12 Ağustos 2012 Pazar

"yeni roman" zor iş: locus solus

farklı romanları çok seviyorum. beni zorlayan metinler hep hoşuma gitmiştir. sabrın sonunun selamet olduğuna, hiçbir kitabı okumanın zaman kaybı olmadığına inanırım her zaman. ve öykü okumaya, masallara, eski zaman hikayelerine bayılırım.

tüm bunları göz önüne alırsak son derece düz bir mantıkla locus solus'u da sevmem gerektiğini çıkartabiliriz sonuç olarak.

ve, sevdim de. ama biraz (!) zorlanmadım değil.

evet, çok farklı bir romandan bahsediyoruz bu ay. roman olup olmadığının tartışmaya açık olduğu konusunda söyleyecek sözüm yok. alışık olduğumuz giriş - gelişme - sonuç, olay örgüsü, karakterlerin detaylandırılması ve birbirleriyle etkileşimleri yok. yazarın bir takım fantastik tasarımlarının son derece teknik ve çok uzun tasvirlerini okumak zorunda kalıyoruz. çoğu zaman da (en azından benim için kitabın ortalarına kadar tamamen) anlamakta büyük zorluk çekiyoruz. ama sonra elimize bir anahtar veriliyor ve yolumuzu bulabiliyoruz çünkü ilk 100 sayfayı atlattıktan sonra ne okuduğumuzu fark ediyoruz.

bu noktada yalan söylemeyeceğim elbette: başlarda çok zorlandım çünkü okuduğum her şeyi anlamaya çalıştım. internette bakacak vaktim pek olmadığı için tarif edilen mekanizmanın çizimlerini gaye toplantıya getirene ve enis de burada paylaşana kadar gözümün önünde canlandırmam mümkün olmadı. ve ben inatla ne anlatıldığını gözümde canlandırabilmeye çalıştım. olmadı tabii. çok bunaldım ve bir ara kitaba küsme noktasına geldim. fakat sonrasında bir aydınlanma anı yaşayarak aslında bu teknik tasvirlerin romanın merkezi olamayacağı ve başka bir şeyin anlatılıyor olması gerektiğini düşünerek bıraktım peşini ilk baştaki çabamın. ve aralardaki öykülerin, serpme masalların tadını çıkarttım. güzel bir "masallar derlemesi" okudum diyeyim. kitabı bitirdiğimde ise aydınlanma anımda bana malum olan o "başka bir şey olmalı" fikrinin tamamen zırva olduğunu gördüm: hiçbir şey hiçbir yere varmadı ve biz gerçekten de bir masallar derlemesi okumuş olduk.

yine de, masal severler için güzel mesajlar da barındıran hoş ve değişik bir kitap olduğunu düşünüyorum locus solus'un. sanayi devrimi sonrası dünyaya bir eleştiri barındırıyor olabilir belki "her şey çok fazla teknikleşti ve insana dair, insanla ilgili olan her şey ikinci planda kaldı" şeklinde. ama belki de bizim mirasyedi yazarımız bunu yapmayı hiç planlamamıştı dahi ve bir nevi mühendislik el kitabı hedeflemişti. sonuç olarak her iki çıkarımın da doğru olabileceğini kabul ederek aynen okurken yaptığım gibi hakkında yazarken de fazla irdelememeyi tercih ediyorum.

ama şunu söylemem lazım: keşke yazar derlediği masalları biraz daha hakkını vererek ve araları bunca detayla doldurmadan saf bir şekilde verebilseydi de tadından yenmez bir kitap olsaydı elimizdeki. anladığım kadarıyla raymond roussel enteresan biriymiş, fazlasıyla avantgarde olduğunu sanıyorum hakkında çok detaylı okuma yapmış olmasam da. onunla ilgili hoş bir bilgi derlemesi için şuraya bakabilir, bu sayfada ayrıca locus solus'un elyazmasının ve kendi tasarımı özel limuzininin fotoğraflarını inceleyebilirsiniz: http://acravan.blogspot.com/2011/02/big-finish-grande-fin-how-i-wrote.html

deviantart'ta gördüğüm ve "locus solus" adını taşıyan şu görsel de ayrıca hoşuma gitti:



kendi başıma olsaydım bu kitabı alır mıydım? bir "şaheser" olduğunu söyleyen enis batur'a ve dali'ye kanabilir ve belki de alırdım. peki kimseye tavsiye eder miyim? hayır, etmem çünkü kimsenin böyle zor bir deneyim sırasında benim zaman zaman gaye'nin kulaklarını çınlattığım gibi çınlatmasını istemem! :) peki sevdim mi? evet yahu, sevdim ve zaman kaybı olarak görmedim, iyi ki okumuşum


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır..

