6 yıllık "ille de ROMAN olsun!" kitap kulübü deneyiminden sonra sudan çıkmış balık (tek kalmış katil balina) gibi tüm müşkülpesentliğimi buraya dökmeye geldim. hepsi tamamen kişisel fikrimdir, herkese çamur atabilir, her kitaba aşık olabilirim. çok şey beklemeyiniz.
24 Ekim 2009 Cumartesi
Hemingway ve İhtiyar Balıkçı
Ernest Hemingway hakkında çok şey yazmaya gerek var mı bilemiyorum, bunca okurun içerisinde sanırsam ki (en azından) "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u ve "Silahlara Veda"yı duymayan bilmeyen yoktur (okumamış olanlara, her iki romanı da şiddetle tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız!).
Hemingway'in karakterlerindeki (özellikle baş erkek karakter) güç ve en zor koşullarda dahi elden bırakılmayan onurlu davranma güdüsünü çok sevdiğimi öncelikle söylemeliyim. Ayrıca, belki bir başka yazar tarafından farklı şekilde yazılsa beni rahatsız edecek olan, döneme ait tüm yoksulluk, eksiklik, savaş, şiddet, vb sosyal olguları işleyişindeki "subjektif gerçekçilik"i etkileyici bulduğum da bir gerçek.
Bunları düşünerek, okumadığım tek Hemingway eseri olan "Yaşlı Adam ve Deniz" (ya da, "İhtiyar Balıkçı") de nihayet geçenlerde elime düştü ve bir gün kadar kısa bir süre içerisinde - ki kısa bir romandır zaten - biterek kütüphanemde hak ettiği yerine kavuştu.
Santiago - ki kendisi "ihtiyar balıkçı" olur - ve kitap boyunca mücadele ettiği "balık" arasındaki diyalektik ilişkinin beni çok etkilediğini söylemem lazım. Bana özellikle enteresan gelen, okyanusun ortasında, bir kayığın içerisinde, yalnız ve yaşlı ve yoksul bir adam var hikayenin çok büyük bir kısmında sadece. Ve de "görünmeyen" bir balık... Ve son derece sürükleyici, kişiyi kendini ve hayata bakışını da gözden geçirmeye, sorgulamaya itiyor.
Balıkçılıkla geçinen ancak aylardır bir balık dahi tutamamış olan Santiago, "ya hepsi ya da hiç" diyerek ve tüm gücünü toparlayarak - sanki son bir kez - denize açılır... ve "olaylar" gelişir...
Burada çok yazmak istemiyorum aslında, okumayan varsa belki okumak isteyecektir ve de her şeyi baştan bilmesi bazı sürprizleri bozacaktır, ancak son olarak şunu da söylemek isterim ki, hepimiz aslında gerçekten yalnızız - eğer kendimizle konuşmayı bilmiyorsak.
Hemingway'e bu hikayedeki sembolizm sorulduğunda kendisi "gerçek bir yaşlı adam, gerçek bir çocuk, gerçek bir deniz, gerçek bir balık ve gerçek köpek balıkları yaratmaya çalıştım. ve onları yeterince gerçekçi yaratmışsam, onlar bir çok anlama geleceklerdir" demiştir (http://en.wikipedia.org/wiki/The_Old_Man_and_the_Sea).
Beni okurken en çok düşündüren de Hemingway ve Santiago arasında olduğunu sandığım benzerlikler... Bildiğiniz gibi, Hemingway intihar ederek kendi yaşamına son vermiştir (bazıları intihar olmayabileceğini söylese de, bu ispatlanamamaktadır) ve Santiago da ancak intiharı göze alabileceklerin gözükaralığıyla "son yolculuk" olabilecek bir şeye girişmiştir.
Not: "Milli eğitim, gençlik ve spor bakanlığı talim ve terbiye kuruluşunun 27.5.1986 tarih ve 4429 numaralı yazısıyla, 1739 sayılı kanun gereği, ilk ve ortaokullara tavsiye edilmiştir." diyorlar... "100 Temel Eser" arasında yer alıyor.
