25 Aralık 2010 Cumartesi

Deli / Suçlu / Muhalif / Filozof / Aristokrat : Sade

aykırı edebiyatı her zaman sevmişimdir. aykırı olan neredeyse her şeyi çok sevdiğim gibi. biraz da bu nedenle, bizim sadist markizle tanışmam daha eskilere dayanıyor. kitap kulübümüz ve ayın moderatörü zeynep sayesinde de justine'le yollarımız bir 10 yıl kadar sonra tekrar kesişti. iyi de oldu...

yakından takip ettiğim chiviyazıları yayınevi'nin bir kaç baskı yaptığı justine tükendiği için moderatörümüz zeynep bizim için oğlak yayınları'ndan çıkan erdemle kırbaçlanan kadın'ı seçtiğini söylediğinde - işte çok çok yoğun bir dönem yaşamakta olduğum için - tanıdık sularda olacağım ve fazla kafamı yormayacak bir kitap okuyacağım için açıkçası pek sevindim. fakat, gelin görün ki, evdeki hesap çarşıya uymadı ve derin bir hayal kırıklığına uğradım.

benim kitaplığımın raflarında yerini alan justine, gerçekten bir roman. erdemle kırbaçlanan kadın ise aslında justine'in sadece taslağı. ve oğlak yayınları maalesef bunu "roman" diye sınıflandırarak çevirmek ve basmak yoluyla okuyucusuna büyük kazık atıyor. özlem benden önce yazmış, benden sonra yazan arkadaşlarım da belki değineceklerdir fakat bu kitaba roman demek için insanın hayatında hiç roman okumamış olması gerekiyor. bunu biliyor ve biraz daha tatsız bir okuma serüveni bekliyordum ancak yine de bu kadarının olabileceğini düşünmemiştim.



elbette, marquis de sade'ın bir edebiyatçı olduğunu söylemek büyük hata olur. kimsenin de böyle bir iddiası olacağını sanmıyorum. muhalifliğini, dönemin ikiyüzlülüğünü ve toplumsal / insani durumlara dair şahsi fikirlerini duyurmak adına yazdığını düşünüyorum ben sade'ın. okurken de bu açıdan bakmak, sade'ın satırlarını daha anlamlı hale getirmekte.

insan olmak, iyi olmak, kötü olmak, doğal olmak, ikiyüzlü davranışlar ve toplumların ahlak anlayışının çarpıklığı üzerine manifestosunu - bu taslakta dahi - detaylarıyla paylaşmış sade. iyi de etmiş, zira bunların tamamı aslında her insanın üzerinde derin derin düşünmesi gereken kavramlar. dinin ne kadar da yanlış bir temele oturtulduğundan girip nasıl da sömürüye dayalı bir düzen kurduğundan çıkan yazarımız da kendini tüm "yapay" ahlaki değerlerin karşısında konumlandırarak saf iyilik timsali karakterimiz justine'in karşısına çıkarttığı yan karakterlerle tezini "kanıtlıyor". doğal = bencil insan. bencil insan = kötü? denklemi kurmak için derin derin düşünmek lazım aslında, sadizmden bağımsız olarak.

tabii bu bir taslak olunca, 10 durum ele alınarak bir perspektif yakalanmaya çalışılmış fakat - gene tamamiyle bir taslak olmasından ötürü - olaylar kısaca geçildiği için çok etkili olamamış. justine'i okuyanlar varsa, burada demek istediğimi iyi anlayacaklardır. sade'ın temelini oluşturduğu ve hala güncel bir akım olan sadizm örneklerini yakalamak, şahit olmak, ve zaman zaman belki de ürpermek için justine'i, bu hikayelerin biraz daha farklı ele alındığı 3 ciltlik juliette serisini ve daha da ileri geçmek isteyenler olursa sodom'un 120 günü'nü okumak gerekiyor.

okurken atlanmaması gereken bir noktayı da burada hatırlatmak isterim: sade'ı nasıl ele aldığınız metinlerini değerlendirmeniz açısından çok önemli. bu adam sadist psikopatın teki mi yoksa toplumun temelini oluşturan ikiyüzlü kurumların ebedi muhalifi filozof mu? ikisi de mi? hiçbiri  mi? eğer siz kendinizi doğru konumlandırabilirseniz, birçok şey de yakalayabilirsiniz sade'ın bıraktıklarında.  ironik bir hayatı vardır sade'ın, ona da göz atmak fikir verecektir diye düşünüyorum.