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan: "hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyadı"

"hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez..."

sabahattin ali dendiğinde aklıma "kürk mantolu madonna" gelmiştir hep ilk olarak, sonrasında da "kuyucaklı yusuf". "içimizdeki şeytan" bir şekilde gözümden kaçmış olsa gerek ki adını bir iki kez duymuş olmakla birlikte hiç elime alıp da okuma fırsatım olmamıştı. kendi adıma, ne büyük ayıp! bu nedenle ilknur bize haziran'da bu şahane romanı okuyacağımızı söylediğinde ayrıca sevindiğimi söylemem lazım başlamadan önce. ve bir de not düşmeliyim: sabahattin ali bu ülkenin harcarken gözünü kırpmadığı önemli değerlerden. yıllar öncesinde çektiği sıkıntıları da göz önünde bulundurarak, geçen 50 yıldan fazla sürede durumun çok daha kötüye de gittiğini unutmadan, mutlaka okunmalı. sadece edebi hazzı için değil, ülkenin bugüne nasıl vardığını da net bir şekilde görebilmek için.

ilknur yazısında o kadar güzel işlemiş ki sabahattin ali'yi, öyle güzel noktalara dokunmuş ki, ben şimdi ne yazarsam yazayım, ne dersem diyeyim onun üstüne çıkamayacağım. çıkmak da istemem zaten, okumamış olanlar varsa mutlaka okumalı o güzel yazıyı.

sadece bir iki ufak not ve yorumumu eklemek istiyorum buraya:

insan, her zaman "insan". şeytan her daim içinde. en kolayı suçu şeytana atmak ve ters giden her şeyin, tüm eksikliklerin vebalini onun boynuna sarmak. toplumların içindeki şeytan da aynen böyle işte. sabahattin ali'yi okudukça ve kitabın sayfalarında ilerledikçe görüyoruz ki bizim toplumumuzun genel şeytanı da tembellik, umursamazlık ve kendini her daim haklı, kendinden başka herkesi de mütemadiyen hakir görmek. bu şeytanımızı çıkartamamış olmamız nedeniyle de içimizdeki şeytan'ın ilk basım yılı olan 1940'dan bu yana fotoğraftaki teknik / teknolojik gelişmeler haricinde hiçbir değişiklik olmamış (ve hatta durum daha bile kötüye gitmiş eğer bu mümkünse!). maalesef bedri'nin ağzından o döneme dair dinlediğimiz tarif hala çoğumuz için geçerli (sayfa 259) :

"bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. kafaları, zeka itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç halde. şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti. (......) bu belkemiksiz malumat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. çünkü hiçbirinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. hiçbiri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. hiçbiri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır." 

uzunca bir monolog var bu bölümde, ben enerjimin yettiğince yazabileceğim için ufak bir kısmını buraya taşıdım. özellikle bu kısım bana yılmaz güney'in çok sevdiğim "vestiyer kafalılar" yakıştırmasını hatırlattı ve her ne kadar sabahattin ali'nin eleştirilerini sıralarken toplumun bazı sınıflarına elitist bir yaklaşımda bulunduğunu hissetmiş ve az da olsa bundan rahatsız olmuş olsam da, üzerinde düşünülmesi, fark edilmesi ve artık bir şekilde giderilmesi gereken bir sıkıntımız olduğunu düşünüyorum bu durumun.

sabahattin ali, amiyane tabiriyle, herkese geçirmiş bu romanında. çok da iyi etmiş! ne "okumuş" burjuvalar kurtulabilmiş elinden ne de siyasi erki elinde tutanlar. türkçülük ile ilgili eleştirileri oldukça yerinde ve hatta az bile (nihal atsız'ın bu kitabıyla ilgili yazdığı eleştiri yazısının neden o kadar ağır olduğunu anlamak hiç zor değil bu nedenle. mutlaka google'da aratınız ve okuyunuz, ben okurken çok eğlendim).

bu noktada ufak bir alıntı yapmak istiyorum, çok kişiye tanıdık geleceğini düşünüyorum:

"görüyorsun ki hepsi hayata bir miktar kin borçlu. hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkansızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler... şimdi öyle bir nazariye yapıyorlar ki, anası aciz ve mahrumiyet... bu gibi fikirleri doğuranlar, daima, ezilmeye, yok olmaya mahkum olduklarını hisseden zümrelerdir. bağırırlar, çağırırlar, ellerine fırsat geçerse suni olarak sahip oldukları bu iktidarı en vahşi bir şekilde kullanmaya kalkarlar, fakat nihayet hayatın ebedi kanunlarının pençesi altında çiğnenir ve mahvolurlar..."

iyi ki bedri(ler) var bu ülkede!

son bir not olarak, okuyan hemen herkesin ömer'in nasıl da bir oblomov olduğu yakaladığını sanıyorum. evet, gerçekten de, "bu hayatın bir manası olmak icap ederdi". ah işte o mana neydi acaba???



ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

10 Ağustos 2012 Cuma

T.S.Spivet'in Seçme Eserleri - Reif Larsen

enteresan bir kitap t.s.spivet'in seçme eserleri.

enteresan çünkü çok sevdim ama hiç beğenmedim. ve şimdi de nasıl anlatsam, nereden başlasam diye kıvranmaktayım. en kolayını seçerek maddelendirme yoluna gidiyorum, hiçbir şekilde objektif yorum içermeyen, tamamen kendi zevkime dair fikirlerim aşağıda bilgilerinize sunulmaktadır efendim:



ben bu kitabı sevdim, çünkü:

- acıklı olmadığı sürece (?) çocukların gözünden dünyayı görmeyi, onların ağzından aktarılan hikayeleri okumayı seviyorum. burada tabii yazara çok büyük iş düşüyor: yazarın bir yetişkin olduğunu düşünürsek, çocuk gözüyle bakmayı hatırlayabilmek ve fazlasıyla büyümüş de küçülmüş tonuna dalmadan olayları aktarabilmek pek kolay bir iş değil. bunu layığıyla yapabildiğinde yazar, bir çocuğun naif ve insanı gülümseten (bazen de yüreğini sızlatan) heyecanıyla yazabildiğinde çok zevk alıyorum okuduğumdan. romanımızın kahramanı da bir çocuk. güzel bir çocuk: hem zeki hem de çok yetenekli. başına buyruk diye de yorumlanabilecek kadar kararlı. ama çocuk. hayalleri, hayal kırıklıkları, üzüntüleri, beklentileri çocuk beklentileri. sırf bu dahi hikayesini merakla takip etmeme yetti diyebilirim.