Okuyunuz, okutunuz.
10 Ekim 2009 Cumartesi
Makber - Cem Mumcu
kafamı karıştıran bir kitap makber... şöyle ki, sevsem mi sevmesem mi bilemedim... kitabı severek okudum, burada bir sorun yok (cem mumcu'yu enteresan buluyor ve okumayı seviyorum) ama mumcu'nun muhtemelen mesleğinden kaynaklanan, olayların dışında kalıp müdahale etmeden sadece gözlemlemek ve gözlemlediğini düz bir şekilde yorumlamak yaklaşımı bu "roman"da iyice ortaya çıkıyor.
**
daha önce "masal"larını okumuştum, kısa öyküler - hatta bazıları ÇOK kısa ama kendi uzun anlamını içinde taşıyor, aşağıya bir örnek almak isterim:
sanıyorum ki yazmak cem mumcu için bir nevi terapi. hastaları tarafından omuzlarına yüklenenleri bu şekilde silkeleyip atıyor üzerinden. yazdıkları genelde "klişe" ama sıkmıyor... ya da en azından beni sıkmıyor diyeyim.
gelelim makber'e... kitabın önsözünü akıllıca buldum, insanı okumaya teşvik ediyor "yahu bu adam ne yazmış olabilir ki sonrasında silsem mi diye düşünmüş ama madem yazıldı artık kalsın diye de yayınlamış" diye... hoş bir pazarlama tekniği derim :)
gene bence, başlangıç çok etkileyici. aile kabus. ev cehennem. ev halkı deli. zaten "normal" olan barınamıyor. mesleğinin katkısıyla deliliği sorgulamış sanırsam mumcu. ne normal? ne anormal? o evin bence anormalliği içerisinde karakterlerin kendi normalleri bu kadar mı olabiliyor... dışarının normali içeride anında anormal kalıyor... insanın uyum sağlayabilmek için yapmayacağı şey yok (sayfa 46 : "her yeri sakatlanmış bir canlının sakat olmayan bir tek parmağını düzeltmek için kırması"...)
korkuyla ve travmalarla yetişmiş inayet hanımda şeytan baştan aşağı tanımlanırken karşısına çıkartılan melek karakteri bana hoş bir espri gibi geldi bana. son derece "olabilir" hikayelerin orta yerinde ise fantastik izler taşıyan bir çocuk muharrem... kadınlar ona acıyor mu yoksa kendilerini kurtarma çabalarında son ve tek atımlık barutları mı bu çocuk artık? ona yaklaşımlarındaki aşk enteresan geldi, sonuçta aslında hepsi kendini kurtarıyor ve muharrem sadece bir "bahane". ama yine de kitabın ortasında muharrem. hem ortasında, hem de taaaaaa dışında.
sonuçta, cem mumcu demiş ki : "hepimiz şartların ve şartlanmaların sonucuyuz. karakterler değişebilir ve sonra tekrar tekrar tekrar değişebilir. doğuştan gelen bir kalıcılığımız yoktur, şekilleniriz. ve (ne hikmetse!) o şartlar ortadan kalktığında gene ve aniden değişir ve 'kendimiz'e geliveririz - dehşetle kaçarız önceki benliğimizden".
hayat, okumak ve bilmekle ilgili dokundurmalar çok hoşuma gitti sayfa 75 - 76'da - böylece cem mumcu'nun da diyalektiğe ve her türlü edebi / hayati konuya dair fikirlerini ve yaklaşımlarını (bence romandan biraz kopuk duran bir şekilde) öğrenmiş olduk :
"bilmekten haz almayan insan bilemez. bilmeyi bir iktidar olarak görenlerin durumu böyledir".