sonuç olarak; erdemle kırbaçlanan kadın belki de "sade metinlerine giriş 101" olarak ele alınmalı ve daha hardcore metinler için yukarıda adı geçen kitaplara başvurmalı. tavsiye ederim.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

5 Aralık 2010 Pazar

bir japon tragedyası : sahilde kafka - haruki murakami

ilk kez okuduğum bir yazar, kalın bir kitap, çabucak biten bir okuma macerası... kaptırdım gittim kendimi murakami'nin kafka'sına ve 651 sayfayı 1 hafta kadar bir sürede bitirdim geçtim. sevdim çok.

öncelikle bir başkasının bu konuda kaleme aldığı bir yorumu buraya almak istiyorum. bence, murakami söz konusu olduğunda edebiyat dünyasının ikiye bölünmesi, isminin daha sık ve uzun süre duyulacağına işaret. ayrıca bir murakami tartışması nedeniyle yıllarca sürmüş bir edebiyat programının yayından kaldırılması (bence) çok komik ve ilgi çekici bir durum.



gökten yağan balıklar ve sülükler, kedi avında bir johnny walker, tarafsız tanrı albay sanders, doğa altı ve üstü bir sürü olay ve karakter... tam benim kalemim bir roman aslında!

fakat...

yazarların romanlarını bir deneme havasında ele almaları beni normalde rahatsız etmez. düşünür ve değerlendiririm benimkine benzer ya da zıt bakış açılarını. hoşuma gider, hele ki benden farklı bir açıdan bakıp da bana bir kapı açabilecekse ya da bilmediğim gerçekleri, olayları, kişileri bana tanıtacaksa. fakat bir olay örgüsüne kendimi kaptırmış gidiyorken yazarın edebiyat, müzik, politika, ilişkiler vb her türlü konudaki kişisel fikirlerini araya sıkıştırması beni yer yer romandan ve karakterlerden kopartabiliyor. bu romanımızda da böyle oldu. bir yandan hoşuma giderken aralardaki esler, bir yandan da geriye dönmekte zorlu çektim ara ara. hele ki son 200-250 sayfada olay soyutta çığır açmaya döndüğünde ve felsefe daha da "hard core" bir şekilde ele alındığında işler daha da sarpa sardı çünkü fark ettim ki benim daha önce "es" diye değerlendirdiğim şey aslında murakami'nin ders verir tatta ve kafamıza vura vura bazı kavramları okuruna öğretme isteği. yazar sanki bolca hava atmış bize neleri bildiğine ve nasıl da her konuda bir fikri olduğuna dair.

gerçeküstü hikayeler her zaman için meşakkatlidir. çabucak kavrayabildiğiniz gibi çok çabuk kayıp da edebilirsiniz okurunuzu. bu bağlamda, sanırım tam zamanında bitirmiş murakami romanını. 50 sayfa daha uzun olsaydı, belki devam edemezdim. üstelik nereden baksak - bence - 100 ya da 150 sayfa daha kısa da olabilirmiş bu roman, büyüsünden bir şey kaybetmeden. murakami, belki de salinger ve capote'yi japon diline çevirirken edindiği fikirleri (ve belki de birikimi) de kullanabilmek adına okurunu zorlamayı tercih etti. ya da ben çok müşkülpesent bir okurum :)

sevdiğimi söylediğim bir romanla ilgili bu kadar olumsuzluğu içimde biriktirdiğimi ise şu yazıyı yazmaya başlayana kadar fark etmemiştim. katman katman bir kitap, bir kere okumak pek yetmiyor. bir gün, geri dönüp tekrar okurum diye düşünüyorum. o zaman belki sindirebilir ve daha net oturtabilirim herkesi ve her şeyi yerine.

bitirmeden önce, bir iki alıntı eklemek istiyorum buraya, tadımlık:

