 ve 109, iyi sıhhatte olmaları sanırsam daha iyi olacaktı, bunun özellikle yapılmış bir hata olmadığını düşünüyorum zira söyletilen karakter bir emekli öğretmen)
- "onunla ilk kez (...) tanışmıştım" (s.183, bir insanla kaç kere tanışılabilir ki?)
- "(tel örgülere atfen) bu bölge, bu topraklar bir sır barındırıyorsa, orada gizli olmalıydı...(2 cümle sonra)... bir şeyler gizlenmek isteniyorsa tel örgülerin arkasında olmalıydı" (s.194, bu tekrar neden? gerekli miydi??)
uzatmayacağım, bu ve benzeri hatalar tamamen aceleden ve dikkatsizlikten meydana geliyor, maalesef oya baydar kalibresinde yazarlara yakışmıyor ve benim gibi saplantılı, takıntılı okurlara rahatsızlık veriyor...
3 - kitaba alınmış "moleskin" reklamı beni alayla gülümsetti. ya da ben o kadar sıkılmıştım ki artık, okuduğum her şey gibi bu da bana battı :)
4 - her şey negatif değil elbet, beni de etkileyen, hoşuma giden tespitler var elbette ama o kadar "olağan"lar ki içinde yaşadığımız zaman nedeniyle, onların dahi çok üstünde duramıyorum. sadece, okuduğum zaman bana (şahsen) tokat gibi gelen bir noktayı şuraya almak isterim, çok haklı buluyorum:
" duymamak, görmemek, bilmemek için gazete okumaktan bile kaçıyorum. ne hakkım var ötekini küçümsemeye?" (s.153)
köşe yazısı kıvamında hikayeleri (evet beğendim, ilgimi çekti bu hikayeler, sıkmadı ve hatta merak bile ettirdi ama bir yere kadar.. sonlarını hatırlamak dahi istemem), didaktik dili, kafama vura vura neyin doğru neyin yanlış olduğunu bana öğreten yazarı ile birlikte vakit kaybı olarak nitelendirmeyecek olsam da sıkıcı bir deneyim oldu benim için çöplüğün generali. daha iyisini bildiğim için değil, ama arkadaşlarımın övgüleri nedeniyle daha iyisini beklediğim için.
üzgünüm.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
1 - okuduğum ilk oya baydar romanı buydu. pek bir beklentim yoktu ancak arkadaşlarımızın oya baydar beğenisi nedeniyle beni çok sıkmayacak ve hatta aralıklarla da olsun yazılanlara katılacağım bir kitap bekleyerek aldım elime çöplüğün generalini. ilk 150 sayfa kadar iyi gitti, hikayeciklerdeki kahramanların diğer hikayeciklerle bağlantılarını takip etmek, anlatılanlardan sıkılmaya vakit bulamayarak bir sonraki öyküye geçmek hoşuma gitti. ancak söylemeliyim ki hikayeler bittikten sonra akademisyeni takip etmeye başlamak benim için bir işkence oldu, kitabın sonuna kadar kaç kere ofladığımı ve kaç kere pufladığımı saymadım. sayfalarca uzayıp (uzatılıp) duran bir hikaye, insanın içini bayıyor bir noktadan sonra ve kişisel olarak parça parça okuduğum hikayeler beni nasıl sürüklediyse ortasından sonrası da bu kadar sıktı, aynı şeyler yazılmış sürekli bir şekilde! anlatım dili basit ve rahat okunur olsa da, tekrarlar beni kitaptan da konudan da "olaylar zinciri" süsü verilmeye çalışılmış kurgudan da soğuttu.
2 - oya baydar'ın bu kitabı büyük bir aceleyle yazdığı ve de hiç üstünden geçmeden yayınevine teslim ettiği belli. usta diye adlandırılabilecek yazardan bazı örneklerini aşağıya yazdığım hataları görmek beni rahatsız etti ve "ben artık oya baydar oldum, yazdım karaladım tamam işte okusunlar" diye mi düşündü acaba dedirtti :
- "arabadan indim. yolun ortasında durdum (....) aracımdan inip karşı tarafa geçtim". (s.13, kaç kere inebilirsin ki arabandan aşağı, aracından inmek farklı bir şey mi ki?)
- "iyi saatte olsunlar" (s.36 ve 109, iyi sıhhatte olmaları sanırsam daha iyi olacaktı, bunun özellikle yapılmış bir hata olmadığını düşünüyorum zira söyletilen karakter bir emekli öğretmen)
- "onunla ilk kez (...) tanışmıştım" (s.183, bir insanla kaç kere tanışılabilir ki?)