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
**
daha önce "masal"larını okumuştum, kısa öyküler - hatta bazıları ÇOK kısa ama kendi uzun anlamını içinde taşıyor, aşağıya bir örnek almak isterim:
"onu vurdum hakim bey, çünkü orospu olduğunu anladım. sen adamın karısının orospu olması ne demek bilir misin, hakim bey?pişman değilim, namusumu temizledim. nerden mi anladım? ben dölümü boşaltırken çığlık attı hakim bey. orospu olmasa zevklenir çığlık atar mıydı hakim bey?"**
(Binbir İnsan Masalları-1 "Üçüncü Sayfa Güzeli" 32.masal, Cem Mumcu, Okuyan Us Yayın 2001, sayfa 75)
sanıyorum ki yazmak cem mumcu için bir nevi terapi. hastaları tarafından omuzlarına yüklenenleri bu şekilde silkeleyip atıyor üzerinden. yazdıkları genelde "klişe" ama sıkmıyor... ya da en azından beni sıkmıyor diyeyim.
gelelim makber'e... kitabın önsözünü akıllıca buldum, insanı okumaya teşvik ediyor "yahu bu adam ne yazmış olabilir ki sonrasında silsem mi diye düşünmüş ama madem yazıldı artık kalsın diye de yayınlamış" diye... hoş bir pazarlama tekniği derim :)
gene bence, başlangıç çok etkileyici. aile kabus. ev cehennem. ev halkı deli. zaten "normal" olan barınamıyor. mesleğinin katkısıyla deliliği sorgulamış sanırsam mumcu. ne normal? ne anormal? o evin bence anormalliği içerisinde karakterlerin kendi normalleri bu kadar mı olabiliyor... dışarının normali içeride anında anormal kalıyor... insanın uyum sağlayabilmek için yapmayacağı şey yok (sayfa 46 : "her yeri sakatlanmış bir canlının sakat olmayan bir tek parmağını düzeltmek için kırması"...)
korkuyla ve travmalarla yetişmiş inayet hanımda şeytan baştan aşağı tanımlanırken karşısına çıkartılan melek karakteri bana hoş bir espri gibi geldi bana. son derece "olabilir" hikayelerin orta yerinde ise fantastik izler taşıyan bir çocuk muharrem... kadınlar ona acıyor mu yoksa kendilerini kurtarma çabalarında son ve tek atımlık barutları mı bu çocuk artık? ona yaklaşımlarındaki aşk enteresan geldi, sonuçta aslında hepsi kendini kurtarıyor ve muharrem sadece bir "bahane". ama yine de kitabın ortasında muharrem. hem ortasında, hem de taaaaaa dışında.
sonuçta, cem mumcu demiş ki : "hepimiz şartların ve şartlanmaların sonucuyuz. karakterler değişebilir ve sonra tekrar tekrar tekrar değişebilir. doğuştan gelen bir kalıcılığımız yoktur, şekilleniriz. ve (ne hikmetse!) o şartlar ortadan kalktığında gene ve aniden değişir ve 'kendimiz'e geliveririz - dehşetle kaçarız önceki benliğimizden".
hayat, okumak ve bilmekle ilgili dokundurmalar çok hoşuma gitti sayfa 75 - 76'da - böylece cem mumcu'nun da diyalektiğe ve her türlü edebi / hayati konuya dair fikirlerini ve yaklaşımlarını (bence romandan biraz kopuk duran bir şekilde) öğrenmiş olduk :
"bilmekten haz almayan insan bilemez. bilmeyi bir iktidar olarak görenlerin durumu böyledir".
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
4 Ekim 2009 Pazar
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü - Stefan Zweig
ilk defa stefan zweig okudum, daha önce methini çok duyduğum bu yazarı ince ince didiklemeye çalıştım okurken. ilk öykü olan "bir kadının yaşamından 24 saat" bana bu çabamda bolca malzeme verdi. genel itibariyle sevdim. "öğreten adam" zweig'ın bazı önermelerine katıldım, bazılarını ise (hadde bakın şimdi bendeki!) yaşadığı ve yazdığı zamanın değerleri ölçüsünde hoşgördüm. ama mrs. c'yi anladım. yalnızlığını, çaresizliğini, kimsesizliğini, amaçsızlığını (bkz zweig'ın 53.sayfada altını özellikle çizdiği "belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır") ve sonucundaki feci hayalkırıklığını hissettim. normal şartlar altında detaylar beni son derece sıkarken bu öyküde hiç rahatsızlık hissetmedim.