"artık özgür olduğumu düşünüyordum. gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. yalnız ve bilmediğim bir yerde pusulasını ve haritasını kaybetmiş bir gezgin gibi. özgür olmanın anlamı bu muydu acaba? bunu bile tam olarak anlayabilmiş değilim" (s.62) 
"gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. biz işte öyle bir dünyada yaşıyoruz nakata" (s.206) 

sonsöz : enteresan bir kitap "sahilde kafka". çok severek okudum, japon kültürü zaten ilgimi çektiği için daha da rahat kendimi kaptırdım. toplantıya heyecanla gittim, benim yakalayamadığım ya da anlayamadığım noktaları yakalayan arkadaşlarımın yorumlarını öğrenmek için ama kafam karmakarışık ve anladığımı da kaybetmiş şekilde evime döndüm.

not : "umarsız" ve "umursamaz" kelimelerini sürekli olarak karıştıran insanlara tahammül edebiliyorum ancak yazarlar ya da çevirmenler bu hatayı yaptığında umarsızlaşarak umursamaz davranamıyor, kısa süreli bir hiddet yaşıyorum. yine de, her şeye rağmen, güzel bir çeviri ve düzelti okuduk, yayınevini tebrik ediyorum.

görsel kitsune bara'ya ait, "umibe no kafuka" (şurada görebilirsiniz: http://kitsunebara.deviantart.com/art/Umibe-no-Kafuka-108426634)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

15 Kasım 2010 Pazartesi

yalnızlık deliliğin hammaddesidir (korkma ben varım)

bundan birkaç ay önce okuduğum ve çok beğendiğim dublörün dilemması'nı bitirdiğimde aklımda derhal murat menteş'in diğer kitabına geçmek vardı. araya giren "ayın kitabı" ve işlerin yoğunluğu nedeniyle biraz ertelemem gerekse de, yaklaşık bir ay önce korkma ben varım'ı da okudum. yazmam biraz vakit almış olsa da, damağımdaki tad hala güzel.

öncelikle, sonuç : beğendim. çok beğendim hem de.

kelime oyunlarının her birinde ayrı ayrı ve çok eğlendim ben. murat menteş'in iki kitabı arasındaki (daha da) olgunlaşmış hali hoşuma gitti (daha iyi bir kurgu var k.b.v.'da. daha iyi oturtulmuş karakterler, daha sürükleyici olduğunu düşündüğüm bir öykü söz konusu). hele bir 10 sayfa kadar ersin karabulut misafirliği var ki, tadından yenmiyor vallahi!

fakat, belki de bir yazarın ilk okunan kitabının (hele de beğenilmişse) kalpte ayrı bir yer edinmesinden ötürü, k.b.v.'la d.d.'nı karşılaştırdığım zaman oyum dublörün dilemması'ndan yana. tabii bu tamamiyle subjektif bir değerlendirme.

absürd anlatımı seviyorum, içerisindeki "olabilir"leri yakalamayı seviyorum, "yok artık oha" diye şaşırmayı ya da gülüp geçmeyi seviyorum. hızlı akan hikayelere bayılıyorum, özellikle murat menteş'in bu hiperaktif tarzı tam istediğim gibi bir okuma keyfi veriyor bana. zeki espriler, neşeli kelime oyunları, akıllı kurgu, dalga geçen bir yazım stili. hepsinin ötesinde de eğlendiren bir kitap. bilemiyorum başka ne istemeli m.menteş'ten, yeni bir kitaptan başka? :)




bazı kitapları anlatmak zor aslında, okumak lazım. hikaye kadar stil de önemliyse söz konusu kitapta, o sayfaların arasına dalıp da ilk elden deneyimlemeden anlamak pek mümkün değil. bu nedenle bu yazıyı bırakın, kitabın kendisini okuyun. hem eğlenin hem de düşünün, tamam mı?

not : okurken not almamışım ve üzerinden çok zaman geçmiş, kitabın 424 sayfasını tarayıp da sevdiğim alıntıyı buraya almaya üşendiğim için ekşi sözlük'e bakayım dedim, orada benim de beğendiğim bir paragraf yazılmışsa buraya kopyalarım diye düşündüm ve bu arada şöyle bir entry gördüm :


***
gizliajans'ın 63. sayfasında yer bulan bu cümle, muhakak ki murat menteş'in beklenen, aynı isimli romanına yüksek dozda atıf içeriyor.
----
"korkma" diyerek usulca yüzümü okşadı. "korkma ben varım." işte o an bir fırtına kopar, sanki yer yerinden oynar. ellerine sarıldım. "âşığım ben sana."
***


okumuştuk gizliajans'ı ve sevmiştik çok. bu detayı atlamışım ben. :)

Hronis Missios - İyi ki Erken Öldün

"öldüğüme yanmıyorum. üzüldüğüm tek şey, hayallerimin ölümünden sonra ölmemdir"

diyordu satırlardan birinde karakterlerden birisi... ve belki de hikayenin tamamını en vurucu şekilde beynimize kazıyan buydu okuduğumuz 221 sayfa içerisinde.