- farklı bir kitap almış oldum elime. baskı kalitesi yüksek ve alışılmış kitap formatının dışında. illüstrasyonlarla, çizelgelerle, taslak çizimlerle, haritalarla bezeli. sayfa kenarlarında bir çok açıklayıcı not içeriyor ve "roman"ın kendisi kadar o notlar da kendi başına anlam taşıyabiliyor. inceleyerek okumayı ve okudukları detayları görsel olarak da görmeyi sevebilecekler için değişik ve güzel bir deneyim olabilir.

- spivet biraderlerin hikayesi çok içime dokundu. hüzün okumayı sevmemekle birlikte etkileniyorum ve sanırım kolay kolay unutamıyorum. büyükanne spivet'in bilimkadını olma yolundaki hikayesi de hoşuma gitti, ah bir de yarım kalmasaydı..!

gelelim madalyonun diğer yüzüne...  

ben bu kitabı beğenmedim, çünkü:

- roman okuyor olduğum fikrinden sıyrılamadım. bir romandaki olay örgüsünü gönlüme göre bulamadığım ve karmakarışık bir anlatının ortasına düştüğüm için de bocaladım. roman değil de bir başka bir şey okuduğumu düşünebilecek kadar rahatlayabilseydim, sanırım o zaman gerçekten tadını çıkartabilirdim kitabımızın ama olmadı, olamadı maalesef. bunun suçu aslında kitapta değil pek. benim fazla yoğun olduğum bir dönemde, işle ev arasında gidip gelirken okuma imkanım oldu sadece, bir de geceyarılarından sonraki saatlerde elime alabildim kitabımı ve bu nedenle de çok "keyifli" bir okuma deneyimi olamadı. aceleyle okuduğum kitaplardan zevk almam maalesef mümkün değil.

- yukarıda dediğim gibi, sabah ve akşamları yolda okuduğum için kitabı sürekli yanımda taşımam gerekti ki boyutları nedeniyle bu benim için zor oldu. kitabı sevmeme sebep olan farklılığı bu sefer büyük bir dezavantaj oldu ve böylesine "büyük" bir kitabı seçtiği için (hele bir de yanımda bilgisayar, dosyalar ve el çantası vs taşırken) erdem'in kulağını bolca çınlattım. belki de kitabı sabit bir yerde bırakıp da rahat rahat ve zamanla yarışmadan okusaydım çok daha farklı düşünürdüm, kim bilir? :)

- her ne kadar "fantastik öğeler içeren" bir kitap okuyor olduğumu aklımda tutsam da, hiçbir şekilde kafama yatmayan ve benim "aman işte oku gitsin, adam yazmış" diyerek üzerinde durmadığım kadar yazarın da "aman işte yaz gitsin, okuyan okur" diye düşünerek üzerinde durmadığını düşündüğüm kısımlar sonunda canımı sıktı. hani sanki yazarın asıl amacı bize eskiz yeteneğini göstermekmiş de yazdıkları ikinci planda, sadece bu fikri basabilmek için bir araçmış gibi geldi ve ben bir okur olarak bundan hafif çaplı bir rahatsızlık duydum. ama, dediğim gibi, adam yazmış ve biz de okumuş olduk.

- son olarak: emma'nın yarım kalan hikayesinin devamını okumak isterdim, ne güzel okuyorduk, pat diye kesiliverdi her şey! tamamıyla şımarıkça söyleyeceğim ki cidden gıcık oldum! :)

bu kitabı herhangi bir başkasına tavsiye eder miyim? emin değilim.
sevdim mi? evet.
beğenerek okudum mu? hayır.

hayat bazen çok karmaşık...



ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

6 Haziran 2012 Çarşamba

No pasarán! (Çanlar Kimin İçin Çalıyor - Ernest Hemingway)

“ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” (john donne’a ait olan bu satırların çevirisi vikipedi‘den alınmıştır.)

hemingway'le tanışmam yaklaşık olarak 20 yıl önceydi sanırım. adını önceden duymuştum evet ama hiç okumamıştım, ta ki bir "edebi metinler" dersi dönem ödevine kadar. bir vesileyle hemingway'e değinmem gerekiyordu ve o dönemin kısıtlı kaynakları arasında yaptığım araştırmada hemingway'in hayatı boyunca bir sürü - çoğu aslında ölümcül - kaza ve/veya hastalık geçirdiğini ve buna rağmen çok dolu bir hayat yaşadığını ama nihayetinde 60lı yaşlarında kendini öldürdüğünü okuduğumda buna bir anlam veremediğimi ve adamı daha iyi tanımak istediğimi hatırlıyorum ("kısıtlı kaynak" demişken: internetin yokluğunda ansiklopedilere ve "büyüklerimiz"in hafızalarına yaslanmak zorunluluğumuz yaşıtım ve büyüğüm olan herkesin kafasını sallamasına sebep olacaktır şimdi eminim). ilk okuduğum hemingway romanı sanırsam silahlara veda idi (ya da belki de çanlar kimin için çalıyor idi). her iki romanı da aynı gün satın almam ve de arka arkaya okumam nedeniyle bugün dahi emin değilim önce hangisini okuduğuma. hatırladığım tek şey soluksuz bir şekilde okuduğumdu her ikisini de, ve sonrasında satın alıp okuduğum ve kitaplığıma kattığım diğer hemingway eserlerini de.