sağlam bir vicdan işkencesi öyküsünü işleyen sayfaları çevirirken aklımı en çok meşgul eden şey, görece kısa sürede toplumsal ve insani olarak ne kadar çok değiştiğimizdi. artık bizi hiçbir şey şaşırtmıyor, her şeye alışmışız, değerlerimiz değişmiş. o zamanın insanlarını yataklara düşüren, intiharın eşiğine getiren, yıkan olaylar artık hayatımızda öneme sahip değiller ve bir kaşımızı kaldırıp "yaaa öyle mi" diyerek omzumuzun bir silkişi eşliğinde geçip gidiyorlar aklımızdan. bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışacak konumda değilim, bu zamanın insanıyım, alışkanlıklarım ve değerlerim de günümüze uyumlu. ama kendi değerlerimin farklılığı bu öyküden keyif almama ve anlamama engel olmadı.
ama... aynı şeyi ikinci öykü, "bir yüreğin ölümü" için söyleyemeyeceğim. içim daraldı, ruhum karardı, bugün toplantıda da söylediğim gibi bir ara içimden "yahu bir git öl!!" diye geçirdim birden fazla kere. kötü müyüm? belki... ama elden ne gelir, bende bundan başka hiçbir his uyandırmadı öykü. üzgünüm salomonsohn için.
bu arada, iki öyküyü sanırım farklı editörler elden geçirmiş. can yayınları bilmeli ki, birinci öykü hiç zorlamadan giderken, ikincisinde ben gibi dikkatli okurların yakalayabileceği bir çok hata var :)
son olarak, web'de görsel ararken (ki eski baskılardan birinin orijinal kapağını uygun boyutta bulamadım ve o nedenle de eklemedim) aşağıdaki link'e rastladım, ingilizce bilirlerimiz için ilgi çekici bir okuma olabilir :
http://books.google.com.tr/books?id=gNilRwQa24sC&lpg=
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
3 Eylül 2009 Perşembe
Madame Bovary - Gustave Flaubert
ben kendimi bildim bileli kitaplığımızda bulunan, muhtemelen teyzeme ait olup bize ne zaman ve nasıl vardığını bilmediğim, 1956'da basılmış ingilizce bir kopyasını okudum madame bovary'nin. eski kitap kokusunu çok severim, o nedenle de yıllarca bir türlü elim gitmediği halde (romantik bir kitap olduğuna dair bir önyargım olduğu için hiç okumaya kalkışmamıştım) ayın kitabı seçtiğimizde kitabın eskiliği ve kokusu nedeniyle bir heves aldım elime ve başladım sağından solundan zorlayıp içine girmeye çalışmaya. çok kolay olmadı.
bir karakter olarak sevmedim emma bovary'yi. her ne kadar o döneme ait tabuları, alışkanlıkları, beklentileri ve sosyal yaşantıyı her daim göz önünde bulundurmaya çalışsam da, bol bol dalga geçtim kadınla ve yargıladım kendimce. kötü niyetli, çıkarcı, umursamaz, eksik bir kadın emma. ve bu nedenle de asla doymuyor. hep istiyor. ama maalesef ne istediğini de bilmiyor.
genelde kadınlara atfedilen özellikler olduğunu atlamak mümkün değil. demek ki, yüzyıllar da geçse bazı şeyler asla değişmiyor :)
karaktere yazarın yakıştırdığı kişisel seçimleri ve romanın kurgusunu sorgulayacak değilim. aslına bakarsanız, basmakalıpta tavan yapan karakterlerin hiçbirine dair yorum yapasım yok. o kadar haksızlık yapmak istemiyorum çünkü gustave flaubert'e. bu kitaba kadar süregelmiş bir kronik romantizm saplantısından kurtarmış edebiyatı, gerçekçi yaklaşımı getirmiş ve de gerçekten oldukça sıkıntılı günler yaşamış bu kitap nedeniyle.