- "(tel örgülere atfen) bu bölge, bu topraklar bir sır barındırıyorsa, orada gizli olmalıydı...(2 cümle sonra)... bir şeyler gizlenmek isteniyorsa tel örgülerin arkasında olmalıydı" (s.194, bu tekrar neden? gerekli miydi??)
uzatmayacağım, bu ve benzeri hatalar tamamen aceleden ve dikkatsizlikten meydana geliyor, maalesef oya baydar kalibresinde yazarlara yakışmıyor ve benim gibi saplantılı, takıntılı okurlara rahatsızlık veriyor...
3 - kitaba alınmış "moleskin" reklamı beni alayla gülümsetti. ya da ben o kadar sıkılmıştım ki artık, okuduğum her şey gibi bu da bana battı :)
4 - her şey negatif değil elbet, beni de etkileyen, hoşuma giden tespitler var elbette ama o kadar "olağan"lar ki içinde yaşadığımız zaman nedeniyle, onların dahi çok üstünde duramıyorum. sadece, okuduğum zaman bana (şahsen) tokat gibi gelen bir noktayı şuraya almak isterim, çok haklı buluyorum:
" duymamak, görmemek, bilmemek için gazete okumaktan bile kaçıyorum. ne hakkım var ötekini küçümsemeye?" (s.153)
köşe yazısı kıvamında hikayeleri (evet beğendim, ilgimi çekti bu hikayeler, sıkmadı ve hatta merak bile ettirdi ama bir yere kadar.. sonlarını hatırlamak dahi istemem), didaktik dili, kafama vura vura neyin doğru neyin yanlış olduğunu bana öğreten yazarı ile birlikte vakit kaybı olarak nitelendirmeyecek olsam da sıkıcı bir deneyim oldu benim için çöplüğün generali. daha iyisini bildiğim için değil, ama arkadaşlarımın övgüleri nedeniyle daha iyisini beklediğim için.
üzgünüm.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
25 Temmuz 2010 Pazar
Salman Rushdie'nin "GECEYARISI ÇOCUKLARI" : nederlerona?!
Geceyarısı Çocukları’nı önermemin 3 sebebi vardı:
1 – Daha önce hiç okumamış olduğum Salman Rushdie merakım ve Şeytan Ayetleri‘nin henüz (ve hala) Türkçe olarak basılmamış olması nedeniyle başka bir kitabını seçmek zorunda kalışım.
2 – Bana enteresan gelen Pakistan – Hindistan ayrılığı dönemi (ve elbette İngiltere’nin oynadığı rolü) bir tarih kitabının soğuk sayfaları yerine bir kurgu dahilinde okumak isteğim.
3 – Kitabın arka kapağında okuduğum “Düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı…” tanımı, kitabın Pakistan’da yasaklı olması, Indra Gandi tarafından mahkemeye verilmek istenmesi ve aldığı ödüller…
Okuduktan sonra Geceyarısı Çocukları hakkında düşündüğüm 2 şey:
1 – Büyülü Gerçekçilik (Magic Realism) akımının aslında zor bir iş olduğu ama bir kere kendini kaptırdın mı çok harika bir şey olduğu!
2 – Salman Rushdie‘nin iyi bir romancı olduğu ancak seçtiği konu itibariyle kitabın insanı iterken çektiği (şöyle ki, insanın en muhtaç, en aşağılık, en çirkin yüzünü okurun suratına suratına fırlatmış ve bu nedenle de yüzleşmesi zor bir kitap) ve çok akıcı olmamakla birlikte çok güzel bir roman yazmış olduğu.