hemingway benim "özel yazar"ım. her şart altında elimin altında bir romanının bulunmasını istediğim, kendime yakın hissettiğim bir dost o benim için. tüm eksikliklerine, aldığı eleştirilere, hatalarına, yanlışlarına rağmen her zaman samimi ve yakın gördüğüm bir tonton ihtiyar... :) ve bu nedenle de, kendimi çok yorgun ve bitmiş hissettiğim şu dönemde iRo! için seçtiğim roman da bir hemingway klasiği oldu elbette.

ernest hemingway'in hayatı ve kişiliği ile ilgili çok fazla yazmayacağım burada, internette o kadar çok kaynak var ki bu büyük yazar hakkında, oradan buraya kopyalayıp yapıştırmak yetersiz kalacak diye düşünüyorum. bu nedenle isteyen herkese öncelikle wikipedia'yı, sonrasında da hemingway hayranlarının kurduğu bir websitesini öneriyorum. bunlar kesmezse ve daha fazlasına ihtiyaç duyarsanız, the hemingway society de ilginizi çekebilir. bu kadar detaya ihtiyaç ya da ilgi duymayanlar için ise ben kısa bir özet geçerek hemingway'i büyük yazar yapanın ne olduğunu kendimce ve kısaca buraya almak isterim:

her şeyden önce, insana vakit kaybettirmeyen, okurunu hayalkırıklığına uğratmayan bir yazar hemingway. kendine has ve özel bir stili var: net, sade, kısa cümlelerden oluşan anlatımında tarif ve doğa betimlemelerine bolca yaslanan, en iyi tanınan iki romanı da savaş temalı olsa da asla romantizme sapmayarak insanın canını acıtacak kadar gerçekçi kalabilen, modern çirkinlikleri ve savaşın yol açtığı yıkımı kestirmeden ve ajitasyon yapmadan okuruna aktarabilen bir adamdan bahsediyoruz. kelimelere saygı gösteren bir yazar hemingway. dilin kuralına ve "başka diller"in yapılarına duyarlı. belki de bu nedenle bu kadar başarılı.



ben zaten kütüphanemde yer alan eski ve ingilizce bir kopyasını okudum ancak kitabı yeni alan arkadaşlarımız çanlar kimin için çalıyor'u bilgi yayınevi'den okudular. iyi bir çeviri ve redaksiyon olduğunu söylüyorlar. sonuç: kesinlikle tavsiye ediyoruz!



ispanya iç savaşı sırasında, cumhuriyetçi cephenin galibiyete en ve tek yakın olduğu dönemde, belki de zafere giden ilk adım olacak bir saldırı planlanmaktadır. saldırının başarısı için uluslararası kuvvetlerden patlayıcı uzmanı / ispanyolca öğretmeni amerikalı robert jordan bir köprüyü havaya uçurmalıdır ve bunu tek başına yapamayacağı için de dağdaki gerillanın yardımına ihtiyaç duymaktadır. yaşlı rehberi anselmo ile dağlara çıkarlar, gerillalarla tanışır, olaylar gelişir... kafası çalışan herkes farkındadır ki köprünün havaya uçurulması artık o dağlarda barınma imkanının kalmamasına ve bu gerillaların yerlerinden yurtlarından olmalarına sebep olacaktır. üstelik bu EN İYİ ihtimaldir çünkü aslında önünü görebilen herkes eğer biraz gözünü açarsa görecektir ki bu görev intihara eşdeğerdir.

hemingway romanlarıyla biraz haşır neşir olan herkesin bilebileceği gibi, hemingway genelde kendi hayatında bir parçası olduğu ya da bir şekilde şahit olduğu olayları aktarır bize hikayelerinde. henüz 19 yaşındayken birinci dünya savaşının italya cephesinde tanışır yıkımla genç yazar ve sonrasında da izmir'in yunan askerleri tarafından işgalinden tutun ikinci dünya savaşının paris yeraltı cephesine kadar bir sürü cephede ya gazeteci ya da bizzat milis kuvvetin bir parçası olarak yer alır. ispanya iç savaşı sırasında da gazeteci olarak cumhuriyetçilerin yanında olduğunu biliyoruz. bu nedenle ben - hiçbir yerde açıkça söylenmemiş olsa da - robert jordan'ın (en azından his ve düşünceleri açısından) otobiyografik bir karakter olduğunu düşünüyorum. büyük bir keşif değil, biliyorum :) ama yazarın iç dünyası ile ilgili bize verdiği ayrıntılar açısından çok önemli.