o dönem yaşantısına şahit olmuş olmak adına ilginç bir deneyim oldu benim için, günümüz şartlarıyla karşılaştırdığımda beni şaşırtan ve "olur mu öyle şey yahu" dediğim, ama o gün için son derece olağan ve hatta olması gereken diye farz edilen durumlar (örneğin emma'nın bebeğini emzirmemesi ve bunun yerine bir süt annenin yanına - üstelik de kötü şartlarda - bırakması) bana acaba ileride bizler ve yaşantılarımız nasıl algılanacak ve nasıl yargılanacak diye düşündürdü bir süre. ve tam da bu noktada kendime gelerek kitabı ve karakterini yargılamayı bıraktım.
karakter bana ve benim çevremdeki kadınlara çok uzak. ama hala bir çok emma bovary gerçekten de var çevremizde. çünkü her ne kadar şartlar değişse de, insan doğası ve toplumun iki cinse ayrı ayrı yüklediği sorumluluk ve beklentiler, çifte standartlar hiçbir zaman değişmiyor.
bir de, elimdeki kopyanın ingilizce olmasından ötürü alıntıyı ingilizce yapmak zorunda kalacağım ama ama kitaptan şu aşağıdaki cümlecik çok hoşuma gitti, fransızların bakış açısını çok güzel tarif ettiğini düşündüm:
(aşağı gördüğü bir coğrafyayı - kasabaydı yanılmıyorsam - tarif ederken) - ".... a bastard land, whose language is without accent as its landscape is without character"
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
2 Eylül 2009 Çarşamba
Tol - Murat Uyurkulak : pardon biz kimden intikam alıyorduk?
“kendimizden. dışlanmışlığımızdan. bizi hilkat garibeleri ilan edenlerden. hilkat garibeliğimizden. yüzümüzdeki çıbanlardan. bacağımızın 8 santim kısalığından. asla bir parçası olamadığımız herşeyden.
ve ‘devrim’
ne de işimize gelirdi biz bu yola çıkmışken. sığınırdık arkasına. karışır kaynar giderdik toplumdaki fokurdamaların arasına ve arasında.
bir geçerlilik yaratırdık toplum düşmanlığımıza böylece.”
diye düşündüm kitabın bir çok kısmında. bitirene kadar. bitirdiğimde ise yutkundum. kullanılan dilin akıcılığından ve kitabın çok ama çok güzel bir türkçe ile yazılmış olmasından etkilenmemek mümkün değil! şapka çıkartıyorum murat uyurkulak’a.
arka kapakta okuduğum 6 satırın bende yarattığı beklentiyi karşıladı mı kitap?
hayır.
ama ben beklentimi yanlış oluşturmuşum. devrimle ilgili bir kitap sanırken ve beklerken, tamamen kişisel bir cezalandırmalar resitali okudum.
beğendim mi peki romanı?
evet.
severek okudum. sıkılmadım, içinde kaldım, trende gittim. her bir hikayenin birbirine bağlantısını takip etmeyi sevdim.
sayfa 195′te de dediği gibi :
"herşeyi anladım, hiçbir şeyi anlamadım".hayat gibi.
intikam gibi.
kör intikam üstelik. intikam aldığımız kendimizsek, kimse bizi kendi elimizden kurtaramaz.
kitabın sonunda ise hayatla dalga geçerken beni de tokatlayan yazara kızdım.
çünkü hala hüzünlenmeden düşünemiyorum kambur mehmet’i.
demek ki… tol beni yakalamış. beni suç ortağı yapmış ve rahatlamış… *
çok beğendiğim bir cümleyi buraya almak istiyorum:
"çünkü benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir".
* sayfa 71′den alıntı bir cümlenin tarafımca deforme edilmiş halidir.