Ve benden kısa kısa notlar:
Metaforlarla bezeli, yabancısı olmadığımız din savaşlarının ve toplumsal tepişmelerin temeli oluşturduğu, ezilmişlik ve çaresizlikle örülmüş bir roman Geceyarısı Çocukları. Zaman zaman “yok artık daha neler!” dedirten ancak sonrasında anlatılan dönemin gerçekleri ve sahiden de yaşanmış olduğu hatırlandığında insanın tüylerini diken diken eden bir anlatı… Tarihle yüzleşme bir nevi. Geleneksel resmi tarihin ve okullarda öğretilenlerin bir adım ötesine geçmeyi ve kendini zorlamayı gerektiren bir metin. Okuması zor. Yüzleşmesi ve sindirmesi kolay değil zaman zaman. Doğunun mistisizmi ile kadim tarihinin Batının sömürgeci ekonomisi ve gelişmeleriyle yüzleşmesi ve her zaman olduğu gibi tevekkül sahibi olanın, sabredenin, beklentilerini öte dünyaya atayanın yenilgisi. Sistematik cehaletin getirdiği boşvermişlik ve birikmiş aptallıkların insanı okurken dahi sinirlendirmesi ve zaman zaman kitabı elinden atmak ve unutup gitmek isteği (sayfa 112′den ufak bir alıntıyla : “bu bağımsızlık sadece zenginler için; fakirler sinekler gibi birbirlerini öldürüyor“). Bizlere çok yabancı olmayan bir hikaye aslında: cahil bırakılan halk, dinin hem bölen hem de zamk görevi gören dogmaları, sorgulamadan kabullenmenin getirdiği kaybedişler, sistemli dezenformasyon (bilgi kirliliği) ile kafası karışan ve her verileni olduğu gibi kabul edip gaza gelen insanların tepkileri… Daha ne olsun?
Yazarın bizi oradan oraya savurduğu, dikkatimizi sürekli olarak geleceğe, henüz gerçekleşmemiş olana çekerek merakımızı canlı tuttuğu, yorucu bir hikaye bu. Üstelik de zavallı ve (kendisi dahil!) herkesten darbe gören gariban ana karakterimiz Salim ile antikahraman Shiva’nın içinde bulunduğu durum kıyım kıyım içimizi deşiyor. Ama yine de, okutuyor kendini kitap sonuna kadar! Üstelik artık siz nefes alamayacak kadar daralmışken ve Salim’i kendi pasifliğinde boğmak isterken, hikayenin son dönemecinde birden – nihayet! – öfkelenen Salim’in kendini bulduğu anda yaptığı “ben” olmak üzerine felsefesini gülümseyerek okuyabileceğiniz bir kıvama geliveliyorsunuz. İnsan aklı enteresan, birden aklına “ulan! öfkelenmeden kendini bulamıyorsun! illa dünyaların yıkılması mı lazım?” düşünceleri üşüşebiliyor.
Benzetmeler, metaforlar, çocuk gözünden naif anlatımlar ve kişilerin / eşyaların / olayların 60 yıllık bir döngü (evet, “döngü” kelimesi özellikle seçildi) içerisinde sürekli olarak öyle ya da böyle bir şekilde ortaya çıkarak “en sonunda” çemberi kapatması Rushdie’nin kurgu yeteneğine şapka çıkarttırdı bana.
Anlatması zor bir deneyim. Hem itti, hem çekti, arasıra zorladı, bazen aktı gitti… Anlatılan coğrafya ve bölgenin tarihiyle ilgili bilgi sahibi olunmadan alınacak lezzet kısıtlı. Yine de, ben önerdim diye söylemiyorum hehe, pişman değilim iyi ki okumuşum. Sonuçta, boş yere “1923′ten bu yana yazılmış en iyi 100 İngilizce roman”dan biri olarak seçmezdi herhalde Times dergisi…
... diyerek, sayfa 87′deki çok beğendiğim ufacık bir pasajı buraya almak istiyorum:
"…(annem) Her saniye daralan, her adımda kalabalıklaşan sokakların baskısı altında ‘şehirli gözlerini’ kaybediyor. şehirli gözlerin varsa görünmez insanları görmezsin, fil hastalığı olan adamlar, belden aşağısı olmayan tekerlekli kutulardaki dilenciler seni rahatsız etmez, döşenecek lağım boruları yatakhaneye dönüşmemiştir. Annem şehirli gözlerini kaybetmişti ve gördüklerinin yeniliği, kum fırtınası gibi yanaklarını döven yenilik onu kızarttı"
Son olarak, harika çevirisinden ötürü Aslı BİÇEN’i tebrik etmek istiyorum, çok kolay bir iş olmamış olduğuna hemen hemen eminim ve bir iki minör hata ile koca kitabı kotarmış olmasından ötürü takdir ediyorum (maalesef “Haydarabadlı Nizam” hatasını görmezden gelmem ve affetmem mümkün değil ama bu kadar kusur kadı kızında da olur!)
