14 Şubat 2010 Pazar

'İnci Gibi Dişler'den yansıyanlar..

her yazıma aynı cümleyle başlamaktan ben sıkıldım ama yine de kendime engel olamıyorum, çünkü son dönemde yazdığım üstünkörü ve hatta yüzeysel yazıların sebebi unutulmasın istiyorum :)

bu bağlamda, "inci gibi dişler" de benim için daha çok servisteyken okuduğum, pek fazla derinlemesine inceleme fırsatını yaratamadığım ve hakkında hiç araştırma yapmadan arkadaşlarımızın anlattıklarıyla yetinmek zorunda kaldığım bir kitap olmak zorunda kaldı.

jamaika ve bangladeş kökenli iki ailenin ingiliz kültürüyle kavgalarını, o kültürü reddetmelerini, her ne olursa olsun o kültür içinde kaybolmamak adına herkesle ve her şeyle - ülkeyle, insanlarla, kültürle, geleneklerle, sistemle - kavgalarını okurken, aklıma daha çok bizim "alamancı" ailelerimiz geldi. köyünden çıkıp almanya'ya yerleşen, alman kültürü tarafından yutulmamak adına alman olan hemen her şeyi reddeten ve köyünün adetlerine, töresine, geleneklerine ölesiye ve körlemesine tutunan, bunun sonucunda da ne oraya ne de buraya ait olamayan insanlarımız... tek fark, onların inci gibi dişleri olmaması dedim kendi kendime. elbette farklar çok fazla ama yine de yaşanan zorluklar ve bunlarla başaçıkma yöntemleri bana çok tanıdık geldi.

yobazlığa, cehalete, aptallığa hiçbir koşulda katlanamadığım için kitap boyunca sık sık sinirlendim ve ileri geri konuştum karakterler hakkında kafamda. yazarın, bu kitabı 25 yaş civarında yazdığını göz önünde tutarak ve benim böyle bir şeyi asla beceremeyeceğimi de bildiğim için, hakkını teslim etmekle birlikte yine de benim damak tadıma biraz uzak bir kitap olduğunu hissettim (bunu yazınca da kendimi "yemekteyiz" programında sandım, o ayrı!)



ironiye aşina, hayran ve meraklı bir insanım. ancak zaman zaman bana dahi "e yuh artık ama yahu" dedirten bir ironiler bombardımanına tutulmuş olmamız yorucu geldi. en sevdiği yemeği kapasitesinin çok üzerinde yiyen ve sonunda bundan ötürü mide fesadı geçiren bir insan gibi hissettim kendimi. bu nedenle, maalesef zadie smith beni kendine bağlı bir okur yapamadı bu kitabıyla.

yine de, iyi ki okumuşum diyebilirim, böylece en azından merak etmem gerekmeyecek daha 20'li yaşlarının başında sadece 80 sayfalık bir müsveddeyle 250bin pound gibi ciddi bir avansı alabilen insanın yazdıklarını. ayrıca eğlendiğim, şaşırdığım, merak ettiğim kısımlar olmadı kitapta dersem yalan söylemiş olurum. zaman kaybı değildi asla. ve de belki de doğru zamanda okudum, biraz aralıklarla da olsa, aktı gitti kitap. zamam zaman zorladı beni, zaman zaman üzerinde oturup düşünmem gerekti geriye dönüp ama bir süre sonra sabrım kalmayınca bıraktım kendimi gitti kitap son sayfasına kadar.

merak ettiğim bir nokta ise bu kitabın ilk yayınlandığı zamanlarda ingilizlerin kitaba verdikleri tepki oldu. ve türkiye'de türkiye & türkler hakkında böyle bir kitap yazılmış olsaydı burada ne tepki verilirdi (biraz da sırıtarak) düşündüm. ailelerinin hatalarını - yanlış evlilikler, çocuk yetiştirirken yapılan "iyi niyetli" türlü yanlışlar - ödeyen çocukların ne "ev"dekilere ne de "acı vatan"dakilere uyum sağlayamamaları, "anavatan"ın her zaman sadece bir hayal olarak kalması ve bunun o ezeli tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan döngüsü içerisinde ezikliğe sebep ve eziklikten sebep olarak sürekli olarak yüzümüze çarpılması, tüm çocukların mutlaka tam tersi bir kaçış yaratmaları ve "diğeri" olmaya çalışmaları aslında bir nevi özeti bu kitabın bence.