"hikaye" diyorum ama, haksızlık ettiğimi düşünmeden edemiyorum bir yandan da. çok zaman geçti okumamızın üzerinden, bir aydan çok daha uzun bir zaman. ve şu ana kadar yazmaya elim varmadı. çok etkiledi beni "iyi ki erken öldün", o kadar ki, bir yandan elimden bırakamadan sayfaları çevirirken diğer yandan ne zaman biteceğini, bitmesini istediğimi, "normal" hayatıma dönmeye can attığımı geçirip durdum içimden. ve bitirdiğimde de bir süre hiç düşünmemek, hatırlamamak üzere bir kenara koydum kitabı, gözümden uzağa. bu nedenle de belki en son söyleneceği en başta söylerek diyorum ki, ben bu kitabı kimseye öneremem. çok beğendim, hatta belki de okuduğum en etkileyici metindi, fakat kimseye kendi geçirdiğim bunalımı tavsiye edemem. eğer empati kurmadan (ya da minimumda tutarak) ve sadece dışarıdan bakıp bir roman havasında okuyup geçebilecekseniz, kaçırmayın. ama benim gibi hipertansif bir bünyeye sıkışmış ve empatinin suyunu çıkartan bir deliyseniz, tüm sorumluluk sizde. benden söylemesi. ve gene baştan söylemeliyim ki, belki de en dağınık yazım olacak bu, çok duygusal yaklaşıyorum konuya, şimdiden affola.



ben 17 yaşındayken liseyi bitirip üniversiteye başlamış, kendi başıma yaşamaya alışmaya çalışan, derdi parasını ay içerisine eşit dağıtıp yetiştirmek ve sabahın ilk dersine yetişebilecek şekilde uyanmaktan ibaret bir kızdım. 3 kere idama mahkum edilmiş ve bunun endişesiyle ("endişe" ne kadar hafif bir kelime bu arada!) günlerini hapiste işkencelere maruz kalarak geçirmiş insanların kafa yapısı da yaşadıkları da bana çok uzak. bu nedenle de dehşet içindeyim. bizim yakın tarihimizde yaşanılanları okuduk, izledik, düşündük elbette ama ilk kez bu kadar saf, bu kadar direkt, bu kadar yaralayıcı bir şekilde serildi "her şey" gözlerimin önüne.  daha ilk 10 sayfada boğulduğumu hissettim ve bir noktadan sonra sanki nefes alamaz hale geldim. bilmiyorum eğer yazar araya gülümseten ayrıntılar karıştırmasaydı (mizah? bilemiyorum... ama nefes molası oldu, onu söylemeliyim) devam edebilir miydim bu şahitliğe. okurken sık sık kendime dönüp "bunlar olurken bu çocuk 17 yaşında!" "aman allahım 13 yaşındalar daha!" diye hatırlatmak ihtiyacı duydum. bu kadar acı, bu kadar hayalkırıklığı, bunca taciz, bu kadar kısa bir yaşamda... tabii düşününce, bu "kısa" dediğimiz şey, kime göre kısa? neye göre kısa? düşünmeye değer.

devrime de devrimciliğe de girmiyorum. zaten, yazarımızın parti yönetimi ve kendisiyle hesaplaşmasını, seçimlerini kendisine karşı savunmak zorunda kalışını, siyasal çıkarlar uğruna feda edilen ideoloji, romantizm ve insancıllığa yaktığı ağıdı okuyacaksınız eğer bu kitabı elinize alırsanız. ve - muhtemelen - solun eleştirisinin yer aldığı sayfalarda kafanızı onaylarcasına sallarken bulacaksınız kendinizi benim gibi. ya da belki de öyle olmayacak. hikaye o kadar kişisel ki aslında, değerlendirmelerin nesnel olması çok zor olacak bence.