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
genelleme
kitap okumayanlar / kitap okuma alışkanlığı olmayanlar :
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.
istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
iki kelimeyi yan yana getiremezler
cahil cahil konuşurlar
güzel dilimizi yazıda katlederler
bir şekilde bilgi sahibi olabilseler de fikir sahibi zor olurlar
yorumları nadiren "kopyala - yapıştır" ötesi olur
hayata dar - dapdar! - bir pencereden bakarlar
benden uzak olsunlar.
buyrun size "genelleme" (!)
geçenlerde, nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ancak kitap fiyatlarının pahalılığından ötürü kitap almadığını ve bu nedenle de okuYAmadığını yazmıştı birisi bir yerlerde. maaşını bilmiyor olsam da, asgari ücretin kat kat üzerinde kazandığını tahmin edebiliyorum, üye olduğu maillist'te bulunması dahi belirli bir eğitim seviyesinin üzerinde ve belirli bir uzmanlık alanında çalıştığını gösteriyor. bu kişi cihannüma'yı mı alıp okumak istedi de alamayınca okuyamadı bilemiyorum tabii eğer öyleyse diyecek lafım yok ama onun haricinde son dönemde aldığım kitaplar arasında en pahalısının 12,99 tl olduğunu söylemem lazım. yani, bir ayda 3 paket daha az sigara içersem o zaman her ay bir kitap alabiliyorum demek. ya da bir gün için bir şeyimden fedakarlık edersem o parayı kitaba yatırabilirim demek.
asgari ücretle çalışan arkadaşlarım var bizim şirkette. ve bunların birisi, her ay mutlaka 2 kitap alıyor ve okuyor... kütüphaneden ödünç alıyor, benden ödünç alıyor, indirimleri takip ederek ucuzlamış kitapları ediniyor, her ay parasından çok küçük bir kısmı kenara ayırarak biriktirip en azından 2 ayda 1 kendine bir kitap alıyor... onun kitaplara meraklı olduğunu bilen arkadaşları da hediye alacaklarsa ona kitap hediye ediyor.
demek ki, isteyen yapıyor. yeter ki kişinin içinde olsun.
istisnalar kaideyi bozmaz.
bu genellemenin de sonuna dek arkasındayım.
28 Haziran 2009 Pazar
iki karşı kıyı üzerine, "ikircikli ütopya" : Mülksüzler
fantastik kurgu'nun önemli yazarlarından ursula k. le guin'in dostoyevski'nin dilimize "ecinniler" olarak çevirilmiş "possessed" isimli kitabına bir göndermesi olan mülksüzler (orijinal adı "dispossessed") bu ayki yıldız kitabımız... ecinniler'e atıfta bulunarak, şeytanın da sistemin de ele geçiremediği insanları anlatan kitap aslında ironinin dibine vurmaktadır her bir satırda.
kim ait, kim sahip belli değil... aitlik mi daha iyi sahiplik mi...? birbirinden gece ve gündüz kadar farklı iki sistem aslında temelinde o kadar aynı olabilir mi? insan faktörü işin içine girdi mi her şey ne kadar aynı aslında... yoksa değil mi?
türk bilimkurgu / fantastik kurgu okurunun yakından tanıdığı bülent somay'ın yayına hazırladığı ve çok şık bir sonsözle tamamladığı mülksüzler benim birden çok kere okuduğum ve sanırım aralıklarla okumaya da devam edeceğim bir kitap. ve yeri gelmişken, tam da şurada harika bir yazı var le guin ve mülksüzler üzerine... ama bu yazıyı kitabı bitirmeden okumamanızı tavsiye ediyorum...
- ...Gerçek kardeşlik - paylaşılan acıda başlıyor.
- O halde nerede bitiyor?
- Bilmiyorum. Henüz bilmiyorum.