tek pişmanlığım, kitabı orijinal dilinde okumamış olmam çünkü benden önce yazan herkesin söylediği gibi, kabus gibi bir çeviriye mahkum etmiş oldum kendimi. ingilizce bilmeyen ve çeviriyi tek referans olarak kabul etmesi gereken kişilerin maalesef anlayamayacağı ya da ironisini yakalayamayacağı kısımları gördükçe çevirmene biraz teessüf ettim kendimce. fakat eğer kitap düzgün çevrilseydi kitapta bulduğum kopukluklar ve tutarsızlıklar giderilir miydi ondan emin olamadım. bir fırsat yaratarak orijinal metnini de okuyacak ve bunu kendim için öğreneceğim...

peki, kitapta nereleri beğendim, nerelerde eğlendim, nerelere katıldım? ya şimdi kaçın ki spoiler olmasın ya da aşağıya buyrun:

s.110 : "kahrolası savaşı otobüs kaçırır gibi kaçırdık jones"

s.200 : tayland kraliçesi örneği verilerek din ve gelenekler ile ilgili bölüm

s.245 : "ya her şey kutsaldır ya da hiçbir şey. o başkalarına ait şeyleri yakmaya başladıysa, o zaman kendi de kutsal bir şeyini yitirmeli"

a... son olarak... jamaika diline ait bir şey de öğrenmiş olduk kitapla birlikte : dillerinde "ben" - "sen" - "o" ayrımı yokmuş. anlaşmak zor olmalı diye düşündüm kendi alışkanlıklarımdan yola çıkarak. ama bir yandan da azami bir birlik beraberlik duygusu yaratır gibi geldi bana. pratikte o duygu var mı yok mu o kültürde, işte onu bilemiyorum :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

ne albaya mektup var(dı) ne de gizli emir…



öncelikle, kısa hikayeye kısa yorum, albaya mektup yok :

marquez severim, karakterlerinin kendilerine has güçlerini izlemekten, zaman zaman hayret etmekten, aralıklarla onlarla kavga etmekten ya da o çok derinden gelen gururlarına şapka çıkartmaktan hoşlanırım. fakat sanırım ben iyi bir öykü okuru değilim. ben daha içine girip karakterlerle kaynaşana kadar 60 sayfacık bitiverdi! bir işe gidiş ve işten geliş öyküsünün iki "bana çok uzak" karakteri oluverdi albay ve karısı. ve albayın inadından, karısının pratik yaklaşımından, birbirlerine olan pasif agresyonlarından, son olarak da horozdan başka maalesef bir şey kalmadı bana bu hikayeden. sıkılmadan okuduğumu hatırlıyor olmakla birlikte, üzerinden geçen 2 ay bendeki izleri korkarım silmiş götürmüş... ama marquez okurları bu kısacık kitabı eminim ki ıskalamayacaklar ve benim o dönemde konsantrasyon eksikliği nedeniyle atladığım birçok hoş detayı yakalayacaklardır. "sabrın sonu selamet" derler bizde ya, albayın sabrının sonundaki selamet belki de tartışmaya değer, bilemedim şimdi... çok kısaca, albayın karısının ağzından şuraya ufacık bir parça almak ve belki de kitabın özünü buraya taşımak istiyorum:
yirmi yıldır her seçimden sonra sana vaat ettikleri renkli küçük kuşları bekliyoruz ve elimize geçen tek şey ölü bir oğul... hiçbir şey, yalnızca ölü bir oğul. (s.46)
************

gizli emir ise, açıkçası, bambaşka bir hikaye (en azından benim için)!!