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
2 Haziran 2010 Çarşamba
Sadık Yemni'nin 'Muska'sı: kim mecnun, kim memnun…
"her öykünün bir aslı, bir de negatifi vardır"
-muska, sayfa 112-
negatifi olmasa asıl olanın - olması mümkün olsa idi dahi - pek bir etkisi olmayacak, değil mi? diyalektik sever bünyem hemencecik benimsedi bu cümleyi, daha bir ısındı okumakta olduğu romana bu cümleyle birlikte... :)
sadık yemni ile ilk karşılaşmamız bu, daha önce okumadığım, hakkında çok az şey bildiğim bir yazarın kitabını - üstelik de 4 ciltlik uzun bir savaşın izlerini üzerimde taşırken - elime aldığımda içimden geçen tek şey (dürüst olacağım, kusura bakmayınız) rahat ve "serilerek" bir kitap okumak dileğimdi. ve bu - ara ara karışan kafama rağmen - gerçekleşti.
fantastik edebiyata, korku hikayelerine (ancak kitaplarda ama!), cinlere - perilere - öte alemlere - gayba fazlasıyla meraklı bir insan olarak, stephen king ve benzeri yabancı yazarların öykü ve romanlarını gençliğimde (!) çok okumuş ve sık sık da neden bizim böyle romanlarımız olmadığını, kendi motiflerimizi taşıyan hikayeleri bolca göremediğimizi düşünmüşümdür. bu bağlamda, sadık yemni'yi daha önceden tanımamış olmam tamamen benim ayıbım, boş yere hayıflanıyormuşum meğer...
her şeyden önce, yazar eski izmir'i (yer yer burnumun direğini sızlatacak şekilde) anlatarak beni hemen tavladı. "eski izmir" derken, ben 1977 doğumlu bir kişi olarak romanın geçtiği zamandaki izmir'e dahi yabancıyım, fakat 80'lerin izmir'inden ve izmirlisinden o kadar da çok iz vardı ki, o çok özlediğim izmir yazlarına ve anneanne anılarına gittim bir çok noktada. bu benim duygusal özlemim işte, yapacak pek bir şey yok :) -- sanırım bir gerilim romanı okurken duygulanmayı becerebilen ender insanlardanım!
karakterlerin bir kısmına (ayten'e, ziya'ya, şadiye'ye, tahir'e) bayıldım. gözümde onları o kadar net canlandırabildim ki! özellikle de ayten - kırmızı rujuna ve ayakkabılarına kadar - gözümün önüne geldi.
ve ilk başta farklı zamanlardan bahsedildiğini sanırken aslında sadece onunla kalınmadığını ve işin içinde paralel evrenler de olduğunu anladığım andan itibaren rahatlayıp biraz daha sakin sakin okuyabildim (kafam karıştığında sakin kalamıyorum da...).
halit'ten fizik dinlediğimiz yerler ve özellikle de kaderin "duygusuz ve o yüzden de amaçsız bir rastlantısallık sistemi" olarak tanımlandığı sayfaları okumak çok hoşuma gitti, çok beğendiğim noktalara değinmiş yemni.
genel itibariyle, sadık yemni ile tanışmış ve bu kitabı okumuş olmaktan memnunum.
gelelim yukarıda yazdıklarımın "negatifi"ne :
- gönül isterdi ki kitap - redaksiyon açısından - daha özenli olsun. maalesef yayınevi bu konuda pek başarılı bir iş çıkartamamış.
- yazarımızın ara ara bizi sanki özellikle kaybetmek ister gibi sağdan sola savurduğunu hissedip aralıklarla kafamı güzel güzel karıştırdım (ki bu dün yaptığımız toplantıda sorduğum bazı sorulardan da belliydi sanırım bazı kolay detayları dahi kaçırabilmişim ben!)... yapı olarak da takıntılı olmam nedeniyle, elime bir pürüz geçtiği anda onu iyice büyük bir oyuk haline getirene kadar kurcalıyorum. roman sırasınca da zaman ve karakterlerin yaşları konusuna o kadar takıldım ki ("genç" sandığım karakterin yarım yüzyılı aşkın anıları olması örneğinde olduğu gibi) ara ara geriye dönüp bazı şeyleri kontrol etmem gerekti, yorucu oldu bu biraz benim için.
- güzel giden ve tırmanan hikaye birden bitti ve "her şey" çözülüverdi sanki... ya da bende bu his uyandı.