yalın, saf, masum ve insanca bir hayat okuyoruz ve bu nedenle de bu kadar etkileniyoruz aslında. "onlar" ve "biz" olmanın bedelinin ödetildiği bir kabus. sayfa 63'ten 2-3 satır anlatmaya yetecek belki de bu kitabın neden bu kadar etkileyici olduğunu :

"neden bu kadar insafsızdılar? iki damla suydu alt tarafı. akıl almaz bir nefreti ve anlaşılmaz bir gaddarlığı yapayalnız göğüslemek zorunda kalan üç çocuk, o gece sabaha kadar ağladık".
okurken, ben de ağladım. kilometreler ve yıllar ötesinden... gerçekten de arkadaşım, kala esi skotothikes noris...

kitabın bana mirası, sayfa 123'ten bir cümle oldu hala kafamda evirip çevirdiğim ve de belki bir gün hakkında bir deneme yazmayı planladığım:

"ben şu ahlak denen kavramın, insanların mutluluğundan başka bir şey olmaması gerektiğine inanıyorum".

sevgili hronis missios, sanırım ben de öyle inanıyorum.

"insan" ve "mutlu olmak". üzerinde daha çok düşünmem gerekiyor!


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

hakan günday ve "sehnsucht"

daha önce de defalarca söylediğim gibi, bir "illederomancı" olmadan önce, iyi bir roman okuru değildim (geçen bir buçuk yıl içerisinde ne kadar iyi bir roman okuru olduğum da tartışmaya açık tabii) ve kim ne önerirse onu okur ve sonrasında da kendi güvenli alanım olan tarih ve felsefeye dönerdim kuramlar ve kesin dediğimiz bilgilerle kuşatılmak üzere. yine de, ilk gençlik yıllarımdan bu yana yeraltı edebiyatına meraklı olmuşumdur. insanın içindeki - kendisine dahi itiraf etmekten korkacağı - karanlık yanları, ne dersek diyelim onu daha "insan" yapan eksiklikleri ve "olumsuz" yönlerini deşmek ve bunu da herkese okutabilmek bence her babayiğidin harcı değil.

bu merakım nedeniyle, hakan günday adını daha önce duymamış olmam beni çok şaşırtmıştı (aslında çok şaşırtması da gereksizdi, çünkü edebiyat dünyasında olup bitenleri takipten de oldukça uzaktaydım). pelin önerdiğinde, özellikle de kulüp olarak okuduğumuz ziyan hoşuma gidince, h.günday külliyatını edindim, rafa dizdim. sıralarını beklediler uzunca bir süre... geçen aylar içerisinde de sırasıyla malafa'yı, piç'i ve sonra da kinyas ve kayra'yı okudum (aslına bakarsanız, kinyas ve kayra henüz bu sabah bitti). sırada azil ve zargana var, azil rafımda bekliyor, zargana ise ilk kitapçı ziyaretimde rafıma katılacak.

yine de, yazmak için onları da bitirmeyi beklemek istemedim. tüm spoiler endişelerini içimden kazıyıp iki satırda h.günday'ın bana düşündürdüklerini cümle aleme bildirmek görevimdir dedim. kimi kandırıyorum, o kadar beğendim ve dahi bayıldım ki, hala okumayan kaldıysa bu "arıza" adamı, okusun istedim.




çok uzun yazmayacağım, sanırım herkes kendi keşfetmeli ve kendi fikrini kendi oluşturmalı günday hakkında. kendi karanlığına güvenle dalmanın yolunu gösterip kapıyı aralıyor hakan günday kitapları : uzak mesafeden kendimizi izliyoruz, en derinimizdeki "canavar"la birbirimize hırlayarak. üstelik de fiziksel yara almamız tehlikesi de yok... daha ne olsun?

henüz azil ve zargana'yı okumadığım için onlar hakkında yorum yapamayacak olsam da, hakan günday'ın beni bir kaç ufak ayrıntı haricinde hiç hayal kırıklığına uğratmadığını söylemeliyim. "yok canım bu kadar da olmaz artık" diyoruz ya... "bu kadar da olduğu"na dair hikayeleri her gün gazetelerin 3. sayfalarında ve ana haber bültenlerinde görüyoruz, internette şahit oluyoruz. biz uzağız belki böyle bir boşvermişliğe (ki bunun nesi boşvermişlik ki?!), böyle bir şiddete ama bu şiddet asla insana uzak değil.