"insan her yerde insan" ve aslına bakarsanız ana tema - her ne denirse densin - bence tam olarak da bu! görüyoruz ki burada da, bazen kuram olarak çok parlak görünen bazı fikirler uygulamaya geçtiğiniz zaman her zamanki duvara çarpıyor: fiziksel engeller.
burada, fizikselden kasıt: insan. doğamız gereği o kadar uzağız ki saf anarşik düzene, bazı fikirler kuram olarak kalmaya mahkum oluyor. ve de özgürlüğün nasıl bir paradoks olduğu, bollukta paylaşmak ve kardeşlik kolayken şartlar zorlaşınca - hatta çok zorlaşınca - insanın nasıl kendi vahşi hayatta kalma içgüdüsü tarafından yönetilmeye döndüğünü izliyor, şaşırmıyoruz. sahne ütopik olsun ya da olmasın, insan her zaman ve gerçekten de "insan"!
le guin'in yazarlığını ya da bir kuramcı olarak yetkinliğini tartışmak bana düşmeyeceğine ve kitaptaki çeşitli alegorik ve felsefi yaklaşımları anlatmaya da yer yetmeyeceğine göre, kitabı okurken üzerinde çok düşündüğüm bir takım sorularımı buraya almakta fayda var:
1 - odo kuramını urras'ta kurmuştu, bu komün düzeni urras'taki bolluk bereket içerisinde gerçekten de kurulabilir miydi? hayatta kalmak için işbirliği yapmak ve paylaşmak zorunda olan insanlar arasında kurulan denge herkesin kendi karnını rahatlıkla doyurabileceği bir coğrafyada ne olurdu? ne de olsa, shevek'in de kitabın ortalarına doğru bir urras'lıyla yaptığı tartışmada ortaya koyduğu gibi, komünal anarşinin sebebi paylaşım değil, hayatta kalmak anarres'te artık. idealizmle pek de alakaları yok aslında mevcut düzen içerisinde (sayfa 119 : "tek sağ kalma yolu buysa, toplumsal işbirliği ve karşılıklı yardımın neresi idealistlik?")
2 - detayları sayfa 264 - 266 arasında işlenen, tren makinistinin vermek zorunda olduğu (bana göre) çok zor bir kararı vermek bana düşseydi eğer ben ne yapardım? birkaç yüz insanı beslemek uğruna yoluma devam edip geride kalan herkesi aç bırakır mıydım? ya da yoluma devam edebilmek ve de trenimdeki yiyeceği korumak adına - sadece karınlarını doyurabilmek için - trenimi yağmalamaya kalkanları ezer geçer miydim? kaç insanın yaşamını kurtaracak olmak lazım bir insanın yaşamını söndürebilir olma hakkını edinmek için? ve ben her ne yaparsam yapayım, birilerinin ölümünden sorumlu olarak bir daha aynı insan olabilir miydim? ben hala çıkamadım bu işin içinden...
kitapta benim en çok hoşuma giden kısım geçmişin gelecekle birbirine bağlı olması ve de olmuş olanın aynı döngü içerisinde yerini tekrar bulmasıydı (sayfa 254 : "(isyan marşı) bu sokaklarda, iki yüzyıl önce, bu insanlar tarafından, kendi insanları tarafından söylenmişti)
ve ne acı ki, aslında değişen hiçbir şey yok - hiç kimse için! gene dünyada olan, dünyada kalıyor...
bu kitabın ekonomi ve toplumbilim öğrencileri tarafından mutlaka ders olarak okutulması gerektiğini düşünüyorum. sevimsiz ders kitapları ve didaktik kuramlardan çok fazla şey katacağına eminim insanlara :)
aslında yazılabilecek o kadar çok şey var ki! sayfalarca not aldığım hoşluklar, espriler, fikirler, sorular var burada... ama bariz olanı kitapta bırakarak ve herkesin kendi fikirlerine sahip olma hakkına saygı duyarak kendimce kitapta en önemli bulduğum kısmı, sayfa 144-149 arasını bir kez daha okumayı tavsiye ediyorum herkese...
toplantımızı heybeli'de başlattık ve burgaz'da devam ettirdik. tartışmalarımız boyunca, adalardan hangisindeysek, orada oturduğum noktadan karşı kıyıya baktım. ne kadar farklıydı ama aynı zamanda ne kadar da aynıydı. ne kadar da "biz"di her biri.
son olarak :
"farklı güneşlerin ışıkları farklıdır, ama tek bir karanlık vardır".
ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)