- kuyuya takıldım, anlatılanlardan da önceki zamanlardan kalan bir lanet varmış gibi bir hisse kapıldım ancak bununla ilgili pek bir şey bulamadım, hevesim kursağımda kaldı.
okuduğumuz romanın yazarın ilk kitabı olmasından ötürü bu "negatif"lerin çok da üzerinde durmadığımı ekleyerek demeliyim ki:
özlem benim seveceğim türde bir kitap olduğunu söylediğinde yanılmadı, sevdim. ara ara gerildim, bazı sayfalarda ise düpedüz "korktum" (eheh zaten yapımda birazcık (!) ödleklik vardır), keyif alarak okudum ve sadık yemni'nin diğer kitaplarını da edinip okuyacağım (özellikle sarp sapmaz'ın büyüklük halini merak ediyorum). ve, ingilizce çevirisinin yayınlanmasından ötürü de yazarımızı tebrik ederim.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Paul Auster’ın GÖRÜNMEYEN Romanı
bir kitabı eline aldığında benim gibi önce arkasını okuyanlar varsa, bu kitabı ellerine alıp da arka kapağı çevirdiklerinde görünmeyen'in "dünya eleştirmenlerinin değerlendirmesinde yılın en iyi kitapları arasına alındığını ve hatta yazarın en önemli romanı olarak da tanımlandığı"nı görecekler. ben de - dünya eleştirmeni olmayan şu halimle - diyorum ki, henüz okumadıysanız hemen edinin ve okuyun, roman hızla akacak ve bir süre sonra sizi de "acaba mı?", gerçekten mi?" vb sorularla alıp götürecek bir örgüyle sizi sıkıca saracak.
60'ların sonundan günümüze kadar geleceğiz, ilkbahardan yaza, oradan sonbahara savrulacağız, adam walker ve çevresindeki (her biri farklı ama her biri de bir o kadar aynı) birçok karakterin katılımıyla çiçek çocukları (!), soğuk savaşı ve vietnamı, sömürgeciliği, aşk - arkadaşlık - aile ilişkilerini ve hatta bir takım tabuları (cinayet, ensest, vs) hem yüzeydeki görünür anlamlarıyla hem de felsefi açıdan sorgulayacağız. kimin hikayesi gerçek, hangi karakter sahte, doğru olan nedir, atılan herhangi bir küçük adım bizi nasıl da istemediğimiz noktalara götürüverir ve biz aslında bunu mu isteriz...?
kitap boyunca hem hep bir sonraki sayfayı merak edeceğinizi hem de sürekli olarak neyin gerçek neyin hayal olduğunu kendinize soracağınızı sanıyorum.
son sayfayı çevirdiğinizde ise keşke bir 100, 200 hatta 300 sayfa daha yazmış olsaymış auster derseniz, benim de kulaklarımı çınlatırsınız!
son derece kişisel dipnot:
paul auster, sevenleri içi bir tutku gibidir. bunu söyleyen ben değilim, sevenlerinin yalancısıyım :) şuncacık hayatımda iki adet paul auster romanı okudum (birisi "brooklyn çılgınlıkları" ki "folly" kelimesinin neden "çılgınlık" olarak çevirildiği konusunda hala pek bir fikrim yok ama roman güzel romandı o ayrı, birisi de işte bu yazının konusu ve yaklaşık iki saat önce bitirip bir kenara koyduğum "görünmeyen") ama söylemeliyim ki - özellikle bu son okuduğumdan sonra - herkesin bu kadar sevip de benim tanımakta çok geç kaldığım yazarın diğer romanlarını da edinerek mutlaka okuyacağım. böylece, bundan yaklaşık 3-5 ay öncesine kadar "ben paul auster okumadım ki" dediğim zaman bana burun kıvıran herkesle de başa çıkabileceğim :)
2 Mayıs 2010 Pazar
Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk
Çocukluğundan itibaren – akranlarıyla birlikte – “modern” bir köle düzeninin sürdürülebilmesi için yetiştirilen Tender Branson. Amerika’nın ortalarında kurtarılmış bir bölgede kendi yasaları ve toplum yapılarıyla yüzyıllardır varlığını devam ettirmiş Creedish mezhebinin bir üyesi… Ya da bir ürünü… Belki de kurbanı… Hatta bir yıldızı… Görev – Tanrı – Sonsuz Yaşam – Kurtuluş – Modernite çarkının ufak bir dişlisi. Dişli takılırsa ne olur?
Okumak lazım.