bilen bilir, rammstein'ı çok seven kişiyimdir. bir gün tanıştığımda soracağım yazarımıza, kinyas ve kayra'nın fonunda sehnsucht albümü (özellikle de du hast ve bestrafe mich) ne kadar aktifti yazma sürecinde? ya da değil miydi? bilmem... bana öyle geldi! sanırım bir süre sehnsucht dinledikçe gözümün önüne önce kinyas, sonra da kayra gelecek, olduğu kadar :)

not : bilmeyenlere duyuralım, h.günday dot ile birlikte güzel projeler üzerinde çalışmakta. biz, pelin ile malafa'yı izlemiş ve çok beğenmiştik, şimdi ise heyecanla kinyas ve kayra (daha doğrusu sadece "kayra") uyarlamasını ve sinema için üzerinde çalışılan zargana'yı bekliyoruz. takip edin derim...


26 Eylül 2010 Pazar

çok sesli koro : dublörün dilemması





murat menteş'i kelime oyunları, sürükleyici kurgusu, zeki örgüsü ve eğlenceli konusu için tebrik ediyorum! ve merak ediyorum, kendisi de, acaba, bu roman kadar hiperaktif mi?

aynı olay(lar)ı farklı karakterlerin gözünden ve karşıt açılardan okumayı sevdim, karakterlerin isimlerini sevdim, severek takip ettiğim afili filintalar'ın çıkış noktasını sevdim, öğreten ama bunu hiç umursamayan adam murat menteş'in tarzını sevdim, başka romanlara ve filmlere ve şarkılara yapılan göndermeleri sevdim, kısaca ben bu kitabı sevdim.

eğlenerek, gülerek (iyi tamam, kahkaha atmamış olabilirim ama eğlendim ve gülümsedim ara ara) ve severek okudum ama sonu konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim korkarım. güldür güldür, gümbür gümbür aktık kitabın sonuna kadar ve birden çağlayan incecik bir çaya dönüşüverdi sanki ve tıkandık... hani "benim için önemli olan konu değil, örgü ve eğlence, yapacağım numaraları yaptım sonunu da şöylece bağlayıvereyim" demiş sanki menteş. ya da belki de dememiş, bana öyle gelmiş. ama o kadar kusur kadı kızında da olur :)

sözün özü: "hayatım boyunca okuduğum en şahane kitap" olmamakla birlikte, okuduğunuz süre boyunca sizi çok eğlendireceğini ve iyi vakit geçirmenizi sağlayacağını düşündüğüm dublörün dilemması'nı kısaca ve bence, okuyun, okutun.

ayrıca, not 1: bilen bilir, bilmeye çok meraklı ve öğrenmeye tutkun bir insanım. sanırım biraz da bu nedenle, en sevdiğim karakter ibrahim kurban oldu. sağolsun satır satır bir çok istatistiği öğrendim sayesinde.

bir de, not 2: kitabın sonundaki şakaya kandım, yalan yok :)

son olarak, not 3: ''canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur''

19 Eylül 2010 Pazar

Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery : postmodern düşünürler düşünen keşişlere karşı

bir çok terslik nedeniyle normalde yapmayacağım bir şeyi yaparak kitabımızı okumaya toplantımıza 2 (yazıyla, iki) gün kala başlayabildim. üstelik de ne iki gün! karın ağrıları ve stres gırla giderken bir yandan da madame michel, paloma ve monsieur ozu ile kirpinin zarafeti'nin derinlerine inmeye çalışmak zor oldu.