hiçbir savaş güzel değildir elbette. kahramanlık hikayeleri sonraki nesilleri uyutmak içindir. savaşı yaşayan - hele ki savaşların belki de en kötüsü olan iç savaşı yaşayan - kimsenin bunu bir madalya gibi gururla göğsünde taşıyabileceğine inanmam mümkün değil. hemingway'in tabiriyle, yaptığımıza süslü adlar vermek yaptığımızı (öldürmeyi ve dahi ölmeyi) daha farklı kılmıyor ve savaştan sonra ne yapacağımızı kestiremeden oradan oraya sürükleniyoruz kendi kafamızın içinde. 4 günlük bir süreye bütün bir hayatı ve konsantre bir aşkı (ki zaten hayat dediğimiz de aslında bundan ibaret nihayetinde) sığdırmamız belki de hayalkırıklıklarının en büyüğü çünkü daha en baştan biliyoruz ki ne kadar kendimizi kandırmaya çalışırsak çalışalım, plan yaparken bunun olmayacağını bile bile ümit etmemiz her şeyi kabullenmemizi daha da zor kılıyor. insanız ve sorgulamak zorunda kalıyoruz. ve bundan nefret ediyoruz. hele bir de partizansak ve de aslında dışarıdan gelmişsek, sadece "girip görevimizi yapıyor ve çekip gidiyoruz", sonrasında bize yardım edenlere ne olacağını, bizim zaferimizin cezasını kimlerin nasıl çekeceğini düşünmeden. suçluluğumuz ve vicdan yükümüz artıyor. bizim de onlar gibi öldüğümüz güne kadar. zor iş! harika roman!

her karakterin derinliğinde savaşı ayrı ayrı yaşatıyor bize hemingway. acılarını da gururlarını da hayallerini de kayıplarını da birinci elden deneyimliyoruz. cumhuriyetçilerin yanında olmaları ve dolayısıyla da muhafazakarlara karşı savaşmaları nedeniyle aslında kafalarının ne kadar da karışabildiğini, solda yer almak adına dinlerinden vazgeçmelerinin onları zaman zaman ne kadar zorladığını, ölmekten (ve daha da beteri, öldürmekten) korkmaları, ne kadar insan oldukları geçiyor gözlerimizin önünden. öğreniyoruz ki, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir köyde devrimin ilk gününe şahit olmadıysak henüz hiçbir şey görmüş sayılmayız. ve robert jordan sesleniyor bize: yapacağımızın imkansız olduğunu onu denemeden nasıl bilebiliriz ki?



betimlemeler sayesinde cepheyi görüp koklayabiliyoruz. kitap bittiğinde yazarın bizi romanının bu kadar içine çekebilme ustalığına şapka çıkartmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

romanı henüz okumamış olanların ilgilenme ihtimalini düşünerek daha fazla detay vermekten kaçınıyorum. zaten ben ne yazarsam yazayım hemingway'in son cümlede yarattığı ve içe işleyen ironisinin hakkını veremeyeceğim.

bitirmeden önce küçücük, ufacık iki alıntı yapmak istiyorum, ingilizce olmasından ötürü lütfen kusuruma bakmayınız, elimdeki kitaptan birebir alıyorum çünkü:

"it is only orders that come between us. those men are not fascists. i call them so, but they are not. they are poor men as we are. they should never be fighting against us and i do not like to think of the killing."
"who do you suppose has it easier? ones with religion or just taking it straight? it comforts them very much but we know there is nothing to fear. it is only missing it that's bad."
(for whom the bell tolls, triad/grafton books 1990, sayfa 174 & 410)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

10 Nisan 2012 Salı

okurun da yazarın da el kitabı: bir kış gecesi eğer bir yolcu

yazmak da okumak da bir serüven. kitap dediğin de nihayetinde başı sonu belli, belirli sayıda sayfadan oluşan ve bir süre devam ettikten sonra sona eren bir yol. belki de değil. okurluk (iyi okurluk) asla tembel işi değil.



bir yola çıkıyorsun ancak tam adımını yere basacakken toprak ayağının altında kayıp gidiveriyor ve "ışınla beni skati" [sic] misali kendini bambaşka bir zaman ve mekanda, alıştığının çok dışında karakterlerin ortasında buluyorsun. yeni ortamına tam alışıyorsun, hooop güm! gene bir duvar, gene bir zamansız son ve gene bir başka hikaye. hem de sayısız kere.

bir erkek okur, erkek okurun "yanaşmaya" çalıştığı bir kadın okur (ki kendisi ikinci plandaymış gibi görünse de her şeyin merkezine kurulmuş bir halde) ve bir yazar. bir takım yan karakterler. yayınevleri, yasadışı örgütler, başka yazarlar, profesörler, kitapçılar. fazlaca emek harcanarak kurulmuş komplike bir düzen - bir düzmece. sürekli olarak kursakta kalan bir heves. bu hevesin kamçıladığı ve ipin ucunu bırakmaksızın sürekli olarak ilerlemek istemeni sağlayan bir merak. ve bir arayış.