levhaların gerçeğiyle gerçeklerin levhaları aynı şey değildir. bunun gibi, gerçeksiz levhalar ve levhasız gerçekler de vardır. (s.258)
bugüne kadar ütopik / distopik hikayelere büyük ilgi duyduğum için le guin'den moore'a, orwell'den zamyatin'e (kendilerince ya da haklarında yazılmış) çeşitli yazılar / makaleler / romanlar okumuş ve birçok ortamda konu distopyaya geldiğinde ağzımın suları aka aka iştahla ve yüksek sesle herkesin sözünü ağzına tıkarak çeşitli ahkam kesmiş bir insanım. ve gizli emir'den habersizdim! kendime hem şaşkın hem de çok kızgınım, daha önce anday'ın sadece şairliğini tanıdığım ve romancılığından - özellikle bizim edebiyat tarihimiz içerisinde türünün ilk örneği sayılabilecek bu romanından - bihaber olduğum için kendi kendimle bolca dalga geçerek kendimi aşağıladığım da bir gerçek.

melih cevdet anday hakkında hiçbir şey bilmiyor olmam beni biraz utandırdı (çünkü şiirlerini çok severim). anday'ın filozof kişiliğini, birçok farklı konudaki fikir ve yorumlarını izlememe ve kendisini - sanırım - daha yakından tanımamı sağladı kitabımız. sonsuzluk, bilim, evren, kuantum fiziği, akıl vs. sevgi, anarşizm, sanat, ölüm vb birçok konuda fikirlerini satırların arasına cömertçe serpiştirmiş anday. öyle ki, bir noktadan sonra romandan çok didaktik bir metin okuduğu hissini veriyor okuruna (ya da en azından bana verdi, isyan ettim ara sıra, ben roman okumak istiyordum, "öğreten adam"ın katı fikirleriyle tokatlanmak değil!).

yine de, ve her şeye rağmen, okumaktan hiç pişman olmadığım ve mutlaka tekrar okuyacağım bir roman gizli emir. çünkü, her şeyden önce, hala ve son derece güncel bir hikayeyi barındırıyor, günümüzün ergenekon, gizli devlet ve benzeri yapılanmasını çözmek için belki de enteresan fikirler içeriyor (sayfa 75'i okumanızı ve "teşkilat"ın kapanması halinde serbest kalan görevliler için gerekecek olan yeni teşkilata dair ironik paragraf üzerinde düşünmenizi öneririm. ya da sayfa 175'te "siyasetçi ahmet"in tanımlandığı paragrafın ne kadar da tanıdık geldiğini hatırlatırım).

bana çok vurucu etkisi olan bir alıntıyı buraya taşımak zorunda hissediyorum kendimi:

…."ölen biz değiliz olsa olsa korkakça bir kaçıştı, ama "ölenle biz aynı değiliz" kaba fakat cesur bir bölümlemedir. Bu cesaret gelişigüzel öldürmekten doğuyor. Kızgınlıktan öldürme, öç almak için öldürme, şan şeref için öldürme günümüzde yerini keyif için öldürmeye bırakmıştır. Evet şaşmamalı, keyif için ya da can sıkıntısından. Bunun en belirli örnekleri toplu örneklerde görülüyor. Askerler bir köye giriyorlar erkekleri öldürüyorlar, gelmişken kadınları öldürüyorlar ve öldürmüşken çocukları da öldürüyorlar. Üstelik bunlar o köyü korumak için gelenlerdir. Görüyor musunuz düşman yerine dostu öldürmek dönemine girmiş bulunuyoruz. Bu tür öldürmenin ne kerte olağan karşılandığını anlatan tek gerekçe “nasıl olsa ölecek değil miydi?” gerekçesidir ve bunun cezası kimseyi korkutmuyor, çünkü bunun cezası şimdiye değin düşünülmemiştir. Suça karşı ceza anlayışı tek tek yer etmemişse, toplumun ceza biçmesi anlaşılmaz kalır. Çocukları olan bir adamın, başkasının çocuklarını öldürmesi, onun kafasında böyle bir ceza anlayışının bulunmadığını gösterir : "ölen benim çocuklarım değil."

ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

17 Ocak 2010 Pazar

SARAMAGO ile tanışmak… Filin Yolculuğu

İlk saramago okumamdı ve her şeyden önce en hoşuma giden şey saramagonun (benim de göreceğiniz gibi şu satırlarımda uyguladığım ama uygularken aklım çıkan) büyük-küçük harf ayrımları, noktalama ve paragraf uygulamalarına karşı anarşist yaklaşımı oldu. Ve çok severek okudum.

Bu noktada söylemeliyim ki benim gibi takıntılı insanlar için okuması zevkli fakat uygulaması çok zor böyle kuralsız yazıları! O nedenle ben gene bildik tanıdık kurallara, imlaya ve noktalama işaretlerine dönüyorum izninizle... :)

Muhteşem Süleyman (née Süleyman) ile Fritz (née Subhro) ile birlikte, bir Hindistan fili ile terbiyecisinin hiç de alışık olmadığı coğrafyalarda, benim hiç alışık olmadığım bir tarihte, enteresan gelen bir çok aristokratik davranışlarla süslü farklı bir macera oldu bu okuma benim için. Saramago ile böylece tanışmış ve başta Körlük olmak üzere diğer eserlerini de okunacaklar listeme almış oldum. Kısıtlı edebi eleştiri altyapım ve yeteneğimle söylemeliyim ki Saramago gerçekten özgün ve ayakları her şartta yere basan bir yazar. Daha önce okumadığıma hayıflandım açıkçası...

Lizbon'dan Viyana'ya kadar toz - toprak - rüzgar - yağmur - dolu - kar vb bir çok zorluğu birlikte aşan filimiz ve terbiyecisinin arasındaki ilişki ile dönemin Avrupa kraliyetinin akrabalık ilişkilerini izlemek hem düşündürücü hem de çok eğlenceliydi. Özellikle de yazarın sohbet havasında aktardığı öykü boyunca günümüze dönerek okuruna nasihatlerini, açıklamalarını, güncel fikir ve karşılaştırmalarını çok tuttum. Beni bir dakika bile kaybetmedi Saramago.



Mizahın eksik olmadığı felsefi bir eser bu kitap. Subhro ile birlikte "Tanrıya mı inanacağım yoksa filime mi?"sorusunun yanıtı insanın her daim aklında dönüyor hikaye boyunca ve özellikle de sonrasında. Kader - ironi - baskılar - din - tarih... İnsanların irili ufaklı topluluklarda ve toplumlarda mucizelere, farklı olana, gelişime ve ilerlemeye karşı duydukları korku ile karşılık hayranlık... Lutherciler ile Katolikler arasındaki farklar ve karşılıklı güvensizlikler... O dönemin bir gerçeği olan (hoş bugün değişen ne var diye sorarlar adama) cehalet... Sonuçta, yazarın da dediği gibi, "yolculukta kimse en yavaş hayvandan daha hızlı gitmeye yeltenemezdi kuşkusuz" ve "doğanın kimi gizemleri ilk başta çözülmez gibi görünür, ayrıca olduğu gibi bırakmak daha hayırlı olabilir çünkü yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir". Kendisine katılıyorum her iki saptamasında da.

Tam benlik bir hikayeydi kısacası. Üstelik, yaşanmış - ya da en azından tarihsel olarak bir şekilde gerçekleşmiş - bir durumun bu kadar akıcı bir şekilde aktarılması ve tarih ile kurgu arasındaki boşlukların hiç rahatsız etmeden ve göze batmadan, abartılmadan, doldurulması bende ciddi bir Saramago hayranlığı yarattı. Sayfa 179 - 180 boyunca şahit olduğum, yazarın yabancı dillerin anadile sızmasına duyduğu tepki ve bunu dile getiriş biçimi de cabası.