sonuç : kitap toplantıya yetişti ve ben sanırsam son zamanlarda hiç bu kadar keyif alarak bir kitap okumamıştım! bir çok bölümü (özellikle felsefi ağırlığı yoğun olan bölümler) üzerinde çok düşünmeye fırsat bulamadan sadece okudum geçtim ama sırf bu nedenle dahi, elimde sırada bekleyen 3 kitabı bitirdikten sonra mutlaka dönecek ve bu kitabı tekrar okuyacağım. özellikle benim gibi, kulübümüzün kurulmasından önce romanlarla arası sadece eş dost önerileriyle sınırlı olup da okumaları genelde felsefe ve tarih temelli olan bir kişi için bir nevi hasret gidermeydi kirpinin zarafeti. :)




değerlendirmeye ve eleştirmeye kalksak bir çok nokta çıkacaktır eminim, nitekim toplantımız sırasında (çokça da eğlenerek) her birimiz bambaşka noktalara dikkat çektik ama her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, muriel barbery normalde çok fena bir sonuç ortaya çıkabilecek bir işe soyunarak kendi felsefi, sosyolojik, ekonomik duruş ve değerlendirmelerini bize aktarırken akan bir kurguyu da araya sokuşturabilmiş ve insanı asla sıkmayan bir deneme ile itmeyen bir romanı aynı anda kotarabilmiş. kendisine şapka çıkartıyorum!

bana enteresan gelen noktalar olmadı mı? olmaz mı! buyrunuz, geçelim üstlerinden tek tek:

1 - yazarımız kendi his, düşünce ve tezlerini "toplum tarafından düşünceleri genelde kabul görmeyen ya da önem verilmeyen" iki tiplemenin (bir kapıcı ve bir çocuk) gözünden aktarmış bize. fakat ne kapıcı ve ne çocuk! normalde çok enteresan saptamalar yapacaklarına zaten emin olduğum bu iki tipleme kendilerine toplum tarafından biçilen kalıpların misliyle dışında parlıyorlar. bu da beni - kısıtlı vaktime rağmen - çok düşündürdü : barbery ya bu iki tiplemenin olağan (ya da genel olarak rastlanan) birikim / algı / anlatım seviyelerine inemediği için onları kendi seviyesine yükseltti ve inatla bu karakterleri kullanmak istediği için ortaya ultra sofistike bir kapıcı ile hem üstün zekalı hem de müthiş deneyimli bir çocuk çıktı, ya da kafamızdaki stereotipleri ve tabuları tamamen yıkıp paramparça ederek baştan afallatarak bizlerin de sorgulamalara gömülmemizi istedi. hangisi olduğu konusunda hala çok emin değilim, bu nedenle yazarımız ile ilgili daha fazla araştırma ve okuma yapmak konusunda kararlıyım.

2 - kolay anlaşılır felsefi metinler (evet, yazar yer yer blok halinde felsefe eklemiş romanına) ve yerinde sosyolojik saptamalarla güzel akan bir roman söz konusu ancak her ne olursa olsun, ne kadar üstün zekalı ve duyarlı olursa olsun, 12 yaşındaki bir çocuğun ancak yaşla gelebilecek bir takım his ve değerlendirmelerini gerçekçi bulamamak yer yer bana neyi okuduğumu unutturdu. hatta - sonradan bunun özellikle yapıldığına ikna oldum ve yazarı bu konuda da başarılı buldum - ilerleyen bölümlerde "çocuk" birden adıyla sanıyla ve fiziksel özellikleriyle karşıma çıkıverdiğinde kitabın ve fikirlerin ve olayların tamamı birden kafamda dağılıverdi, her şeye farklı bir gözle bakmaya başladım. ve fark ettim ki aslında yazar çok da "uçmamış", öyle ki küçük kıza genelde sosyolojik tespitler yaptırırken, felsefi tezleri üstümüze salmayı kapıcı kadına bırakmış ki yaş ve deneyim aradığımızdan ötürü bu gibi savlara inanmak için, daha kolay kabul edebilmişiz yazılanları. çok akıllıca :)

3 - kitabın başından sonuna "a tribute to tolstoy" havasında olması, tolstoy sever bendeniz için çok hoşa gidiciydi, söylemeden geçemeyeceğim (ama anna karenina'da bir çok şeyi artık hatırlamıyor olduğumu görmem, okunacaklar listemi derhal güncellememe sebep oldu, bunu da eklemeliyim).

4 - kitabın sonunda müthiş bir kreşendo yapan ironi, sayfalar boyunca peşimizi bırakmayarak beni yazara hayran bıraktı. seviyorum ironiyi, zaman zaman canımı yaksa da!

sonuç itibariyle...
... "herkes bilir ki kavramdan bihaber olmak bütün bilinçli niyetlerden daha güçlüdür." (s.216)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.