'bir kış gecesi eğer bir yolcu' bir arayışın hikayesi. aramanın, bulmanın, yitirmenin, kazanmanın, korkmanın, fark etmenin, kabul etmenin türlü safhalarından geçiriyor bizi oyun içinde oyun ve kitap içinde kitapla. okuması çok zevkli, insanın ufkunu açarken, okumanın da en az yazmak kadar önemli olduğunu ve öğrenilmesi gerektiğini kafanıza iyice sokuyor. fark ediyoruz ki calvino'nun aptal / kötü / tembel okura tahammülü yok. ve bu nedenle olsa gerek, bu kitap çok eğlenceli ve ilginç; alışılageldik romanlardan farklı. belki bir şaheser değil ancak çıkış noktası ve de diğerlerinin yanında sivrilmesi nedeniyle dikkate ve okumaya kesinlikle değer.

benim ilk calvino deneyimimdi: yazarın zekasına, kendine güvenine, öğretmek istediklerini ortaya koyuş yöntemine hayran kaldım. tamamiyle hak edilmiş olduğunu düşündüğüm ukalalıkları (başka bir yazar yapmış olsaydı beni belki de çok rahatsız edecekken) hiç gözüme batmadı. aynı şekilde, yer yer son derece didaktik bir tarz benimsemesine rağmen öğrettikleri canımı hiç sıkmadı. başlarda tamamen interaktif olacağını sandığım hikayeler bütününün zaman içerisinde daha farklı bir örgüye dönüştüğünü gördüğümde bir şeyleri atladığımı sandım ve keşke başta yakalanan yazar-okur ilişkisi ortalarda bir yerde yitip gitmeseydi diye düşündüm aslında ancak o bile keyfimi bozmadı. hayıflandığım tek nokta kitabı geniş zamanda rahat rahat ve tadını çıkartarak okuyamamış olmamdır. farklı olana bazen hasret kalıyor insan. ve bu kitap kesinlikle farklı. :)

yazarların, yazar adaylarının, yazarlık heveslilerinin ve iyi bir okur olmak isteyen herkesin kendisine bir iki ders çıkartabileceğini düşünüyorum calvino'nun yazdıklarından. şimdi, kendinize bir iyilik yapın. bundan sonra bir kitaba başlayacağınız zaman derin bir nefes alın ve yazarın sözünü dinleyin, ona güvenin:

"rahatla. toparlan. zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin."


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

24 Mart 2012 Cumartesi

Her şey yalnızlıktan ötürü: Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar

"şarkı acının içinden umudu çıkarırken meydana gelen sürtünmenin sesidir"
bu cümleyle karşılıyor bizi sarp kaya daha ilk sayfada. katil zanlısı yazar.

karşısında hayatından bezmiş, yorgun bir polis komiseri: sorgu şefi. onun bir adı yok. adının olmasına aslında ihtiyacı da yok sanki.

bir sorgu odası, bir apartman dairesi, bir çay bahçesi, iki hapishane hücresi arasında gidip gelen bu sorgunun hikayesi: sorgulanan cinayet midir yoksa hayatlar mı? yoksa tüm hayatlar o nihai cinayet anına mı götürür bizleri? katil de maktül de bellidir belli olmasına ya, yoldan çıkan kimdir işte onu satır aralarında okumak gerekir. aynen hayatta olduğu gibi: hiçbir şey göründüğü gibi değildir aslında. ne düşündüğümüz, ne istediğimiz, ne hissettiğimiz bizi herkesten ve her şeyden ayırır her zaman. ayırır ve yalnız bırakır.

ama bir yandan da düşünüyorum: bunca uzak hayatlar yaşayan, bunca farklı yerlerden gelen iki insan eğer bu kadar aynı iseler, aynı olmaya aç iseler, belki de herkes aynıdır, kimsenin bir diğerinden farkı yoktur, öyle değil mi? yoksa bu da yalnızlıktan mıdır? o kadar yalnızızdır ki, kendi sesimizden başka bir sesi, başka bir sözü duyduğumuzda (bir başkasını anlamamız zor olduğu için) ona inanarak bağlanıveririz belki de.

belki de, yalnızlık korkusu o denli ağır bir şeydir ki canavarlara bile ihtiyaç duyarız. (sayfa145)



korkularınızdan kurtulamazsınız ama onlarla yaşamayı öğrenebilirsiniz

okumaya alışkın olduğumuzdan daha kısa ama son derece yoğun bir roman var şu anda önümde, kapağına bakarak yazdığım. içinde bekleyen sürprizleri kimse için bozmak istemem, bu nedenle (şimdilik) kısa tutuyorum. alın, okuyun, okutun, pişman olacağınızı hiç sanmıyorum.

raflarda yerini almasının hemen ertesi günü elime aldığım ancak maalesef işlerimin izin vermemesinden ötürü biraz uzunca bir sürede okuyabildiğim, normal şartlar altında su gibi akan, enteresan bir roman çocuklar ve canavarları. ahmet tulgar'ın kalemini zaten güçlü bulurum, bu romanında seçtiği anlatım tarzı ile kalbimi bir kez daha fethetti. zaman zaman tokadı indirmekten çekinmeyen ama hemen ardından da bir şekilde okurunun gönlünü almayı bilen bir yazar olduğunu düşünüyorum tulgar'ın. çok yaşasın, daha çok yazsın.

siz de alın ve okuyun. bu arada, bölüm başlıklarının da ayrıca tadını çıkartın, çok sevdim ben.