Aşağıya bir alıntı daha yapıyor ve sizlere de bu kısa ama güzel yolculuğu tavsiye ediyorum (kitapta geçtiği gibi, çeviriye ve çevirmenin de özen gösterdiği gibi Saramago'nun imla protestosuna dokunmadan kopyalıyorum) :

"(komutan) Kendi başlarının çaresine bakmanın bir yolunu bulacaklar, dedi evrensel olarak her derde deva kabul edilen cümlelerden birine başvurmuştu, bu tür cümleler arasında, sadaka vermeyi reddettiği zavallıya sabırlı olmasını tavsiye edeni kişisel ve toplumsal ikiyüzlülüğün kusursuz bir örneği olarak başı çeker."

Tanıdık geldi mi bu durum? :)

İyi okumalar!!

16 Aralık 2009 Çarşamba

Karamazov Kardeşler üzerine tamamen duygusal…



yaklaşık 3 haftadır okumakta olduğum bu büyük romanı bitirmemin üzerinden bir 10 dakika kadar ya geçti ya geçmedi, sıcağı sıcağına ve kirpiklerim hala nemli bir şekilde burnumu çekerek oturup yazmaya başladım. romanın konusu ya da yazarın becerisi hakkında bir şey yazmaya kalkışmayacağım, sonuç itibariyle böyle bir romanı kısa sürede (ve hele henüz bu kadar etkisindeyken) analiz etmek ve de yazarını eleştirmek bana gerçekten düşmeyecektir.

rus edebiyatının belki de en bilinen eserleri arasında bulunan karamazov kardeşler'i ve dostoyevski'yi daha yakından tanımak istemeniz durumunda zaten vikipedi'den faydalanabileceğiniz ve muhtemelen benim aktaracaklarımdan çok daha doyurucu bilgiler okuyabileceğiniz için ben, tamamıyla duygusal yaklaşıyor ve de anladıklarımdan / düşündüklerimden ziyade hissettiklerimden bahsetmeyi tercih ediyorum.



her şeyden önce söylemeliyim ki, sonu beni tamamen dağıttı! son 5 sayfayı aralıksız ağlayarak ve içli içli burnumu çekerek okudum. benim için - kişisel olarak - çok da iyi oldu ve son dönemin stresini atmama yardım etti.

fakat... dostoyevski! bu nasıl bir finaldir?? bu - romanın kalan kısımlarının aksine - ne kadar sade, ne kadar dolaysız ve ne kadar gerçek bir anlatımdır! kelime oyunu ve duygu sömürüsü olmaksızın, kalbimi sızlatarak okuduğum bir son yazmışsın karamazov'ların tüm "serserilik"lerinin karşısına masum ilyoşa'yı ufacık ve tek başına dikerek.

bir babanın ve 3.5 oğlunun ne kadar birbirinden farklı ama aslında ne kadar da benzer olduklarını 1008 sayfa boyunca okudum. ve dostoyevski'ye, karakterlerine, psikolojinin bu kadar başarı ile kullanılmış olmasına (lütfen yazıldığı dönemi unutmayalım) bir kez daha hayran oldum. zaten meraklısı olduğum rus edebiyatı, o sert coğrafyasının içine işlediği ve şekillendirdiği zorlu karakterleriyle beni bir kez daha hem şaşırttı hem de büyüledi. sadece rus öykülerinde bulduğum samimiyet ve "bana çok uzak" toplumsal ve bireysel davranışlar / kararlar / eylemler sayesinde bir an dahi sıkılmadım.

mahkemede geçen sayfalar boyunca, dostoyevski'nin kendisinin de idama mahkum edilmesi ve de son anda - gerçekten de kurşuna dizilmek üzere beklediği sırada - affın kendisine açıklanarak serbest bırakılmasının yarattığı travmanın ve sıkıntının öyküye ve mitya karamazov'a ne kadar yansıdığını ara ara merak ettim. müthiş bir depresyon olsa gerek! karakterden de anlaşılıyor... rus milliyetçiliği ve din övgüleri hem dostoyevski'nin hayatını şekillendiren olayları bilmem hem de dönemin şartlarını göz önünde bulundurmam nedeniyle kolaylıkla hoşgörülebiliyor tarafımdan. zamanında bundan çok rahatsızlık duyan bir arkadaşım bana aksi yorum yapmış olsa da, ben kendi adıma hiç rahatsızlık duymadım. her ne kadar bir "türk düşmanı" olduğuna dair söylentiler kulağıma daha önce gelmiş olsa da (ki konumuz bu değil) önyargı ile yaklaşmamalı ve okumalı bu eseri diyorum.