Chuck Palahniuk, Gösteri Peygamberi’nde (Özgün adı “Survivor”, Anchor Books, 2000 – benim okuduğum çok başarılı bir Funda Uncu Irklı çevirisi, Ayrıntı Yayınları 4.basım, 2008) Dövüş Kulübü’nün başarısını – bence – aşmış gitmiş. Zaten çok beğendiğim bir anlatımı olan yazar, her bir hikayesinde ayrı bir serserilik yapıyor, ayrı bir hüneriyle beni gülümsetiyor. Bu romanında da daha ilk sayfasında başardı beni içine almayı ve 273 sayfa boyunca bırakmadı.
Tam sevdiğim gibi, zekice yazılmış bir kitap… Sivri dilden ve insanları kırmaktan kaçınmayan, gereksiz bir romantizme boğulmadan abartıyı en uçlarda kullanabilen ve tüm bunların ortasında postmodern hayatı ve sözde kültürü kılıçtan geçirirken kimseye merhamet göstermeyen Palahniuk.
En beğenilen işleri arasında sayılmamış olsa da, Gösteri Peygamberi hem çok tanıdık, hem de çok lezzetli!
Karakterlerden ya da hikayenin özetinden söz açıp da okumak isteyebileceklerin okuma keyfini bir milim dahi azaltmak istemem. O nedenle de sadece önermekle yetinecek ve çeşitli sayfalardan birkaç güzel alıntıyı buraya taşıyacağım :
Chuck Palahniuk’tan bahsetmişken, kendilerini “The Cult” olarak adlandıran hayranlarının oluşturduğu ve sonrasında kendi izniyle “resmi websitesi” olmuş olan http://chuckpalahniuk.net adresini incelemek ve workshop’a göz atmak isteyebilirsiniz. Rivayet o ki, Palahniuk hayranlarının bu site üzerinden yolladığı tüm mesajlara bir şekilde geri dönmeye çalışıyormuş ve hatta her ay 6 hayranının hikayesini kabul edip detaylıca inceliyor ve yorumlarını iletiyormuş. Bir antoloji oluşturacak ve önsözünü yazacakmış. Bu antoloji konusunda ben söyleyenlerin yalancısıyım, ama enteresan şeyler var aslında sitede, göz atmaya değer :)
Okumak lazım.
Chuck Palahniuk, Gösteri Peygamberi’nde (Özgün adı “Survivor”, Anchor Books, 2000 – benim okuduğum çok başarılı bir Funda Uncu Irklı çevirisi, Ayrıntı Yayınları 4.basım, 2008) Dövüş Kulübü’nün başarısını – bence – aşmış gitmiş. Zaten çok beğendiğim bir anlatımı olan yazar, her bir hikayesinde ayrı bir serserilik yapıyor, ayrı bir hüneriyle beni gülümsetiyor. Bu romanında da daha ilk sayfasında başardı beni içine almayı ve 273 sayfa boyunca bırakmadı.
Tam sevdiğim gibi, zekice yazılmış bir kitap… Sivri dilden ve insanları kırmaktan kaçınmayan, gereksiz bir romantizme boğulmadan abartıyı en uçlarda kullanabilen ve tüm bunların ortasında postmodern hayatı ve sözde kültürü kılıçtan geçirirken kimseye merhamet göstermeyen Palahniuk.
En beğenilen işleri arasında sayılmamış olsa da, Gösteri Peygamberi hem çok tanıdık, hem de çok lezzetli!
Karakterlerden ya da hikayenin özetinden söz açıp da okumak isteyebileceklerin okuma keyfini bir milim dahi azaltmak istemem. O nedenle de sadece önermekle yetinecek ve çeşitli sayfalardan birkaç güzel alıntıyı buraya taşıyacağım :
“Kızı sakinleştirmek ve dinlemesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrının yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.”
“İntihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark, basında çıkacak haberlerin miktarıdır.”
“Hayat hikayenin tam ortasında ölme şansın her zaman var.”
Chuck Palahniuk’tan bahsetmişken, kendilerini “The Cult” olarak adlandıran hayranlarının oluşturduğu ve sonrasında kendi izniyle “resmi websitesi” olmuş olan http://chuckpalahniuk.net adresini incelemek ve workshop’a göz atmak isteyebilirsiniz. Rivayet o ki, Palahniuk hayranlarının bu site üzerinden yolladığı tüm mesajlara bir şekilde geri dönmeye çalışıyormuş ve hatta her ay 6 hayranının hikayesini kabul edip detaylıca inceliyor ve yorumlarını iletiyormuş. Bir antoloji oluşturacak ve önsözünü yazacakmış. Bu antoloji konusunda ben söyleyenlerin yalancısıyım, ama enteresan şeyler var aslında sitede, göz atmaya değer :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