"senin mantığını bilirim, sakın ölümle doğumun dengesinden bahsetme. ikisi birbirini dengelediği için dünya hep yörüngesinde kalıyor da deme. matematik, geometri, istatistik dediysek o kadar da değil yani. abartmayalım. sevgi diye bir şey de var ve olduğu sürece de doğum ile ölüm arasında bir denge olmayacak. ölüm hep daha fazla. olacak." (Sayfa 133)

26 Şubat 2012 Pazar

Oblomov: kendini yok etmeye varan bir istemsizlik

klasiklere merak saldığım ilk gençlik yıllarımda bir büyüğüm bundan sonraki okurluk hayatımın belki de en önem taşıyacak öğüdünü vermişti:

"asla okuduğun kitabı günümüz şartlarına göre değerlendirme. geçmiş dönem insanıyla ve onların alışkanlıklarıyla, onların doğrularıyla, onların bildikleriyle empati kur".

benim gibi okuduğu, izlediği ve hatta düşündüğü her şeyle kavga etmeye meraklı birine verilebilecek belki de en yararlı öğüt bu olmuştu ve sadece okurken değil, hayatımın her aşamasında ve her yönüyle empati yeteneğimi geliştirmem için itici faktör olmuştu bu iki cümlecik.

klasik okumak zor iştir: senden çok uzak bir zamanda, senden çok farklı bir coğrafyada, senin hiç bilmediğin toplumsal doğrularla yoğrulmuş karakterleri sevmesen de kabul etmen gerekir kendini olayların akışına bırakabilmen için. her babayiğidin harcı olmadığını düşünüyorum bir klasiğin hakkını vermenin. benim bunu ne derecede yapabildiğim de bir soru işareti taşıyor elbette. yine de, her zaman ve öncelikle klasik olsun derim. hatta mümkünse bir rus klasiği olsun elimdeki kitap. ve de birazcık da olsun yakaladıysa beni karakterler, o zaman iki elim kanda olsa o kitabı sular seller gibi yalayıp yutuveririm.

oblomov'da olduğu gibi.



hareketli, hevesli, meraklı bir çocuk olan ilya iliç oblomov'u toprak ağası ailesi pamuklara sarmalayarak, terlememesini - yorulmamasını - gerekmedikçe konuşmak için dahi efor harcamamasını sağlayarak, elini / kolunu / zihnini budayarak yetiştirirler. içinde bir yerlerde tıkılı kalan - yıllar geçtikçe solan, ölmese de sürünen ve en sonunda sönen - yaşama hevesinden yoksun bir yetişkin olup çıkar efendi oblomov. yaşamak ister (ya da istediğini sanır diyelim), isteklerini gerçekleştirmek için önce hayal kurmak sonra da plan yapmak gerektiğini bilir ama nereden başlayacağına karar veremediği için adım atamaz, hayalleriyle yaşar ama bunları bir amaca dönüştüremediği (ve dolayısıyla da hangi araçları kullanacağını bir türlü kestiremediği) için kendi kozasından dışarı asla çıkamaz.

babasından, dedesinden ve onlardan önceki nesillerden hiçbir farkı yoktur aslında ancak oblomov'un talihsizliği artık zamanın değişmiş olması ve sanayi devrimi ile birlikte kök salmış feodal yapının artık geçersizliğini her geçen gün daha da hissettirmesidir. eski sistem değişmektedir ve efendi artık hayatın her şeye rağmen merkezi olamayacaktır. hal böyle olunca, amaç ve araçlardan da yoksun olan oblomov depresyonun derinliklerinde alışkanlıklarına yapışıp kalır. hayat, onun için yemek-içmek-uyumaktır, bir şeyler yanlıştır evet ama bunun ne olduğunu düşünerek kendini rahatsız edecek değildir!

ta ki, hayatına olga girene kadar. bir kez daha bir kadın karakter silkeler, tokatlar, kendine getirmeye çalışır onu ama o kadar derine işlemiştir ki oblomov'un korkaklığı, umursamazlığı ve dahi güçsüzlüğü, hiçbir şey yapamayacağını kabul eden olga onu bırakır ve kendini kurtarma yolunu seçer.

sadece olga değildir kendini ilya iliç'i oblomovschinadan kurtarmaya vakfeden. oblomov'un çocukluk arkadaşı, can dostu andrey ştoltz vardır bir de (iyi ki de vardır! zira ştoltz olmasaydı eğer, oblomov şu 600 sayfa boyunca yatağından dışarı tek adım atmazdı, bundan kesinlikle eminim). babası alman annesi rus olan ştoltz, her iki kültürün de (görece) olumlu olarak adlandırılabilecek özelliklerini üzerinde öyle bir buluşturmuş ki, burjuva olması gibi ufak bir pürüzü atlayabilsek neredeyse ideal karakter olduğunu düşündürecek bize! ama bu tuzağa düşmeyerek gonçarov'un onun da olumsuzluklarını acımadan sergilediğini görüyoruz. ya da ben okuyanların bunu böyle yorumlayacağını umuyorum. :)

unutulmaması gereken önemli bir nokta şudur:

19.yüzyılın ortalarında rusya hala feodal derebeyliğinin hakim olduğu bir ülkeydi, sanayileşmenin eşiğindeydi belki ama kapitalizmden uzaktı ve hala serflik mevcuttu. yine de, insanlar yavaş yavaş toprak ağası sınıfının (dönemin aristokratları) ne işe yaradığını, gerekli olup olmadıklarını ve hatta ahlaklarını sorgulamaya girişmişlerdi. hepsinin üstüne bir de ekonomik sıkıntılar artınca huzursuzluklar tırmanmaya başlamıştı. kitabın basılmasından 2 yıl önce tahta geçen çar II. aleksandr, serfliğin kaldırılması da dahil olmak üzere birçok liberalleşme amaçlı reform yapacaktır (komünist manifestonun da kitabın basım tarihinden bir 10 yıl kadar önce yayımlandığını unutmamak da faydalı olabilir bu noktada).