çünkü - kim ne derse desin - dostoyevski büyük bir yazar ve karamazov kardeşler insanın içini kıymasına rağmen hem "her şeye rağmen" son derece gerçek roman karakterleri hem de özellikle Büyük Engizisyoncu bölümü için okumaya değer!

ufacık, minicik bir alıntı yapmak istiyorum burada, alyoşa karamazov'un ağzından:

"hayattan korkmayın çocuklar! iyi, doğru bir şey yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki!"

11 Aralık 2009 Cuma

Gizliajans - Alper Canıgüz: ters köşeye yatırdın beni yazar!

ilk defa okudum alper canıgüz'ü.

ve genel itibariyle beğendim, gözümün önüne masasına oturmuş önüne bilgisayarını çekmiş, sigara dumanı ve masada alkol şişeleri & kahve fincanları yığılmışken yazan ve yazan ve yazan bir adam geldi (seviyorum basmakalıplarımı).

eğlendim okurken.

ileriye yönelik bir iz bıraktı mı?
yok, bırakmadı.
aman da hemen koşup diğer kitaplarını da alayım dedirtti mi?
yok, dedirtmedi.
ama bu kitaptan keyif almama engel oldu mu?
yok, asla olmadı.

hikayenin kendisiyle ve hatta okurlarıyla dalga geçen yazarları severim. samimi gelirler bana. alper canıgüz ara ara "bakın ben ne zekiyim bunu da koydum bu oyunu da yaptım şurada burada azıcık kastım ama zekamdan sual olunmaz" dedi aslında fakat yine de genel itibariyle rahatça akan, beni çok yormayan ve ara sıra da ters köşeye yatıran bir deneyim oldu gizliajans.

reklam sektörüne çok uzak ve hatta zaman zaman reklamcılara burun kıvıran bir hoppa olduğum için çok da içine girmediğimi söylemeliyim hikayenin. eminim bu sektörle, yaratıcılıkla alakalı olan arkadaşlarım okuduklarında kendilerini yakın hissettikleri detaylar da yakalamışlardır hikayenin içerisinde.



fakat uzaylı macerası, durnev hn'ın sadistik psikopatisinden kaçış planı (kadında sadistik bir psikopati olmalı ki bu kadar yol alınabilsin basitçe halledilebilecek bir durum için), prens charles'ın yardımcı aktör tadında başarısı ve musa'nın - ki yerinde ben olsam ben daha beter olurdum eminim - şaşkın şaşkın oradan oraya sürüklenmesi pek eğlendirdi beni açıkçası.

adamım şaban ve favorim müberra abla beni yarı yolda bırakmadı, kendilerini tebrik ve takdir ettim.

neşe ile okudum, tartıştım, fikirlerimi belirttim ve okunmuşlar kitaplığımda kitap kulübü rafına yerleştirdim, bir sonraki maceramıza hazırım.

rahat okunacak ve arada gülümsetecek, eski filmlere ve çeşitli şiirlere göndermelerle hoş bir çeşni olacak kitap arayan herkese tavsiye ederim.

en sevdiğim kısmı da şuraya kısaca geçeyim : atılgan peşinde geçen onca sayfa sonrasında karşımıza çıkan nesne (hadi belki biri okuyacaktır daha, benim eğlendiğim gibi onlar da eğlensin isterim, o nedenle yazmıyorum) ve orada kafamın içinde yazarın "hadi len artık daha neler amma uçmuşsun sen!" dediğini duyar gibi olmam... pek güzeldi gerçekten! :)


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Ayfer Tunç - Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

kitabı nasıl okuduğunla bağlantılı olarak, istersen kolay istersen zor bir kitap. bu nedenle de (bence) hoş ve enteresan. ironilerle bezeli, bu nedenle de tam benim kalemim aslında. fakat çok yorucu. çok kalabalık. benim gibi klostrofobik insanlar için zaman zaman bir kabus. sevdiğim ancak yer yer de usandığım bir kitap oldu benim için yalan yanlış. onun kucağından bunun sofrasına, berikinin evinden ötekinin şehrine koşturduk durduk ara sıra da deliler evi'ne göz atıp bağlantıları bir nevi sağlamlaştırdık. ya da sanırım öyle yaptık...



satır aralarına inmeden yüzeysel olarak baktığımızda - bence gene tabii - geçmişten günümüze örnekler ve tanımlamalarla yerinde tespitlerini gözümüze sokmuş ayfer tunç. çok da iyi yapmış. aşağıya özellikle beğendiğim bir tespitini alıyorum, gerisini okumak için kitabı alınız:

'osmanlı tebaasının genelinde bulunan kendi ihtiyacını kendin gör! anlayışı, cumhuriyet ve demokrasiyle birlikte yerini devletten hizmet talep etmeye bırakacağına, ileriki yıllarda halk tarafından daha da benimsenecek; devletten hizmet istemeye korkan, ezkaza görecek olursa minnettarlığından ne yapacağını şaşıran anadolu halkı, yüz yıl sonra kendi okulunu kendin yap kampanyasına şaşılası bir coşkuyla destek verecek, bir allahın kulu çıkıp "okulumuzu da kendimiz yapacaksak devlet niye vergi alıyor?" diye sormayacaktı.' (sayfa 409)

hayatımızın nasıl da pamuk ipliğine ve "tesadüf"lere bağlı olduğunun ve aslında ne kadar trajikomik hayatlar yaşadığımızın hoş bir anlatımı olduğunu düşünüyor ve son olarak, ayfer tunç'a bana kattığı ve çok sevdiğim, kullanmak için fırsat kolladığım delimsirek kelimesi için teşekkür ediyorum.


ille de ROMAN olsun! kitap kulübü için yazılmış bir yazıdır.

8 Kasım 2009 Pazar

BİZ : reductio ad finem*

Çok severek ve birden fazla kereler okuduğum ‘Mülksüzler’in hayranı olduğum yazarı Ursula K. Le Guin’in “şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya” olarak nitelendirdiğini ve hatta (ilk okuduğumda çok anlamasam da - yaşım ÇOK küçüktü - yıllar sonra tekrar okuduğumda çok sevdiğim) 1984’e esin kaynağı olduğunu öğrendiğim zaman içimi açan rengiyle elime aldığım ve okuduğuma pişman olmadığım güzel kitap : BİZ.

Yevgeni Zamyatin adını bu kitapla birlikte duyduğum için belki de bir bilim-kurgu okuru olarak utanç duymalıyım, ama geç olsun da güç olmasın düsturu ile zararın ortalarında bir yerlerinden dönerek kara geçtiğim için her türlü şikayetimi yutabilirim.



Bu kitabı, 1920’de Rusya’da hapisken yazan Zamyatin, romanını kendi ülkesinde yayımlatamamış, yurtdışına “kaçırılan” kitap, önce İngilizce sonra Çekçe çevirilerle yayımlanmıştır. Bir süre sonra, romanın Çekçe baskıdan Rusça’ya çevrilen bazı kısımları (Rusça’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Çekçe’ye ve Çekçe’den de Rusça’ya çevirilmiş olan kitabın arada geçirdiği değişimi merak etmedim değil bu arada) bir dergide yayımlanmış ve Zamyatin’in başını SSCB’de gene derde sokmuştur.