rusya bir eşiktedir, gonçarov da öyle.

zıtlıklar üzerine kurar romanını:

gelenekselliğin karşısına modernliği koyar ve dört temel karakteri üzerinden bunu işleyerek çiftlerini oluşturur: oblomov ştoltz'a, agafya olga'ya karşıt karakterlerdir ve dengeyi bir türlü oturtamaz, çalkalanır dururlar. rusya gibi. ve nihayetinde oblomov çökerken ştoltz daha da parlar: köhne rusya gider, modern rusya kurulur... mu gerçekten?

maalesef hayır. toplumlar değişmediği sürece hangi sistemi, hangi ideolojiyi getirirseniz getirin, sadece yüzeyde kalır yaptıklarınız. nitekim lenin de 1922'de rusya'nın 3 devrim yapmasına rağmen yine de oblomovlardan kurtulamadığını, o kesimin adam edilebilmesi için daha çok uzun bir süre yıkanıp temizlenmelerinin, hırpalanıp dövülmelerinin gerektiğini söyler. bu, ne yazık ki, o kadar kolay değildir.

dönem ödevi formatına sokmaktan çekindiğim için bu uzadıkça uzayan yazıyı, geleneksel uşak zahar'ı ve incilerini, toplumdaki yerini bellemiş ve ona göre davranmakta beis görmeyen dul evsahibesi agafya'yı, varlığıyla yokluğu bir alekseyev'i, şark kurnazı kötü kalpli tarantyev'i ve daha birçok irili ufaklı önem taşıyan karakteri bu yazının dışında bırakmak zorunda kaldığımı fark ettim şimdi: merak edenler kitabı okumakta serbest!

sözün özü, tembel ve umursamaz bir karakter olsa da efendimiz, onun için biraz da üzülüyoruz aslında. benim elimdeki 598 sayfalık kitabın (everest yayınları, eylül 2010) ilk 174 sayfası boyunca (ki o da sonrasında başka bir karakterin öyküsü için ara verilmesinden kaynaklı, yoksa daha da uzun bir süre) odasından çıkmayıp yatağı ile kanepesi arasında gidip gelen ilya iliç'ciğimiz kendisine "e ama başkaları nasıl yapıyor!" gibisinden bir yanıt verdiği / yol gösterdiği için emektarını paylarken bir de vicdanına sesleniyor (s.104-105) :

"ben 'başkasıyım' demek! uğraşıyor muyum ben, çalışıyor muyum? az mı yiyorum? kara kuru mu, yoksa zavallı mı görünüşüm? bana yetmeyen bir şey mi var? sanki yapacak, edecek biri var! bir kere olsun kendim giymedim çorabımı ayağıma, tanrı aşkına! huzursuz mu olacağım? bundan bana ne? ama kime söylüyorum bunları? sen çocukluğumdan beri benimle değil miydin? sen bunları hep biliyorsun, gördün benim nasıl zarif yetiştirildiğimi, ne soğuğu ne açlığı bildiğimi, ihtiyaç nedir bilmediğimi, ekmeğimi kendim kazanmadığımı ve pis işlerle hiç uğraşmadığımı sen biliyorsun. nasıl oluyor da gönlün beni 'başkalarıyla' karşılaştırmaya varıyor? yani ben 'başkaları' gibi sağlıklı mıyım? bütün bunları yapıp bunlara dayanabilir miyim?"

dayanamazsın ilya'cığım! çünkü sen oblomovschinaya tutulmuşsun, oblomovluk senin kanına işlemiş, sen artık başka türlü olamazsın. ve sanma ki sadece sen bu dertten muzdaripsin. siyasi feodal yapının efendilik algısı ortadan kalktı diye artık oblomovlar kalmadı sanmak yapabileceğimiz en saçma çıkarım olur. varlar, hem de sayıları hiç de öyle az değil. anneler her yıl milyonlarca modern oblomov yetiştiriyorlar erkek evlatlarının ev işlerinden uzak durmasını sağlayarak. yani, değişen bir şey yok dünyada, her şey aynı "doğu"da.



her şeye rağmen, kızamayız oblomov'a. çünkü o bir efendidir, onun doğasındadır hayatın merkezinde olmak. hakkıdır "sade, iyi, sevecen yüzler, varlıklarını onun yaşamını desteklemek, onun yaşamı fark etmemesine, hissetmemesine yardım etmek olarak gören" insanlarla çevrelenmek.

oblomovlar doğar, yaşar, ölür - bazıları işte böyle kitap olur. :)

-- daha fazlasını okumak isteyenlere nikolay dobrolyubov'un "oblomovluk nedir?" kitabını öneriyorum. ben henüz okumadım, ama alıp okuyacağım. --

***bu kitaba ben 10 üzerinden 10 veririm, 9'a elim varmaz. zaten anton çehov'un "benden 10 gömlek üstündür" dediği, dostoyevski'nin büyük saygı duyduğu, oblomov gibi ölümsüz bir karakteri yaratan bir yazar için daha ne denebilir ki?***


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.