İsimlerle değil rakamlarla “kimliklendirilen”, kişiliklerini bastırmak bir yana kişilik geliştirmenin dahi gereksiz olduğuna doğuştan inanan, kendilerine kaydolan “sayı”larla pembe kuponlarla istihkakları doğrultusunda cinsel birliktelik yaşayan, diktatör velinimetin güdümündeki bir halk…

Mutsuz olmamak uğruna mutluluğu yasaklamış ve bütünün içindeki önemli küçük nokta, zincirin içindeki bir halka olarak bütünün işlevini sağlamak üzere bireyselliklerinden tamamen vazgeçmiş insanların – her şeye rağmen – doğalarına aykırı olan bir çok uygulama nedeniyle içten içe nasıl da çalkalandıklarının (insanın “çiğ” doğasının önünde sonunda bir noktada başını kaldırıp silkeleneceğinin ve soracağının, sorgulayacağının, isteyeceğinin) bir manifestosu.

Ancak, “Saatler Çizelgesi”ne, “Kişisel Saatler”e, “Analık Ölçütü”ne, “Duvar”a, “Velinimet”e rağmen; insan gene İNSAN. Zayıf, bencil, bireysel.

Erkek, her zaman erkek… Sorgulamayan, sırf öyle olduğu kendilerine söylendiği için kabul eden, çabuk baştan çıkabilen yaratık. Kadın ise her zaman kadın… Dürtüleriyle hareket etmeye son derece yatkın, inatçı, daha dirayetli ama biraz şefkat karşısında hemen yelkenlerini indirebilen cins. Hiçbir zorlama, hiçbir diktatörlük, hiçbir şartlanma doğanın önüne geçemiyor. (İstisnaların kaideyi bozmayacağını yazmak zorundayım bu noktada…)



Enteresan ve hoş bir kitap. Özellikle de 20.yy’ın ilk çeyreğinde, 6-7 yy sonrası için hayali kurulan bir çok “bilim-kurgu” faktörünün günümüzde, kitabın yazılmasının üzerinden daha 100 yıl bile geçmeden çok olağan geliyor olması beni gülümsetti ve aynı zamanda endişelendirdi. 26.yy’da gerçekten hangi noktada olacağız ve acaba hangi cam fanus bizi kendimizden koruyabilecek?

(Ben Versus Kitap’ın Haziran 2009’da bastığı Türkçe çeviriyi okudum. Roman daha önce Ayrıntı Yayınları tarafından Bülent Somay’ın önsözü ile de yayımlanmış.O baskıyı bulamadım, tükenmişti…)

Kitaptan bir – iki minik alıntı:

“Dans neden güzeldi? Yanıt: çünkü dans, özgürlüksüz bir harekettir. Çünkü dansın temel anlamı tümüyle estetik bağımlılığında, ideal özgürlüksüzlüğünde yatar. Ve eğer atalarımızın yaşamlarının en esinli anlarında (dinsel, askeri) kendilerini dansa verdikleri doğruysa bu, ancak tek anlama gelebilir: özgürlüksüzlük içgüdüsünün en eski zamanlardan beri insanoğlunun içinde bulunduğu…”

“Bir terazi alın ve bir tarafına bir gram, diğerine bir ton koyun. Bir yanda ‘Ben’, diğer yanda ‘Biz’, yani Tek Devlet. Apaçık, değil mi? ‘Ben’in devlet karşısında hakka sahipliğini öne sürmek, bir gram bir tona eşittir demekle tamamen aynıdır. Bölüşümü böyle açıklayabiliriz: Haklar tona, görevler grama. Ve hiçlikten büyüklüğe giden yol aynen şudur: Gramlığını unut ve bir tonun milyonda biri olduğunu hisset.”
“Tüm kadınlar dudaktır, başka şey değil. Bazıları pembe, dolgun, yuvarlaktır; dünyaya karşı zarif birer kalkandır. Ve bir de bunlar… Bir saniye önce yoktular ve şimdi aniden, bıçakla yarılmış, hala kan damlatır görünen…”

* Latince, en küçük parçalarına indirgemek veya yok etmek.